Su Kaplumbağası

Olay açığa kavuşmamıştı. Ama daha ileride bir grup olayın kritiğini yapıyordu. Sabah güneşinden faydalanmak üzere hazırlıkları da tamdı. Bir tanesi şemsiyeyi kuma gömerken, diğeri şezlongları ona göre ayarlamaya çalışıyordu.

Fransız marka arabasının kapısından çıkmış elini kaputun üstüne dayamış öfkeli mi öfkeli ama bu sözcükler bütün olup biteni anlamamızda yardımcı oluyordu. “Aptallar”, “alçaklar” ve “açgözlüler” sözleriyle irkildim. Bu sessiz ve ıssız yarımadada ne olmuştu ki. Kimler bu insana yüksek sesle söylenmesine neden olmuştu. Sesi takip etmek ve bu hale gelmiş sarışın, mavi gözlü, kıvırcık saçlı beyi dinlemek ve kaldığım bu ıssız adada bu tanımlamaya uyan insanlarla karşılaşmamak için dinlemek istedim.

Amma ben daha ne oldu dememe kalmadı… Çekik gözlü, saçları dağılmasın diye bandanayla tutturmuş bir samuray savaşçısı gibi duran kadın, adamın bu beyin dışkısını etrafa dökmesini bekliyor gibiydi. Kadın yavaş şekilde yaklaştı. “Samimim lütfen” dedi.

Etrafta insanlar, için barut kokan bu sesler için yol kenarına çıkmış kafalarını kaldırmış başkaca söyleyecekleri var mı diye bekliyorlardı ki.

Kıvırcık saçlı adam arabasına bindi, kapısını sert bir şekilde kapattı. İnsanlar olup biteni anlamaya çalışıyor ve birbirlerine bakarak hayırdır diye el kol işaretleri yapıyorlardı. Ortalık bir horozun ütmesiyle çınladı. “Uuuruuu” diye. Bir daha, bir daha… Sonra göbeği göğsüyle birleşmiş kıllar bir oyana, bir bu yana, hafifçe sallanan adam, kafasını sallayarak “merhaba” dedi bana.

Sanırım olayı öğrenmek istiyordu. Ben de hafifçe kafamı sallayarak yine davudi sesimle “Merhaba beyefendi.” dedim.

Adam sağına soluna baktı. Bu bizim yan apartı işleten Halis Beyden başkası değildi. Nedense bugün fora yelken altında bir şort vardı. Kocaman bir güneş gözlüğü, başında Meksika hasır şapkası.

Halis Bey; “Tanıyamadın değil mi?” dedi.

Şaşkınlığım geçmiş gözleriyle karşılaştığımda ancak ilk etapta evet…

Gözlüğünü çıkarttı, sonra şapkasını. Gözlüğü şapkasının içine attı. Sonra sol eline aldı. Sağ elini beline koydu. “Bu neydi böyle hocam” dedi.

Ben şaşkın şekilde ona bakıyorum. “Tabii önce çıkaramadın Güney Amerika bozması bu insan da kim dedin.”

“Evet, gerçekten anlamakta zorlandım.”

“Sizce ne olmuş olabilir ki?”

“Sanki onu kazıklayan benmişim gibi kaldığım evin önünde sayıp dökmesine çok alındım.”

“Belki de senin apartla ilgilidir bilmiyorum günahını da almak istemem.”

“Ne alınacaksın, sen de onun gibi tatilcisin. Şuraya bir ilişeyim, biraz yoruldum.”

O da “Tamam tamam zamanın varsa ben de yandaki kütüğe oturayım kritik yapabiliriz” dedi.

Yan yana kesilmiş iki kestane ağacının kütüklerine oturduk.

Halis Bey, “Ya hoca bu adam bana gelmişti. Pansiyon var mı diye, bende başımdan sağmak için iki katı para istemiştim. Bana şöyle demişti. ‘Her şey dahil mi?’ dediğini hatırlıyorum.

“Sahiden her şey dahil mi?”

“Yok be hocam adamın tipini beğenmemiştim çok gevşek duruyordu. İkincisi iki gün sonra paralı bir müşterim gelecek ona bırakmıştım yeri.”

“Ya adam tamam deseydi.”

“Verirdim vallahi. Müşteri müşteridir.”

“Yani pes doğrusu hemen sattın insanı.”

“Yok be hocam buna ticaret diyorlar.”

“Hocam köyümüzde bazı sorunlar olsa da turizm potansiyeli yüksek. Tabii sıkıntılar ise büyükşehir kapsamına girdiği halde büyük şehrin yarattığı büyüklüğü buraya kadar taşıyamaması ve yansıtamamasından dolayı ne şehir ne köy piç bir hale dönüştü.”

“Yani büyükşehir size hizmet vermiyor. İdari olarak oraya bağlı olmak oradan hizmet almak gerekiyor. Gördüğüm ve bildiğim kadarıyla, su parası alıyor. Hatta belediyenin işi olmakla birlikte vidanjörlerle yine atık suyumuzu biz aldırıyoruz. Oysa su faturalarının içine bakarsanız atık su bedeli yazar. Bu ücretlendiriliyor ama hizmet sunumu yapılmıyor. Senin bana cennetten bir köşe dediğin yerde, sıkıntılar bununla da bitmiyor beyefendi.”

“Evet, sanırım adamın aptallık söyleminde haksız da değil!”

“Hatta şimdi şu sahilde kıyı kanununa göre 50 metre geride başlayacak yerde hemen dibinde evler yapıldı. Bunlar kaçak yapılar. Yeni imar affına göre de devletin arazisi üzerine çöreklenmiş bu insanlar biraz parayla hem konut sahibi olacaklar hem de hiçbir alt yapı sorununa bakmaksızın etrafı yine bok götürecek,” dedi.

“Oooo… hayli dertlisin bu konuda.”

“Evet evet ‘aptallık’ noktasında adam haksız değil.”

“Köy yerinde ne suç olabilir ki bu işin kokusu yakında çıkar.”

Yeniden gözlüğünü taktı, sonra şapkasını kel kafasına oturttu. “Hadi bana eyvallah” diyerek yavaş adımlarla pansiyonunun yolunu tuttu.

Olay açığa kavuşmamıştı. Ama daha ileride bir grup olayın kritiğini yapıyordu. Sabah güneşinden faydalanmak üzere hazırlıkları da tamdı. Bir tanesi şemsiyeyi kuma gömerken, diğeri şezlongları ona göre ayarlamaya çalışıyordu.

Dün güneşlendiğim yere ulaştığımda etrafın iyiden iyiye çöplüğe döndüğü geceden insanlar içmiş, sıçmış çektirdiklerini çıtlatmışlar eğlencelerinin dibine vurdukları etraftan belliydi. Güzel bir çalışmayla önce etrafı temizledim. Arkasından plaj malzemelerini serdim.

Yakınımda saç sakal birbirine girmiş bir genç belirdi. Daha doğrusu ben temizlik yaparken o da beni meraklı ve çaktırmadan izliyordu onu fark ettim. Çok yansıtmadım bu durumu ama o da beni onu göz takibine aldığımı hissetmiş olmalı ki bulunduğu yerdeki bira şişelerini ve kapaklarını bir poşete dolduruyordu. Hatta yandaki güneş yanığı tenli çocuğa biraz yüksek bir sesle “Kanka hadi kalk… Aslan yattığı yerden belli olur. Bu ne böyle.” diyordu. Güneş yanığı tenli genç, “Dün ay ışığının altında öyle demiyordun ama kanka… Hatta bu kırık şişeler senin hünerin.” dediğinde saç sakal dağınık olan hızla yanına gitti. Elini ağzına koydu “Sus oğlum sus.”

“Lan ne benim mahrem alanıma girdin. Çek elini bağıracağım.” dedikten sonra sakinleşti. Kolunu alıp uzaklaştı güneş yanığı tenli genç.

Ben plaj havlusunu kuma serdim çantamı üzerine koydum, lodos hafif hafif yokluyor yerdeki her şeyi. Şimdi ise bedenimi yokluyor geçerken. Suya girip girmeme noktasında kararsızım. Arada bir güneş bulutlardan yol bulup sertçe ışıklarını bırakıp kayboluyordu. Benimle adeta saklambaç oynuyordu. Çok sevdiğim bir arkadaşım elinde karton kutuyu bana uzatarak ‘bak dostum bu senindir’ dedikten sonra çekip gitmişti. Merak içimi kemirse de eve kadar açmadım. Büyük ama hafif. Hacmi yok ağırlığı var. Kendisi yok oturağı var. İçinde bir not, “koltuk altında, sözcükler beyninde; yeni yaratımlara yol açması dileğiyle.” O günden sonra mesire yerine ya da sahilde benim bir mütemmim cüzüm gibi arabamın bagajında dolaştırırdım.

Havlunun üzerine okuyacağım Bir Cinayetin Anatomisi adlı kalın kitabı okumak için attım. Kitaba başladım ama bir türlü bitiremiyorum. Ağzımda bir lokma gibi çoğalıp duruyor. Kitap havlunun üzerinde güneşlenirken ben suya attım kendimi. Deniz kabardı köpük köpük yayıldı etrafa. Soğuk bir su içinde irkildim ‘kendine gel be adam’ diyordu adeta su.

Yine aklıma -alçaklar- sözü takıldı. Kıyıya sürükledim kendimi. Şimdi derin düşünceler içindeyim. Kim alçaktı, kim katil ya da kim açgözlü. Belki hepsi birden bir insandı. Çıktım kurulandım biraz uzanıp güneş banyosu yapayım istiyorum ama koşullar hiç ona müsait değil aslında kitap okumak için ideal denizde hafif bir dalga kıyıya vurdukça köpürüyor. Biraz izledim bütün bu olup bitenleri. Yan komşum geçerken yine kol kola şirinlik yapıp bir tiyatro sergileyerek dibime kadar.

Bunların iki yıl önceki liseli yıllarından tanıyorum. Daha sade ve daha temiz yüzleri vardı. Biraz daha durulardı şimdi zıpırlar. Elimde kitabın kapağına baktıklarını düşündüren neyse kapattım. Kıyıya doğru baktım zorlanmadan okusunlar diye. Sonra etrafı toplayarak en yakın çöp kutusuna döktüler. Sonunda komşu olduk. Selamlaştık. Cinayet sözü onlara dün yaşanan derenin dibindeki su kaplumbağaları katliamını getirdiler.

“Hocam cinayet dedik de komşu Hasan Amca bahçesindeki lahanaları su kaplumbağaları yiyor diye birkaçını öldürmüş belki hepsini öldürecekti bir pansiyoner durdurmuş amcayı.” dedi.

Duyduğumuza göre kaç adet lahanan var demiş, o da 10 adet, fiyatı ne demiş şu kadar… pansiyoner tüm lahanaların parasını ödemiş, ‘bırakınız tüm lahanaları onlar yesin.’ demiş.

Adam yine demediğini bırakmamış. Sanırım “bu bir katliamdır bunu yapanlara da ne denir biliyor musun? Demiş Hasan Amca donmuş kalmış… Tabii en sonunda çattık ama demiş.

Akşam babamın takıldığı kahveye çıkmış orada dert yanmış. -Müşteri değil dert almışız evimize diye yakınmış etrafındakilere. Misafir diye ses çıkartmadık o da fazla oluyor- babamda -misafir değil para çıkının olduğu için olmasın söyleyemediklerim- demiş.

Bu kez daha fazla kızmış…

**

Denize tekrar girdim. Şimdi pırıl pırıl güneş şimdi cimrilik yapmıyor daha dik gönderiyor ışıklarını ya da bulutlar bu çıkışa karşı koyamamış öğle sıcağı öyle böyle değil iyice kendini hissettirdi. Denizanaları çevremde fırfır dönüyor. Ziraattan emekli Mustafa Beyle kulaçlarımızı yarıştırdık bugünde. Onla sohbeti seviyorum. Hayatı sebze ve meyvelerin üzerinden anlatması yok mu… Örneğin havucun rengi ve biçimini toprakla insanla olan ilişkisini öylesine anlatıyor ki bir öykü söyledikleri.

Bugün yine buranın endemik bitki örtüsü üzerineydi. -Eskiden buranın insanı çok çalışırdı çok. Her mevsim ekilen ve dikilen şeyin olduğunu ve bunlardan yararlanmasını biliyorlardı. Şimdi bu deniz turizm toprağı ranta, ormanı baltaya bıraktı- dedi.

Sonra eliyle biraz uzağımızdaki toprak parçalarını göstererek, -geçen yıl şu tarlalarda Türkiye’nin en güzel soğanları yetişiyordu. Belki bilmiyorsunuz kırmızı soğan bu topraklara özgü bir bitki. İyi de para ediyordu bu yıla kadar.- dedikten sonra -ya hoca hep beni konuşturuyorsun- tekrarladı.

Ben de demek ki konuşma sırası sendeymiş yoksa konuşacak şeyim olsa kim durdurur bu ağzı- dediğimde o da, -Sahiden fırsat bu fırsat, geçen dönem hayli iyiydi ürün ama bir kooperatif olmadığından, yok pahasına verdiler tüccara. Onlara söyledim bakın gelecek yıl yine dikin. Çünkü herkes sizin gibi düşünerek gelecek dönem soğan dikmeyi bırakacak bu kez soğan kıtlığı olacak soğanın değeri daha fazla olacak, dedim ama sözümü dinletemedim. Tek Topal Salih dinledi. Hatta icara bile ekim yaptı.”

“Bu köylülerin aptallıkları bitmez mirim.”

“Ve bu sabah bir turist vermiş veriştirmiş.”

“Evet, evet aptallıktı bütün bu yapılanlar.”

Gürel SÜRÜCÜ

(MayaDergi #4)

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Çok içten bir anlatım. Tebrikler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

MayaKültür'ün "Edebiyatta Postmodernizm ve Popüler Kültür" başlıklı dördüncü etkinliği 28 Şubat'ta İzmir'de.
This is default text for notification bar