Şiir, Duygu Yoğunlukları ve Hafızanın Oluşması

Şiir; birliğe, kolektif olana, duygusal yoğunluklarına, yığınaklarına seslenirken aynı zamanda bireyci kültürü de karşısına alır. Şiirin destanlardan ve kahramanlık hikayelerinden gelen söz kültürü kapitalist bireyciliği engelleyen bir kültürdür.

PRESEREN HEYKELİ

suda yeşermiş kanatları olan bir kadın
sus diyor sus ve dinle
kentte doğru gelen halka.

-Şair konuşsun
karanlıkla dolan zaman, ışısın
damarlarımız bakir bir kanla dolsun.

İsmet ALICI

İnsanlığın ilk ortaya çıkardığı sanat resim sanatıdır, diyebiliriz. İlk resim sanatlarına baktığımızda daha çok pratik bir amaç için kullanıldığını görüyoruz. Resim, dilin yerine kullanılırken işaretlerin, imgelerin, emir küplerinin simgesel anlatımını da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Dilin oluşumu resimden sonradır. Dilsiz dünyanın iletişim aracıdır resim.

Dilin ilk oluşumu resim gibi bu pratik yaşamın dayatmasıyla ortaya çıkmıştır. Resmin göndermeleri artık dille şekillenmeye başlamıştır. Bunun yanında dil düşünsel ve duygusal göndermelerin merkezi olmuştur. İşaretlerin, emir kiplerinin belirginleşmeye başlayan düşünsel göndermeler ve tartışma merkezinin şekillenişini dille iç içedir. Şiirsel dil, dilin ortaya çıkışıyla birliktedir. Şiirin imgesel yapısının oluşumuyla ifade edemediği duygusal anlatımların dille ortaya çıkmasıdır diyebiliriz. İmge bu anlamda işaret edilen ve tam ifade edilemeyen diyebiliriz. Bu anlamda işaret edilen netleşmiş simgeyken, imge hep çatışkılı, çelişkili ve net olmayan duygusal yoğunlukların, yığınaklarının merkezi olmuştur. Şiir bu anlamda bizim duygusal yoğunluklarımızın ve imgesel anlatımların merkezi olmuştur. Bize acı çektiren, özlem duyuran, temennilerimizi ve dileklerimizi dile getiren yapı daha çok şiirsel dildir. Şiirin duaya, duanın şiire dönüşü bu süreçle iç içedir.

Şiirin etkili olmasının nedeni, ortaya çıkardığı duygusal yoğunluktur ve bu duygusal yoğunluğun insanlığın yaşadığı ortak acı veya özlem olduğunu söyleyebiliriz. Aslında düşünsel söylem şiirsel dilin içinden çıkmıştır. Özlü, felsefi sözler, dualar, hükümler şiirin içinde iç içe geçmiş duygusal yoğunlukların, yığıntılarının sürekliliğinin zorlamaları ile ortaya çıkmıştır. Aynı durumu fragmanlar için de söyleyebiliriz. Fragmanların çelişkili, çatışkılı yapısıyla imgenin simgeyi işaret etmesi gibi fragmanın gönderileri, işaretleri kavramın boşluklarını (kavramı simge olarak algılamak gerek) ve göremediğimiz, kestiremediğimiz yanlarını işaret eder. Bu anlamda şiir dili, kültürel alanı kapsayan önemli bir dokudur. Aynı durumu öyküde, romanda, tiyatroda göremeyiz.

Belleğin ve benliğin diri tutulması gerekliliği yazının olmadığı çağlarda şiirin ister istemez yaşanmış duygu yoğunlukları, yığınaklarına dayanmasını sağlardı. Şiirin verilmiş söze dönüşmesi ve duaya, hükme dönüşmesi şiirsel dilin o şok edici dokusunun getirdiği bir sonuçtur. Günümüzde şiirin yazıya geçmesi aynı zamanda şiirin yazılan bir şey olduğu algısını yaratmıştır oysa şiir varlığını söylenen bir şey olma olgusuyla var etmiştir. Günümüz şiirin de bu yanı yok olmaya başlamıştır. Modern şiir, şiirin ilkel ve arkaik yanını gözetememiş, şiir yazılı bir kaynak gibi davranmış ve onu var eden söylemeye dayanan yanını yok etmiştir. Bunun yanında içinde duygusal yoğunluğu ve hipnoz etkisini barındıran ritmik salınışların olduğu şiiri terk etmiştir. Bu anlamda belleğin ve benliğin diri tutulmasını sağlayan şiirsel dil, tarihsel dokusundan kayma yaşamıştır. Şiirde bunu yeniden yaratabilmenin yolu, şiirin daha geniş bir şekilde sorgulanarak yeniden üretilmesiyle ilgilidir. Modern şiir bu anlamda bu sorgulanmanın karşısında, şiiri biçimsel bir denemeye, sözün ve anlamın yitirildiği dilsel bir oyuna çevirmiştir. İdeolojik üretime ve kolektif belleğe işaret eden şiire dair duyulan nefret, şiirsel dilin parçalanmasını sağlamıştır.

Modern şiir, şiirle müzik arasındaki ilişkiyi gözetememiş ve parçalanmasını sağlamıştır. Şiir varlığını ilk çağlardan beri dans, müzikle var etmiştir. Dans şiirin içinde etkilenme özelliğiyle önemli bir unsurken ayrılıp teatral sanatın doğuşunu sağlamıştır. Dans, müzik ve şiirin insanın kültürel varlığının oluşumunda büyük bir etkisi vardır. Aynı etkiyi tiyatro, resim veya heykel için diyemeyiz. Bunun yanında masal (mitos) anlatıcılığı, sanat olarak destana dayanır. Destan da şiirsel dile ve duygu yoğunluklarına, yığınaklarına dayanan bir şiir tarzıdır. Destan da tiyatronun doğuşunda önemli bir etkendir. Fakat bütün bunlara rağmen tiyatronun insanlığın kültürel oluşumunda şiir kadar etkili bir sanat olduğunu söyleyemeyiz. Şiir sanatı insanın kültürel dokusunun şekillenişinde büyük bir etkendir, diyebiliriz.

Modern şiir içinde çıkan Dada, Sürrealist akımlar ve anlayışların şiire yaptıkları saldırı, onu var eden temel ayaklarının yeniden üretimini engeller boyutta olmuştur. Burjuva kültürünün ideolojik boyutunun şekillenişi olarak gördükleri dile karşı saldırı, şiirsel dilin oluşumuna dair saldırıya dönüşmüştür. Onlara göre dil sadece ve sadece burjuva kültürünün yansımasıydı. Dilin çok çeşitli boyutlarını göremeden ve gözetmeden yapılan bu saldırı burjuvaziye karşı duyulan nefretin, insanın toplumsal yanına duyulan nefrete dönmüştür, diyebiliriz. Bu anlamda bizde Dada ve Sürrealistlerden etkilenen İkinci Yeni hareketi, şiirin temel ayaklarını gözetmemiş ve şiirin toplumsal bağını zedelemeyi hızlandırmıştır. Bilakis İkinci Yeni içinde Cemal Süreya’nın yazdığı “Folklor Şiire Düşman” yazısına bu açıdan bakmak lazım. Tabi ki bu akımların ötesinde kapitalizmin kendisi şiirsel dili bol bol reklamda kullansa da genel olarak yarattığı yeterli toplumsal dayanakları olmayan ilericilik anlayışıyla, şiirin genel toplumsal dayanaklarını, insanlığın toplumsal dayanağı olduğunu görememiştir. Zaten bireyci kültüre dayanan kapitalizm kendi dokusu gereği, şiirin toplumsal yanını yok ederek var olur. Şiir; birliğe, kolektif olana, duygusal yoğunluklarına, yığınaklarına seslenirken aynı zamanda bireyci kültürü de karşısına alır. Şiirin destanlardan ve kahramanlık hikayelerinden gelen söz kültürü kapitalist bireyciliği engelleyen bir kültürdür.

Yine üstte söylediğimiz duygu yoğunlukları ve yığınaklarını bizim şiir ve türkü geleneklerindeki yerini biraz daha belirlemek gerek. Divan edebiyatındaki makamlara dikkatli baktığımızda, onların duygu yığınaklarını karşıladığını görürüz. Aynı zamanda halk edebiyatındaki türkü ve şiir tarzları bu duygu yığınaklarını karşılar. Kapitalist toplumla birlikte feodal topluma duyulan nefret şiir sanatının yeniden üretim ayaklarını tehlikeye sokmuştur. Cumhuriyetin kuruluşuyla Osmanlı’ya duyulan tepki yoğun bir şekilde Osmanlı’nın kültürel yapısına saldırıya dönüşmüştür. Divan edebiyatına yapılan saldırı toplumsal hafızayı oluşturan divan edebiyatına saldırıya dönüşmüştür. Bilakis divan edebiyatıyla birlikte duygu yığınaklarını yoğun bir şekilde veren makam üzerine şekillenen divan müziğinin toplumsal etkisini kırmıştır. Böylece şiirle müzik arasındaki ilişki veya şairle müzik arasındaki ilişki toplumsal devamlılığı yeterli olmadığı için hafızanın oluşumuna darbe vurmuştur. Burjuva ilericilik anlayışı ne yazık ki şiirle müzik arasındaki diyalektik bağı koparmıştır, tarihsel geçişi engellemiştir. En önemlisi duygu yoğunlukları, yığınakları taşıyan makamlara dayalı divan müziği toplumsal aidiyet duygusunun oluşumunda yeterli olmamıştır.

Carl Friedrich Deckler

Bu sorunu geniş olarak ele almak gerekirse Homeros oğullarının yüzyıllar boyunca ürettiği destanlar (İlyada ve Odysseia) şiirsel etkiyi görmemiz anlamında önemlidir. Dinsel kitaplar aynı zamanda şiirsel dilin uygulandığı yapıtlardır (Avesta, Kuran, İncil ve benzerleri). Bunun dışında çoğu mit, dinsel anlatımlar veya yaşamsal sorunları kapsayan yazıtlar şiirsel yapıtlardır. Serencameler, serçeşmeler Mezopotamya ve Anadolu kültürünün içinde oluşmuş, o kültürel dokunun genel hafızaya taşınmasını sağlamış önemli eserlerdir. Bir İran ve Hindistan kültürü olan Gata’lar kısa özdeyişleri veya dörtlükleri karşılasa da aynı zamanda bu şiirsel yapıtların dinsel kanunların ve toplumsal hükümlerin, yaşam anlayışlarının oluşmasında önemli etkisi vardır. Sonradan Baba Tahir Üryan, Ömer Hayyam ve benzerleriyle devam etmiştir bu şiirsel anlatım. Bir şair veya ozanın Anadolu ve Mezopotamya kültüründe varlığının önemini aynı zamanda toplumsal karşılığını ve tarihsel değerini doğru kavramalıyız. Bektaşi, Alevi kültüründe dede, baba olmak bir müzikle icra yapmakla iç içedir. Aynı zamanda bir dede, baba bir mahlasla var olabilir ve bu mahlas üzerinden şiirsel üretim yapabilir. Mahlas onun şiirsel ve müziksel üretimini içinde olduğu toplumsal söylemini şekillendiren ve bulunduğu cemaatin toplumsal yapısını belirleyen bir işarettir. Yüzyıllardır devam eden bu kültürde hâlâ müzik yapmayan, şiir yazmayan bir dedenin bir babanın dede babalığı kabul görmez. Bektaşi ve Alevi kültürü veya dinsel görüşleri hâlâ yedi ozanın oluşturdukları kültürel doku üzerinden şekillenir. Bir Alevi Bektaşi dede babanın bu kültürel dokunun dışında hareket etmesine imkân yoktur. Bu anlamda kutsallık Alevi ve Bektaşi kültüründe müziğe veya müziksel aletlere yüklenir. Tapınç nesnesi olarak telli Kuran, telli İncil denir. Alevi veya Bektaşinin kitabı yedi ozanla oluşan bu müziksel deyişler ve semahlardır. Bu aynı zamanda yüzyıllardır şekillenen Anadolu ve Mezopotamya kültürünü algılamamız için önemlidir. Osmanlı Padişahlarının bir mahlası olmaması uzun yıllar imkansızdı. Bir padişahın şiir yazmaması veya bir müzik aleti çalmaması olanaksızdı. Bütün şehzadeler bu kültürle yetiştirilmiştir. Sadece şehzadeler değil devlet görevini icra eden çoğu vezir veya kamu görevlisi bir mahlas ve müzik aleti çalarak varlığını devam ettirirdi. Divan kültürü sadece Osmanlı bürokrasisini karşılayan bir kültür değildi. Geniş bir şekilde toplumun genelini karşılayan bir kültürel dokuydu.

Alevi Bektaşi kültürü içinde var olsa da fazla dikkat çekmeyen makamlar Divan edebiyatının oluşumunda önemli bir yandır. Rast, Buselik, Hüzzam, Hüseyni, Hicaz, Nihavend, Uşşak ve benzeri makamlar aynı zamanda bir duygu yoğunluğuna, yığınaklarına denk gelir. Divan müziği ve şiiri toplumsal yaşamın hafızasının ve bilinç yapısının oluşumunda önemli bir etkendir. Cumhuriyetle birlikte reddedilen ve yasaklanan bu divan müziği ve şiiri toplumsal hafızanın oluşumuna vurulan bir darbedir.

Eskiden şiiri müzikten veya müziği şiirden ayırmanın imkanı yoktu. Şiirin kendisi ancak ve ancak müzikle varolabilirdi. Bunun yanında şiirsel yazılmış destanlar ise kendini masalsı anlatımla bulurdu. Fakat bu anlatı da ezgisel bir dokuya sahipti. Destanları anlatan Dengbej’ler her zaman sesin tınsı içindeki büyüsel sesleri kullanırdı. Şiirde tekrar ve uyakların ritmik salınışı hipnoz etkisi yaratırdı. Şiirde bu yan çok kullanılırdı. Dua kitapları ya da kutsal kitaplar, toplumsal hükümler bir yanıyla şiirin bu yanı gözetilerek üretilmiştir. Bilakis Fars ve Arap şiiri kurduğu şiir kalıplarıyla, makamlarla farkında olarak olmayarak bu hipnoz etkisini gözetmiştir. Hipnozu iki yandan görmek lazım: birincisi uyuşturma ve müziğin salınımına bırakma, ikincisi doğa da var tekrarları kullanarak büyüleyici seslerin içine bırakma. Sözcüğün bu anlamda hiçbir şey ifade etmese de büyüleyici etkisi yüzyıllarca kullanılmıştır. Arap eleştirmen ve şair kendi şiirlerinden bahsederken birincil özelliğinin taşıdığı bir anlamı olmasa da müzik olduğunu söyler. Bu ritmik salınımın kişileri nasıl hipnoz ettiğine dair pek bir şey söyleyen yok. Bu hipnoz etme özelliğinin bir diğer yanı da sanırım sağaltmadır. Yüzyıllardır yapılan ayinlerle ve hafızanın tarihsel oluşumu üzerinden ortaya çıkmış bir durum bu. Şiirin büyüleme etkisi ve büyüleme etkisini oluşturduğu kalıp belirli ölçütlere alınarak belirginleştirilmiş. Bu belirgenleşmenin adına müziksel karşılığına makamlar diyebiliriz. Anadolu veya Mezopotamya kültüründe yer yer karşılaştığımız ‘ağız’ sanırım makamsal yapının oluşumunda da  bir etkendir. Şiirin bir dua olması veya tanrıya yakarma ulanma olması, aynı zamanda kutsal olanla büyülenme, büyüleme eylemidir. Bu anlamda büyülenme eylemi tanrıya ulanmayla iç içe. Şiir de uyak ritmik salınış yüzyılların süzülerek sesin ve ağzın kullanımıyla hipnoz etkisi yaratmayı gözetmiştir.

Bu yüzden yukarıda söylediklerime dayanarak rahatlıkla şöyle diyebilirim: Şiir duygu yoğunluklarını karşıladığı gibi ben bu duyguyu yaşamıştım hissini de sürekli ortaya çıkartır. Sanatın tarihsel dönüşümü bu duygunun yarattığı hazla sağlanır. Şiirde özdeşleşme yani katharsis bu duygulanımıyla ortaya çıkar. Çoğu sanat bu duygu yoğunluklarını ve yığınaklarını ortaya çıkarmada eksik kalır. Sadece müzik bu anlamda şiire yakındır. Ama müzik de varlığını şiirin yanında veya şiir müziğin yanında devam ettirerek bu özdeşleşmenin gerekliliğini kavramıştır. Günümüz müziğinin yeterli yetkinliğe ulaşmasının popüler müzikle engellendiğini söyleyebiliriz. Bunun yanında şiirle müzik arasındaki diyalektik bağın kavram düzeyinde ortaya çıkarılması yeterli olmadığı gibi modern şiirin içindeki bazı akımların şiirle müzik arasındaki bağı koparttıklarından bu diyalektik ilişki görünmüyor. Bizde İkinci Yeni ve devamcıları şiirle müzik arasındaki ilişkiyi kopartmıştır diyebiliriz. Yine de şiir içinde bu duygu yoğunluklarının, yığınaklarının ben bu duyguyu yaşamıştım hissini yetersiz de olsa devam ettirdiğini söyleyebiliriz. Şiir sanatının uzun süre hala ayakta kalacağına dair bendeki inanç şiirin yarattığı bu özdeşleşme duygusundadır. Diğer sanatlar bu duygu yoğunluklarına dair bu kadar geniş bakmaz.

 

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar