İdealist Felsefenin Handikapları

Felsefe dünyasına atılmak uzun bir dolambacı göze almaktır. Bu savaşım idealist ve materyalist felsefenin zorunlu savaşımıdır. Felsefenin insana ve toplumsal yaşama dair ortaya attığı sorunlar ve sorular bir monad halinde felsefe dünyasının içindedir.

Felsefenin toplumsal yaşamda karşılığı olmadığı sürece, kişinin kendi ruhsal doyumunu sağlar. Kişinin kendi kendini sorgulaması, toplumsal yaşamı değiştirmiyorsa, sadece bireysel ve bencil etkinliktir. Kişinin bir ego veya toplumsal erk kazanmasına, toplum dışına (!) atılmış gereksiz biri gibi kendi kendine mastürbasyon yapmasına neden olur. İdealist felsefe Althusser’in dediği gibi bencil aydının geviş getirmesinden başka işe yaramaz. İdealist felsefe dünyasına kapanmak kişinin kendi üstüne kapanması gibidir. Bütün ışıkları ve perdeleri kapalı bir odada bir kişinin kendine meditasyon yapmasından başka bir şey değildir. Bugün felsefe kurumlarının akademisyenlerin veya felsefeyle bireysel ilgilenenlerin tam yaptığı budur. Bu basiretsizliğin karşılığı materyalist felsefeyi de toplumsal yaşamdan kopartarak  bireysel bir hobiye dönüştürmektedir. Aslında bu felsefenin devrimci özünü yok etmek. İşin kötüsü günümüz entelektüel faaliyet de artık böyle bir öze dönüyor. Toplumsal otonomluk artıkça, piyasaya yönelik bir etkinliğe dönüştükçe entelektüel veya idealist felsefi faaliyet otonomluğundan dolayı bir ederi olmadığı sürece piyasanın dışından gözlerden uzaklığını devam ettirir ve idealist felsefenin yaşam dışılığı materyalist felsefeye de toplumun öyle bakmasına sebep olur. Hele toplumsal mücadeleyi şekillendirecek materyalist söylemi günümüz kapitalist dünyası özenle piyasanın dışında tutmaya çalışırken. Böyle bir ranta dayalı dünyada devrimci bir felsefenin piyasada, piyasanın koşullarıyla birlikte var olmasına imkan yoktur.

İdealist filozof “hakikat”i elde ettiği iddiası ile konuşur. Onun söyleminin öncesiz ve sonrasızlığı, kesinliği felsefe tarihinin bir kesintiler ve fragmanlaşmasını sağlar. Aynı zamanda filozofu halktan kopuk bir dandy‘e (züppe, snop) döndürür. Bu nükte veya tavır bilim insanlarında pek görünmese de, idealist filozoflarda genel bir tavırdır sanki. Bilginin ve bilmenin bu dokusu her idealist filozofu tanrılar katında peygambere dönüştürür sanki. Felsefe yapmak tanrının inayetini almak ve halktan kopuk peygamberlere dönüşmekle iç içedir.

Din ve idealist felsefe mutlak ve güçlü bir varlık anlayışıyla ideolojisini üretir. Bütün nesnelerin kökensel varlığı tanrısal güce dayandırır. Bilimin nedensellikler ilkesi tanrısal varlığın kabullenişi ilkelerine dönüşür. Matematik, geometri tanrının düşünsel varlığının veya tanrının saf düşünce anlayışının ispatına dönüşürken, tanrının varlığı bilimsel bir ispata dönüşür böylece.

İdealist felsefenin tarihsizliği, kesinlikli ifadeleri, filozofun kendini bir peygamber edasıyla sunması vb. nedenler bir toplumsal egonun, tavrın oluşmasına, bireylerin toplumsal yaşamın değişiminden uzak tek tek kişilerden oluşan mistik bir tarikata dönmesine neden olur. Beden Platon’da düşünceyi hapseden bir “mezar”dır. Duygunun, bedensel isteklerin, canlı varoluşun reddine dayanır düşünce.

Aristoteles tragedya, komedi ayrımına giderken yönetici sınıfın (aristokrasinin) komedi yapmasını olumlu bulmaz. Ona göre komedi yönetici sınıfın kişiliğine uygun değildir. Yönetici sınıf böyle ciddiyetsiz bir sanatla uğraşmaz. Aristoteles tragedyanın uzunluğundan katharsis etkisinin yoğunluğundan şikayet ederken. Tiyatro izleyicisinin oyuna kendini fazla vermesini şikayet eder. Halkın bedensel dokusuna ve arzularına seslenen tragedyanın aşağı tabakadaki sınıfa ait olduğunu ima eder. Felsefenin dine benzeyen hali kişinin bir din adamı veya çilehanede acı çeken bir keşiş gibi yaşamasına sebep olur. Genel kanı, filozof halktan uzak bir keşiş veya peygamberdir. Fakat bu yetmez felsefeyle din arasındaki bitmez metafizik birliktelik ve kesinlikli hakikat (!) arayışı genellikle canlı yaşamın reddi üzerinden şekillenir. Perhiz kültürü, dünya nimetlerine yönelik çoğu kereler gerçekçi olmayan eleştiriler, insanın kendi doğasına gerçekçi bakmamasını sağlar. Felsefe genel olarak bu dünyayla ortaya çıkan sömürü dünyasına dair değişmez bir kader olarak bakmamıza neden olur. Felsefe tarihi içine sürüklenen her insan ister istemez bu buhranı yaşar. Felsefenin bu idealist (ülküsel) dokusu veya peygamberliğe, keşişliğe çağrısı toplumla düşünen insan arasında sürekli aşılmaz bir uçurum yaratır. Aslında dandy kültürünün sürekli üretimidir bu. Felsefe bu anlamda sistemin varlık nedenlerini yeniden üretirken ideolojik hegemonyanın güvenirlikli bir dokuda şekillenmesini sağlar.

Althusser “Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş” kitabında şöyle diyor.

İster istemez kabul edilmesi gereken bu zorunluluk en başta, yasalarına ‘ancak itaat ederek kumanda edilebilen’ (Hegel) doğanın koyduğu zorunluluktur. Ama aynı zamanda ve özellikle, bireylerin tek başlarına değiştiremedikleri, dolayısıyla mecburen kabul ettikleri toplum düzeninin zorunluluğudur da. Söz konusu ‘felsefe’nin genellikle kadere boyun eğen görünümü de buradan gelir: ‘Dünyada adaletsizlik her zaman hüküm sürmüştür, her zaman zenginler ve fakirler olmuştur.’ vs. Bu ‘kadere rıza’, benimseyenleri, başkaldırılarının daha da azdırabileceği kötülüklerden (samlarına göre) esirgese bile, büyük insan kitlelerine teşmil edilince [yayılınca] yerleşik düzeni ve tüm kötülüklerini güçlendirmekten başka sonuç vermez: emekçileri sömüren ve onların her şeyi böyle bir kadere rıza “felsefesi” içinde ele almalarında büyük çıkarı olan egemen sınıfların yerleşik düzeni söz konusu.

Bu ‘felsefeyle [filozofça] ele alınacak’ hayat tasarımında, yalnız ‘şeyler’in zorunluluğunun kabulünü değil, insanlara egemen olan bu zorunluluğun denetlenemez niteliğinin bilgisini de buluruz. Her an başımıza bir kaza, bir felaket, bir bunalım, iktidarın sert bir müdahalesi gelerek tüm hayatımızı altüst edebilir: insanlar, aslında ya kendi öngörü zayıflıklarını ya da iktidarın kaprislerini ifade eden bu ‘rastlantılar’ karşısında çaresizdirler. O zaman söz konusu ‘iktidar’ (doğanın veya devletin iradesi) insan yeteneklerinin ötesinde, hemen hemen doğaüstü güçlerle donanmış ve ‘kararlar’ı tahmin edilemezmiş gibi görünür.

Genel olarak idealist felsefe statik nedensellikler üzerine veya Hegel’deki var olan sistemin kabullenilmesi, değiştirilmezliği üzerine kuruludur. Bu anlamda raslantı, felsefenin dışına atılır. İdealist mantık veya felsefe varoluş sorununu her zaman maddi dünyanın dışında arar. Matematiksel düşüncenin kökeni Pisagor olsa da daha belirgin olarak Descartes’le başlar. Descartes’in tanrısı bütün yüzeyi kaplayan ya da boşluğu kapatan matematiksel tanrıdır. Hegel’in tanrısı Descartes’in devamı öncesiz ve sonrasız matematik, geometridir. Bu ise varoluşu bir kesin söylemlere bağlama, düşünceyi veya düşünceyle işaret edilen tanrısallığa göndermedir aslında. Düşüncenin kesinliği, değiştirilmezliği sınıflar arasındaki ilişkilerin değiştirilemez ve dönüştürülemez algısını yaratır. İdealist felsefenin içindeki bu kabullenme durumu var olan toplumsal ilişkilere rıza göstermeyi ve kaderci olmanın koşullarını yaratır.

Bu açıklamaya göre emek – kapital çelişkisi hak ve ödev çelişkisine dönüşür. Zengin için hak, yoksul için ödev söz konusudur. Nitekim Ziya Gökalp da Türkiye’nin kapitalist bir ülke olduğunu düşünerek «Sakın hakkım var deme, hak yok, ödev vardır. Gözlerimi kaparım, ödevimi yapanın,. demektedir. Ziya Gökalp bu öğüdü verirken Türkiye halkını bir bütün olarak göstermek istemişse de gerçekte bu öğüt varlıklı sınıfın, yoksul sınıfa öğüdüdür. Varlıklı sınıf her zaman yoksul sınıfa ödev görüşünü aşılamaya çalışmıştır. Bunun en güzel örneği eski Roma’daki Agrippa’­dır. Eski Roma’da bir ara patriçilerle pleblerin arası açılmış, plebler bir genel boykota gitmişlerdi. Bunun üzerine patriçilerin temsilcisi Agrippa, pleblere aşağıdaki kıssayı anlatmış ve bundan bir hisse çıkarmalarını istemiştir. «Bir gün el ayak; mideye, erkeklik organına başkaldırmışlar. Demişler ki, bütün zahmeti biz çekiyoruz, sefasını ise mide ve erkeklik organı sürüyor. Bunun üzerine baş peki öyleyse çalışmayın, demiş. Sonunda el ayak besi alamaz olmuş, böylece baş da dahil bütün bir beden ölmüş.» Agrippa bu kıssadan şu hisseyi çıkarıyor. Beden bir bütündür. Aralarında ancak bir ödev farkı vardır. Önemli olan belli bir organın daha çok doyurulması değil, bütün bedenin doyurulmasıdır. Pleblerin görevi de bu bütünün oluşması için gereken ödevleri yerine getirmektir. Plebler boykotu kaldırmışlar. Yine ödevlerine (!) başlamışlar Agrippa örneği varlıklı sınıf yoksul sınıfı sömürmede ödev kavramına dayanmaktadır. Yoksul sınıf da varlıklı sınıfa karşı varlığını ödev kavramı yerine hak kavramını yerleştirmede görür.

Demek ki emek kapital çelişkisinin gelişmediği yerlerde hak ödev çelişkisi öne geçer. Bu da ezen ulus – ezilen ulus, yöneten yönetilen, sömüren cins sömürülen cins çelişkilerinin hukuktaki ifadesidir. Temel çelişki olan emek – kapital çelişkisi böylece gizlenmiş (!) olur.

Yukarıdaki alıntı Abidin Nesimi “Türkiye Komünist Partisinde Anılar ve Değerlendirmeler” kitabından. Bunun yanında hak ve ödev anlayışının sürekli milliyetçilik ve dinle oluştuğundan pek bahsetmemiş Abidin Nesimi. Genel olarak sermaye ahlak anlayışını topluma dayatırken artı değer sömürünü gizlerken birlik duygusunu da hak ve ödev adı altında din ve milliyetçilik anlayışıyla yayar. CHP’nin cumhuriyetin kuruluşuyla geliştirdiği hak ne ödev görevinin yüklendiği vatandaş anlayışı da böyledir. Genel olarak vatandaş olmak milliyetçi ve dindar olmaktır. Yoğun emek sömürüsüne eyvallah demektir.

Fakat bu sorun daha geniş baktığında felsefenin alanına girer. “Hak”, “ödev”, “sorumluluk” ahlakı idealist felsefenin genel anlayışı içindedir. Yüzyıllardır idealist felsefe veya din “sürü-çoban” ilişkisi üzerinden değerlendirme yaparken diğer yandan bedene göndermeler yapar. Merkezde kafanın olduğu, diğer üyelerin kafaya destek olduğu ve tamamladığı ideolojik söylemler. Böylece yöneten yönetilen ilişkisi doğal yasa anlayışıyla meşrulaştırılır. Artı değer sömürüsü toplum içinde gerekli hale gelir.

Althusser şöyle diyor, “Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş” kitabında.

Örneğin, din ‘soruların sorusunu’, Dünyanın Kökeni sorusunu da soruyordu. Neden bir şey var da hiçbir şey yok değil? Neden Yokluk [Hiçlik, Neant] değil de Varlık [Etre] var? Neden dünya var ve tabii insanlar da? . Din şöyle yanıtlıyordu bu soruları: Tanrı dünyayı Yokluk’tan yaratmıştır; bunu yapmışsa, hayvanlarla bitkilerin insanları beslemesi, Tanrı’nın çocukları olan insanların da Zaman’ın sonunda ‘kurtarılması’ için yapmıştır.

Din ve felsefe arasındaki ilişki bu kadarla kalmaz. İsa üzerinden yapılan göndermeler İsa’nın kurtarıcı bir Mesih’e dönüştürülmesi ve insanlığın kurtuluşunun Mesih’in kıyamet günü gelmesiyle şekillenmesi kurtuluşun tanrısal bir imgeye bağlanmasıdır. Böylelikle toplumsal kurtuluş fikri bir mitsel anlatıyla önü kesilmiş olur. Bu dünyanın cehennemi öte dünyanın cenneti olur. Bu dünyada toplumsal kurtuluşu bir mesih bekleme anlayışı ile din ve onun içinden şekillenen idealist felsefeyle toplumsallık kazanır.

Din ve idealist felsefe mutlak ve güçlü bir varlık anlayışıyla ideolojisini üretir. Bütün nesnelerin kökensel varlığı tanrısal güce dayandırır. Bilimin nedensellikler ilkesi tanrısal varlığın kabullenişi ilkelerine dönüşür. Matematik, geometri tanrının düşünsel varlığının veya tanrının saf düşünce anlayışının ispatına dönüşürken, tanrının varlığı bilimsel bir ispata dönüşür böylece.

İdealist felsefe kendi olumlamasını, genel olarak materyalist felsefe içinde yapar. İdealist felsefenin içindeki bu durum  materyalist felsefenin olumsuzlanması olarak görünürken aynı zamanda kendi içindeki çelişkisidir. Bu çelişki idealist felsefenin sürekli aşılmasını ve onun süreç içinde materyalist dünyanın daha güçlü ve belirgin çıkmasını sağlar. İdealist felsefenin sönümlenmesi materyalist felsefenin toplumsal bağ kurması, toplumsal yaşamda etkin olması ile şekillenir. Materyalist felsefenin sınıf savaşımında öne çıkması idealist felsefe ile savaşım içinde şekillenir.

Felsefe dünyasına atılmak uzun bir dolambacı göze almaktır. Bu savaşım idealist ve materyalist felsefenin zorunlu savaşımıdır. Felsefenin insana ve toplumsal yaşama dair ortaya attığı sorunlar ve sorular bir monad halinde felsefe dünyasının içindedir. İdealist ve materyalist felsefenin birliği ve evren anlayışları toplumsal yaşamın canlı varlığını ve geleceği işaret eden düşünceleri içinde taşır. Felsefeyi reddetmek materyalist felsefe savaşımda köşeye çekilmek olur. Bu ise egemen sınıfların hegemonyasını devam ettirmektir. Mücadelenin merkezi dokusu felsefenin içindedir.

İdealist felsefe kendi dokusundan dolayı egemen sınıfların ideolojik aygıtıdır. En baştan nesneye dokunmayı, nesneyi değiştirip dönüştürmeyi, ezilen sınıfın içinde olup ezilen sınıfla birlikte toplumsal yaşamı değiştirmeyi önüne koymaz. İdealist felsefenin akla vurgusu, yönetme yetisinin kendisinde olduğunu da vurgulayan bir bicimde hareket eder. Aristoteles için kölenin varlığı bir makinenin varlığıyla özdeş görünürken. Yönetici sınıf kesinlikle kölenin veya çiftçinin yaptığı işi yapmaz. O doğuştan seçilmiş olan bir yöneticidir. Böylece A ile B arasındaki eşitlik baştan bozulur. A yani yönetici toplumsal üretimin ve toplumsal yaşamın dışına atılır. Ortak duygudaşlığın ve kolektif kültürün dışarıda bırakılması üzerinden şekillenir. Böylece maddi yaşam ıskalanır. Genel idealist felsefenin bu dokusu toplumsal yaşama bütünlüklü bakmayı engellerken, sömürülen sınıfın kendi yaşamlarına dair aidiyet duymasını da engeller. Bu bütüncül olmayan anlayış, toplumsal yaşama da insanların bütüncül bakmasını engeller. Oysa felsefenin varlık nedenlerinden birisi onun bütünleştirici veya bütünlüklü dokusudur. 

Platon’un mitlerden aldığı söylemle, insan soyunu beşe böler. Dinlerin çamurdan tanrı yardımıyla insanları yaratırken ve kutsal kitaplarla şekillenen insanları ayrıştıran anlayış Platon’da devam eder. Cevap verilmesi imkansız kutsal kitaplardaki mitler böylece idealist felsefede devam eder. Bu anlayış insanlaşmakla sitenin yöneticisi olmak arasında bağ kurmakla daha keskinleşmiş. Hegel’de özgürleşmenin aracı devlet olmuştur. Bütün bu ilişkiler yöneten yönetilen diyalektiğinin kutsal görülmesi veya felsefeyle normalleşmesini sağlamıştır. En önemlisi idealist filozofların bitmeyen Aristoteles’le başlayan “doğal yer” anlayışı sınıf mücadelesi gerçeğinin üstünü örten bir ideolojik zemin yaratmış ve kaderci anlayışın kökleşmesini sağlamıştır. İdealist düşünce pratiğin teoriye önceliğini reddederken düşüncenin sadece kendi içinde dönenen ve nesnelliği karşılamayan bilgiler yığınına dönmesine neden olmuştur. Teori ile pratik arasındaki bağ idealist felsefede kopmuş kendi dokusunun çoğu kereler bir belagat veya retorik olmasını sağlamıştır. Bilinci uyuşturan ve insanın nesnel algısını körelten bir etkinlik.

İdealist felsefe insanları üretim süreçleri ve emek süreçlerinin dışında tutar. Bunun sınıflı ya da sınıfsız olmasının o kadar önemi yoktur. Üretim ve emek süreçlerinin dışına atılınca felsefe, burada dışarı atılan canlı yaşamdır. Bu süreç ister istemez felsefenin mekanikleşmesini kendi içinde bir totolojiye dönüşmesini sağlar. Böylece teori Platon’un somut yaşamı göstermeyen idealarına döner. İdealist felsefe teknik bir işe döner, onun içindeki tersine dönmüş bilgi sınıf mücadelesinden kaçan aydının gösterişli ve hayatı karşılamayan dil oyunlarına meyil etmesini sağlar.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar