Yaşam İçinde Başka Bir Yaşamın İzleri…

Kendisi üzerinden başkalarının yaşadıklarına diğerkam olan ve önünde başka birçok seçeneği varken, mevcut toplumsal sistem içinde mevcut değer sistemine göre “iyi” bir yaşam sürme seçeneğinin yerine acının, zulmün, travmaların yaraladığı bir beden ve zihinle sürgün bir yaşamın kırılgan kulvarlarında kimsesizliğe mahkum olmak…

Çoğu kez, adına yaşam dediğimiz muammanın (genellikle) önümüze koyduğu çok az seçenekten biri olan acıyı omuzlarız da, öyle anlarımız olur ki yorulup bir kibrit çöpünü kaldıracak takati kendimizde bulamayız. Hayatın kendisi de böyle değil mi?

Zinde zamanlarında dağları sırtlamaktan kaçınmayan ve “çoğunlukla” “azınlık” olanların (kahramanlık destanlarına değil) gerçek hayat hikayelerine bakın… Orada, her biri bir romandan fırlamış ve bütün iyi veya kötü özellikleri üzerinde toplamış “tip”leri değil, ipil ipil bilinç parıltılarının zar zor aydınlattığı karanlığın içinde yolunu bulmaya çalışan ve azı çok etmek için çırpınan hayat hikayelerini bulacaksınız. Çoğu yaşam öyküsü, unutmakla malul olan hafızalarda, hızlı akan kent yaşamının koşuşturmacası içinde yitip gider. Çok azı düşünsel ve pratik yaşamlarından kalan izlerin karanlığın içinde kalan benliklere yol gösteren yıldız gibi parıldar.

O ışık, yaşam koşulları ne derece elverişli olursa olsun, başka ışıltılarla yan yana gelip, yeni bilinç çıralarını tutuşturmadığında zamanla sönüp gider… yine de küllerinin izi kalır. Kimilerince “aşk” için yanacaklara miras kalan bir ateşi harlayacak bilincin izi; kimilerince de insanın kendisini “var” etme çabasının “beyhudeliğinin” bir kanıtı olur kül karasının izleri…

Aşkta da böyledir bu: İnsanı sevme gizilgücünü içinde barındıran kişi, bireyin özgülünde insanlığın bütün sevilecek yanlarını bir araya getirip (sevginin yöneldiği kişiye bazen haksız imtiyazlar da tanıyarak) onu yüceltebiliyorsa, bu tek başına onun özelliklerinden ziyade, o sevgiyi üretene içrek bir niteliktir.

Sevdalanma ya da sevmenin de hayatı yaşama bilinciyle iç içe olduğunun bir göstergesidir. Bu niteliğiyle sevgiyi, öğrenilebilen, estetize edilebilen, derinleştirilen somut bir olgu olarak nitelerler sevmeyi bilenler. Soyut bir kavram olarak sevgi, kendisini var eden bağlamdan koparıldığında, herhangi bir değer içerme vasfından da yoksundur bu zaviyeden bakıldığında.

Haksızlığa, adaletsizliğe karşı koyan, bütün bunların temelinde yer alan ve toplumsal işbölümünde üretim araçlarının özel mülküne sahip olanla, bu imkandan yoksun olduğu için çalışma ve üretme kapasitesini mülk sahiplerine satan kişi arasındaki eşitsizliğin yol açtığı çatışmalarda, sınıfsal kökeni ne olursa olsun, içinde yaşadığı toplumun ekseriyetinin güçlüden, hakim olandan yana olmasına rağmen ezilenin yanında yer alan bireyin bu davranışına yol açan saik soyut bir insan sevgisi olamaz. Kendisi üzerinden başkalarının yaşadıklarına diğerkam olan ve önünde başka birçok seçeneği varken, mevcut toplumsal sistem içinde mevcut değer sistemine göre “iyi” bir yaşam sürme seçeneğinin yerine acının, zulmün, travmaların yaraladığı bir beden ve zihinle sürgün bir yaşamın kırılgan kulvarlarında kimsesizliğe mahkum olmak…

Ankara – Kasım 2023

DEVAM EDECEK..

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar