“Sanatın bendeki diğer adı insanca yaşamı estetik yaratımla istemektir”

Burjuva söylemlerde tema yoktur, konu vardır. Toplumsal gerçekçi edebiyat konuları temalaştırır. Konu temayla varsıllaşır. Dünyada konu olarak yirmi başlık vardır. Aşk, acı ölüm, ayrılık anne, baba, vatan çocuk sevgisi… Edebiyatı varsıllaştıran temadır. Şiir evrendir. Evreni yirmi konuyla sınırlamak ABD’nin Irak halkına özgürlük götürmesi gibidir. Şiir edebiyatı, tarihi, felsefeyi, ahlakı, doğayı, dinleri, ırkları, devletleri, toplumları… kapsar.

-İlk olarak şiirle başladın yaşamı kristalize etmeye… Yaratıcılığını, devrimci varoluşunu estetik eyleyişe dönüştürmeye… Diğer yönüyle estetik, devrimcinin zaten yaşam biçimi ise yazmak, gerçekliği bükerek daha önce olmayan bir biçimde serimlemektir, “İmkansızı istemektir”, göstermektir belki de. Şiirinin içerimlediği; hayatın canlı eyleminden beslenen bu poetikadan bahseder misin?

Edebiyatla çocuk yaşta tanıştım. Ama bunun bir edebiyat türü olduğunu bilmeden. Köyde doğup büyüdüm. Radyonun bile iki yüz haneli köyümüzde; beş, on evde olduğu yıllar. Kışın halkın günlük işlerinin haricinde zamanları çoktu. Sosyal iletişim araçlarının olmaması halkı birbirine bağlayan, komşuluk ilişkilerini perçemleyen görünmez bağlarmış. Komşular her gece birinin evinde toplanırdı. Günlük sohbetler bitince masallar anlatılırdı. Şimdi o masallar aklıma geldiğinde okuma yazma bilmeyen halkın kuşaktan kuşağa aktarılan masallarından çok; halkın kendi uydurduğu masallarmış. İlkokul son veya ortaokul birinci sınıf olabilir. Yılmaz Güney’in Sanık, Salpa, Hücrem romanlarını okumuştum. O zaman bu üç roman ayrı ayrıydı. Bilmeden politik toplumcu gerçekçi edebiyatın okuru olmuşum. Sonrasında ortaokulumuzdaki varsıl kütüphanenin kurdu oldum. Veliköy Halkevi vardı. 78 kuşağıyım desem yaşım küçük değil, demesem birçok eylemlerine ve seminer çalışmalarına katılıyordum. Devrimci varoluşun tohumları çocuk yaşımda atılmış. O yaşta 68 kuşağının ”imkânsızı iste gerçekçi ol” sloganı içselleştirmişim.  Öykündüğüm model aldığım devrimci ablalar, abiler vardı. Ben devrimciyim demekle devrimci olunsaydı bugün ülkemiz bu durumda olmazdı. Önce insan kalmaya sonra devrimci olmaya emek veriyorum.

2002 yılında İnsancıl Aylık Kültür Dergisi’nin atölye katılımcı oldum. Şiirle başladım yaşamı kristalize etmeğe. Çok sevdiğim edebiyatın bir kolu hakkında bilgi edinmekti ereğim. Her bireyde gizil güç olarak bulunan yaratının Berrin Taş yönetimindeki şiir atölye çalışmaları sonucunda; bende şiirle akacağım kanalı bulmuştum. Doğuştan yetenekli şairlerden değilim. İlham perileri bana hiç uğramaz. Diyalektik yaşarız ama diyalektik yaşadığımızın farkında olmayan halk gibidir doğuştan yetenekli ve ilham perileri olan şairler, yazarlar. Diyalektik yaşamdan kopuk sözcük oyunlarıyla gerçekliği dışlayan toplumu yaşam bağlarından koparıp ninnilerle uyutan, küfürle öfkesini kusan burjuvazinin star kalemleri, postmodernistler, neo liberallerin yaratılarına şiir demek Nesimi’nin, Yunus’un, Pir Sultan Abdal’ın, A. Kadir’in, Nazım Hikmet’in, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ve estetik ölçüler içinde yaratıları irdeleyen, eleştirmen Bedrettin Cömert’in kemiklerini sızlatır. Edebiyatın gelişmesinde ve geri gitmesinde iki şey önemlidir: okur ve eleştirmen. Okurdan daha etkindir eleştirmen. MHP’li faşist katiller yalnızca bir devrimciyi, solcuyu, aydını değil aynı zamanda estetik edebiyatın gelişimini öncüleyken usta eleştirmenini katlettiler. 

Şiir yazmadan önce Sümer’den başlayıp dünya edebiyatın her döneminde durakladım.  Bilinçlenme yoluyla şiir yolculuğuna çıktım. Cumhuriyet dönemi şiir akımlarını bilinçle inceledik (m). Nazım Hikmet kalıpları kırarak devrim yaratmış ve toplumcu gerçekçi şairlerin (40 kuşağının) yolunu açmıştı. Garip Akımı, İkinci Yenicilerin toplumcu gerçek şiirin önünü kestiklerini görmem şiirin içerimlediği diyalektik estetik poetikamı belirledi. Sanat sanat için yapılmayacağını, saf sanatın olmayacağını ve sanatın estetik ölçütlerle var olacağını bilgilenip içselleştirdikten sonra şiir yazmaya başladım. Tarafsız sanat yoktur. Devletler retorik politikanın babasıdır. Estetik yaratılar toplumların çocuğudur. Şiirinin içerimlediği sanat poetikamı umarım doğru aktarabildim. 

Günümüz edebiyatı ortamında “Hasan Bülent Kahraman” cehaletiyle ya da burjuva kurnazlığıyla diyeyim devrimci şiiri Küçük İskender’ciliğe indirgeyen kurumlara küfretmeyi, reddetmeyi ‘büyük devrimci sanat’ sayan bir illüzyon var… Elealı Zenon’dan, Kinizm’in kurucusu Antisthenes’ten beri verili düzene karşı bu tür bir yadsıma ve yıkıcılık neyse ki söz konusu ve zaten Plehanov burjuva değerlerinin yalan olduğu gerçeği karşısında sarsılan ama düzenin ortadan kalkması için oluşan imkanı görmeyen, yani tarihin dönüştürücü öznesi olan emek hareketinin imkânı dahilinde “gelmekte olanı” savunamayan romantikleri tiksinç ve mide bulandırıcı oldukları gerekçesiyle yeterince aşağılamıştı. Negatif Avangart dönemin ve Beat kuşağının; emek hareketinin nesnel tarihsel somutundan kopuk kısmi politik anarşizmini getirip K. İskender tarzı eklektik nihilist şiire devrimci şiir diye yamayan burjuva şiir anlayışının karşısında bugün gerçekçi şiir nasıl bir boyut sergiliyor? Sen bu ivmeyi kendi şiir anlayışın açısından nasıl değerlendirirsin?

Hasan Bülent Kahraman’lar mantar gibi üretti burjuvazi. Bunlar Nazım Hikmet’i komünist vatan haini ilan edenlerin ardılı çağın paralı köle retorikleridirler. Küçük İskender gibi burjuvazinin uzvu olan postmodernist, neoliberal kültür politikaları bile isteye, bilinçli üreten ve sisteme eklemlenen Küçük İskender’i devrimci ilan ederek bir taşla iki kuş vuranlardan. Nazım Hikmet’e komünist, Aziz Nesin’e ateist demenin zamanı geçmiştir. Küçük İskender gibi lümpenleri devrimci ilan ederek devrimcileri vasatlaştırmak, küçük düşürmek birinci taş. İkinci taş toplumcu gerçekçi edebiyatımızı hiçleştirmek, budamak, yok etme illüzyonu oynuyor. Şark kurnazlığı, burjuva kurnazlığının yanında saf kalır. Küçük İskender, burjuvazinin uzvu olan postmodern ve neoliberal edebiyatının elçisidir. Beyoğlu’ndaki restoranların kapanmasını bekleyip oradaki çocuk işçileri (bulaşıkçı, komi) tuzağına düşüren sapkın. Hasan Bülent Kahraman’ın, K. İskender gibi lümpeni devrimci ilan etmesi burjuva kurnazlığıdır. Hasan Bülent Kahraman, burjuva ideoloğudur. K. İskender gibi sanatını icra edenleri devrimci ilan edenlere; “Plehanov burjuva değerlerinin yalan olduğu gerçeği karşısında sarsılan ama düzenin ortadan kalkması için oluşan imkanı görmeyen, yani tarihin dönüştürücü öznesi olan emek hareketinin imkânı dahilinde ‘gelmekte olanı’ savunamayan romantikleri tiksinç ve mide bulandırıcı oldukları gerekçesiyle yeterince aşağılamıştı.” Sorduğun sorunun yanıtı içinde. Büyük İskender’in “Benden bir isteğin var mı Diyojen?” sorusu aklıma geldi. Diyojen; “Gölge etme başka ihsan istemem.” diyor. Küçük İskender’i devrimci ilan eden Hasan Bülent Kahraman; devrimcileri, toplumcu gerçekçi sanatçıları burjuva dilinin salyalı zehrini dökmesin yeter. Toplumcu gerçekçi edebiyatçılara gölge etmesin başka ihsan istemeyiz. Bugün ülkemiz edebiyatı: Negatif Avangart dönemin ve Beat kuşağının, emek hareketinin nesnel tarihsel somutundan kopuk kısmi politik anarşizmin kuşatması altındadır.  İskender gibi lümpenleri eklektik nihilist şiire devrimci şiir diye yamayan burjuva şiir anlayışının karşısında azınlıkta olsa toplumcu gerçekçi şiirinde derinden içte içe aktığını görüyorum. Bu akış cılız, zayıf gelebilir birçok okuyucuya, dinleyiciye, toplumcu gerçekçi sanatçılara. Unutmayalım ki “Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir.”.

Kendi şiirimde ivmenin daha yükseldiğini görüyorum. Bunu övünme olarak söylemiyorum. Direnen Sesim şiir kitabımdan daha akıcı duru dille yazmışım Mülteci Güneşim‘deki şiirleri. Mülteci Güneşim’de toplumsal gerçekçi sanat için direnen sesimi Su Kırığı şiir kitabımla ödüllendirmiş, taçlandırmışım. Bilincim varsıllaştıkça, dilim gelişti. Ezilen sınıfın sesi daha gürleşiyor şiirlerimde.

-Şiiri araçsallaştırmanın yani toplumsal meseleyi şiirde temalaştırmanın şiire aykırı olduğunu dile getiren bir burjuva söylem var. Aşk, özlem, ölüm, yalnızlık sorunsallarını şiirle anlatabiliyorsun da toplumsal bir temayı ve izleği neden anlatamıyorsun; bu da başka bir dar bakış… Hatta insanın varoluşsal ne’liğini bilemeyiş. Bir tür cehalet. Birey ve toplum/tarih/maddi üretim ilişkisi arasındaki diyalektiği yok sayma durumu ilk olarak Batı burjuva sanatında maddi üretim ilişkilerinin doğal gelişim odağında modernizmle bizde ise Osmanlı istibdat döneminin Fransız okullarında okuyan “cici” ve apolitik çocuklarının Batı burjuva düşüncesini taklidiyle gelişti.

Bugünün neoliberal sanat ortamında ise modernizmin evrildiği postmodernizmin feminizm, çevre, queer politikalar üzerinden özdekçi siyasetini fetiş biçimde öznelleştirerek şiire politik bir söylem soktuğunu biliyoruz. Toplumu, bütünsel nesnel ve tarihsel kavrayış yerine sınıf kavramını yok sayarak açıktan şiirde araçsallaştırma kanıtına rağmen -Gonca Özmen, Elif Sofya, Küçük İskender şiiri başat örnekler-  “şiir gerçekte politika/söylem-mesaj” içermez tezini ikiyüzlüce savunan burjuva illüzyonculuğu için neler söylemek istersin?

Burjuva söylemlerde tema yoktur, konu vardır. Toplumsal gerçekçi edebiyat konuları temalaştırır. Konu temayla varsıllaşır. Dünyada konu olarak yirmi başlık vardır. Aşk, acı ölüm, ayrılık anne, baba, vatan çocuk sevgisi… Edebiyatı varsıllaştıran temadır. Şiir evrendir. Evreni yirmi konuyla sınırlamak ABD’nin Irak halkına özgürlük götürmesi gibidir. Şiir edebiyatı, tarihi, felsefeyi, ahlakı, doğayı, dinleri, ırkları, devletleri, toplumları… kapsar.

“Osmanlı istibdat döneminin Fransız okullarında okuyan ‘cici’ ve apolitik çocuklarının Batı burjuva düşüncesini taklidiyle gelişti.” diyorsun. Doğrudur. Ben onların edebiyatımıza katkı yaptığı düşünürüm. Keşke ülkemizde burjuva devrimi yapılmış olsaydı. Fransa burjuva devrimiyle feodalizmi yıktı. Biz imparatorluktan ulus devlet çıkarıp Cumhuriyet’i ilan ettik. Laiklikle devletle din işlerini ayırıldığı sanısıyla demokrasiye geçtik sanmışız. Köy Enstitüleri’nin açılmasıyla başlayan aydınlanma edebiyatımızdaki gelişmenin başat göstergesidir. Köy Enstitülerin kapatılmasıyla edebiyatın varsıllığı eksilmiştir. Bugünkü neo liberalizmin tohumları atılmıştı. Eğitim gibi sanat da devletin kontrolü altındadır. Bugün sosyal gerçekçi, toplumcu sanattan bahsediyorsak biz bunu bedeller ödemiş 40 kuşağı toplumcu gerçekçi sanatçılarına borçluyuz. Bugünkü Gonca Özmen, Elif Sofya, Küçük İskender birden bire ortaya çıkmadı. Bunlar burjuva sınıfına eklemlenmek isteyen sosyalist liberaller, sosyal liberaller yazarların, şairlerin, entelektüellerin aynasıdır. Estetik yaratı vermiş olsalardı edebiyatımız çer, çöp döküntü bahçesi olmazdı. Ben bunlara burjuvazinin taşeron sanatçıları diyorum. Ezen sınıfı gizleyen ve yerine göre derisini değiştiren bukalemunlar diyorum. Bu kısır döngüyü mutlaklaştırmak istiyorlar postmodernist,  neo liberalist, nihilist yazınla. Her gecenin bir sabahı var. Dünyadan, ülkemizde edebiyatta kalıpları, putları kıran Nazım Hikmet geçti. Tam bağımsız ülke isteyen Çayanlar, Gezmişler, Kaypakkayalar geçti. Şiir toplumsal gerçekçi politikanın estetik çocuğudur. Bunu en iyi bilende burjuvazinin şakşakçı illüzyonlularıdır.  Sınıfsal düşünmeyenlerin, düşüncelerine katılmam ama bireyci düşünceden dolayı başlarına bir şey gelse haklarını savunurum. Devrimcileri diğer insanlardan ayıran bir özelliktir.

Maya kolektifi sence ne ifade ediyor? Sanatın edebiyatın ve özelde şiirin devrimci estetiğini nasıl bir yöntemle savunuyor? Kapitalist sömürünün ve yabancılaşmanın neden olduğu açlık, yoksulluk, savaş, şiddet çağında sanat tarafsız mı? Ya da etik bir sorumluluğu var mı?

Maya kolektifi bana postmodernist, neo liberal, sosyal liberalizm ( sosyalist liberalizm) burjuva illüzyonu politikalarıyla toplumsal bilinci dumura uğratan sınıf bilincini hiçleştiren ve bunu edebiyatın içine bireyciliği göklere çıkararak mutlaklaştırmak isteyen sisteme karşı toplumcu gerçekçi yaratılarla karşı durmayı ifade ediyor. Sanatın edebiyatın diyalektik devrimci şiirin estetiğini, estetik yaratımla savunuyor. Edebiyat alanında yeni bir şey yapmıyor. Bile isteye toplumcu gerçekçi edebiyatın önünü tıkayan burjuvazinin uzuvları olan postmodernistlere , neoliberallere “Biz toplumcu gerçekçi estetik edebiyatın bekçileriyiz.” diyorlar. Ben de Maya kolektifi katılımcısı olduğum için devrimci estetik edebiyatın bekçisiyim. Toplumcu gerçekçi edebiyatçılardan farklı olarak yaygınlaştırılan ödül sistemine karşı çıkılıyor(uz). Her yaratının biricik olduğunu ve biricik olanların neden yaraştırılmayacağını bildiriyle somut gerçeklerini göstererek açıkladı. Ben ve Maya kolektifi bileşenleri olarak azgınlaşan kapitalizmin bilinci dumura uğratarak; insanın kendine bile yabancılaştığı bu çarkı, düzeni kırmak için gerek yazın gerek toplumsal eylemlerin katılımcısı olarak kırmaya çalışıyoruz. Ben 68 kuşağının kesintisiz devrimi savunan devrimcilerin ardılıyım. Sınıflar ortadan kalkmadığı sürece sömürünün, yabancılaşmanın, işsizliğin, açlığın, yoksulluğun, savaşların, şiddetin devam edeceğine biliyorum(z). Sanat toplum için yapılır. Sanatın bendeki diğer adı insanca yaşamı estetik yaratımla istemektir. Tarafsız olması mümkün değildir. Tarafını belirleyememiş kendine, topluma yabancılaşmış apolitikler, postmodernistler, neoliberaller var. Sanat etiktir. Yeter ki sanatçı sorumluğunu taşıyacak bilinçte olsun. Aşk olsun Maya kolektifi aşk olsun. Gel de anma Can Yücel’i. “Bu kadar ‘orospu’ çocuğunu nasıl anlatayım küfürsüz.”     

 

-Son sorum “Anılarıyla Ölümü Yenenler” kitabın üzerine. Bellek denilen şey evet bizi insan kılıyor. Ama “nasıl bir bellek” sorusu bu insanı sorgulamamıza da imkân tanıyor. Ölüm bilincinde olduğumuz en onulmaz sıkıntı ve onu belleğimizle yani insan tarihimizle yenebilmek ancak devrimcilerin bir hüneri olsa gerek. Otobiyografik denemelerden oluştuğunu bildiğimiz bu varoluşu biraz aktarırsan seviniriz.

Hiç düşünmediğim ve aklımın ucundan bile geçirmedim bir şeydi otobiyografik roman yazmak. Aslında azınlıkları konu alan tarihsel, ütopik temalı roman yazıyordum. Covid-19 ( Fransa böyle adlandırdı) salgını başlayınca Fransa devleti iki aylık ev korumasına aldı. Ölüm kapıda olunca yarıladığım romanı bıraktım. Korona virüs salgını yazacak çok kalem olur. Bende anılarımı yazarak ölümü yenen devrimcileri korona salgınından çaldım. Kalemimle ölümü yenenleri ölmezledim. Otobiyografik denemelerimin arasına korona salgını günlerini serpiştirdim. Çağıma tanıklığımı otobiyografik romanla dışlatırdım. 12 Eylül darbesi öncesi ve sonrasını deneyimleri ve Şavşat’ın tarihsel dokusunu otobiyografik yazınla gelecek kuşaklara armağan ettim. İlk şiir kitabımda özgeçmiş yazmadım. Beni yazıp ettiklerimle tanısınlar düşüncesiyle. Günger Gençay: “Nursen yanlış yapmışsın ilk şiir kitabında öz geçmişini yazmamakla. Diyelim ki senin şiirlerini antolojiye alındı. Bu kimdir, birçok Nursen Ural var. Sen hangi Nursen Ural‘sın.” diyerek beni ilk kitabımdan sonra özgeçmişi yazmaya yöneltti.  Çok uzun söyleşi oldu. Okuma özürlü toplumuz. Anılarıyla Ölümü Yenenler‘i saygıyla anıyor, söyleşi için teşekkürler ediyorum.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar