Yazma ve Okuma Kültüründe Piyasa Etkisi

Yazar ya da yazar adayları, her türden piyasacı ilişkiden azade tutularak özgür bırakılmalıdır. İnsan aklı, iyi olana bir de güzellik aracılığıyla işaret eder ve güzelin olduğu yerden iyiye ulaşmak ister. Sanat ürünlerini ve sanatçıyı meta ilişkilerine bulamak, gerçeklerin gölgelenmesi amacını taşır.

Bir takım güç ya da güç odaklarının bireyleri veya toplumu sokmak istedikleri kalıp ve anlayışları hemen ya da kolay fark edemeyiz elbet. Bu biraz da sokakta kendi halinde giden birinin, bir yankesici tarafından oyuna getirilmesine benzer. Örneğin yankesici gözüne kestirdiği yaşlı birine bir şekilde yardım etme, yol gösterme amacıyla yaklaşır. Gelenek bu ya, yardım teklif edilen kişi genellikle yaklaşıma olumlu yanıt verir. Bir noktadan sonra elini cebine attığında çarpıldığını anlar ama iş işten geçmiştir.

Birçok alanda ve konuda oyuna getirilerek amiyane tabirle çarpıldığımız olur. Bir de beynimize, ruhumuza yön veren bilincimize çarpanlar vardır ki aklımızı fikrimizi eğip bükerek, kendi götürmek istedikleri yere doğru sürüklerler. Malum, eşitsizliğin kaynağı olan mülk edinme ve kâr sağlama üzerine kurulu bir düzende yaşıyoruz. Tüketim olmazsa kâr döngüsü sönük kalır. “Ne kadar çok tüketim o kadar çok kâr döngüsü” demek olunca; kâr artışı ana sermayeyi, mülkü büyütür.

Tüketim derken aklımıza hemen hayatta kalmak için yiyip içtiğimiz, giydiklerimiz gelir. Sonra ev-bark vs… Hem giymek hem de kullanmak için bir değil çokça çeşit vardır. Biz çeşitlere bakıp çeşitlerden çeşit beğeniriz ama çeşitler bize göründükleri gibi saf ve durağan şeyler değildir. Zavallı şeyler! Sahiplenenler tarafından yarışa sokulanlar olarak yorgundurlar. O anki bir çeşit, bir sonraki aşamasında diğer türdeşlerini geçmek için bir önceki halinden farklı olacaktır. Bir çeşit, ne kadar çeşit varsa o kadar da yorgun kalacak elbet! Üç ayakkabısı olan biri yüzlerce çeşit ayakkabının olduğu bir dünyada bu yüzden rahat edemez. Şu güzelmiş bir tane şundan, bu benim tam da elbiseme göre… diye diye çeşidin kendisi gibi çeşidi kullanan da yorulur. Tüketilen yorgun, tüketen daha yorgun… Hayalini kurduğu huzurlu güne bir türlü kavuşamayacaktır.

Sözü aslında tüketim bombardımanı içinde edebiyat alanındaki kitaplara getirecektim. Yani denilebilir ki zorunlu yaşam ihtiyaçları içinde kitap artık sonraki iş! Evet öyle ama o da yüzlerce yıldır insan hayatının bir parçası. Kimine göre ekmek su gibi, kimine göre bunlardan sonrası. Kimine göre olmasa da olur.

Sermayenin Edebiyat Operasyonu

Pazar dediğimiz ticari piyasanın reklama dayalı tüketim motoru şöyle böyle yaklaşık elli yıldır, bir takım sanat yapıtları gibi kitaplara da el atmış durumda. Biliyoruz ki kitabı üretmek anlamında kitabı basıp yaymak bir sermaye gerektiriyor. Sermayenin dinamik kalması için ürün satışı ve devamında yine ve daha çok satışı gerekli. Ama yok bu kadar değil! Kitap sadece kitap değildir. Ekmek gibi yenildiğinde, süt gibi içildiğinde biterek posaya dönüşen bir nesne değildir. Sermaye sistemini ayakta tutmak için uygun kafaların oluşumda kitaptaki içerik önemlidir. Kâr güdüsüyle büyüyen sermaye kitabın yanına yaklaşan yankesici kılığındadır. Neler yazılmalı, neler okunmalı? 50 yıl, 100 yıl sonra yetişen kuşakların ortalama fikirleri nasıl olmalı ki çark durmadan dönsün ve istikrar sürsün? Hem satırlara işlenerek masum görünmek kolaydır. Tıpkı bizim insanımızın yankesicinin ilk baştaki niyetini anlayamayacağı gibi. Yüzlerce sayfayı bulan metin çok insani, çok özgürlükçü fikirler kılığındadır; kimi roman, kimi öykü, senaryo, kimi eleştiri vs. her türdendir.

Tikelde bireyleri, tümelde toplumu kalıplara sokmak bir kitabın işi değildir. Bu yıllara yayılan, meyvesi yavaş yavaş olgunlaşan bir süreçtir. Yankesicinin işini ustalıkla, saman altından su yürütme edasıyla götürmesi gerekir. Elbet söz konusu süreç dünya çapında hareket eden uluslararası sermayenin kültürel hareketinin bir parçası olarak ilerler.

Emperyalizmin kültürel sürecinin başarılı olmasında ilk yapılan şey edebiyat-sanat kültürü edinmek isteyenlerin gerçeklikten uzaklaştırılması noktasıdır. Çünkü salt gerçekliğin var oluşu bile insana kendine özgü bir fikir edinmesini sağlar. Bu durum emperyalist kapitalist kültürün varlığı açısından tehlikelidir. İlk adım burada salt gerçek diye bir şey olmadığı, bunun kişiden kişiye değişeceği; salt doğrunun da aynı durumda olduğu üstüne çalışarak bilinç bulanıklığı yaratma çabasıdır.

Edebiyatta “Best Seller” döneminin başlatılmasını gerçeklikten kopmanın bir adımı olarak yorumlayabiliriz. Elbet bu bir reklamdır. Her reklam nesnenin gerçekliğinden soyutlanarak parlatılması, karşısındaki tüketicinin yanıltılarak kamçılanmasını esas alır. Emperyalizmin anakentlerine sahip ABD, İngiltere, Fransa vb. ülkelerde kültürel amaçlı çıkarılan magazinsel ya da politik amaçlı dergi ve gazetelerde “en çok satan ilk on kitap” diye listeler yayınlanmaya başlanmıştı. İlk başta belki bu tutum toplum tarafından haber değeri olan olay gibi algılandı. Doğru, böyle bir haber yabana atılmaz. Ama olayın edebiyat alanını manipüle etmeye çalıştığı sonradan daha iyi anlaşıldı. Yankesici başarılı olmuştu. Dünyayı “best seller” reklamı kasıp kavurdu. Siz kendi halinizdeyken birileri size en çok okunanların listesini yayınlayınca siz de hemen oradan bir kitap tercih etme kolaylığına erişiyordunuz. Çok sattığına göre çok iyiydi. Bir süre sonra okurların fikir ve politik eğilimleri üzerinde bu çok satanlardan edindikleri kodlar geçerli olmaya başlayacaktır.

Yankesici sevinç içindeydi. Yeni yapacak işleri için cesaret kazandı. Dünyanın yoksul ve az gelişmiş ülkelerinde yetişen ressam, müzisyen sanatçılar ya da eli kalem tutanlar toplumun yoksulluk ve azgelişmiş gerçeğinden kopartılmasına hizmet etmeliydi. Yoksa emperyalist zincirin halkaları zayıflar ve kopabilirdi. Genel bir operasyon olarak yazar yetiştirme politikası kuruldu. Tabi komik ve basit gelebilir. Yoksul ve az gelişmiş Afrika, Asya ülkelerinin zenginliklerini yağmalayan tekeller söz konusu ülkelerden yazarları seçerek ABD’de seminerlere/kurslara götürdü. Bu bir biçimlendirme hareketiydi. Neyi, nasıl yazmalı; nereden bakarsan sanat olur, nereden başlarsan olmaz vs. üzerine yazarlar CIA’nın şemsiyesi altındaki Kültürel Özgürlükler Komitesi’nin organize ettiği etkinliklerde biçimleniyordu. Yoksul ve yarı sömürge onlarca ülkeden her yıl bir-iki yazar eğitim için seçildiğinde etekleri zil çalarak ABD’ye eğitime gitti. Ülkemizde de altmışlı yıllardan itibaren her yıl düzenli olarak bir ya da birkaç yazar bu kurslara katıldı. Soğuk Savaş dönemi sona erdiğinde de ABD merkezli bu eğitimler devam etti. Ancak eğitime yazar gönderen ülkelerin kendisinde de artık yazarlık atölyeleri aşağı yukarı benzer işlevleri görmeye başladı. Nasıl olsa aynı mayanın çalındığı süt, aşağı yukarı aynı kaymak ve yoğurdu veriyordu. Artık gerçekliğin üzerine atılan örtü daha bir kalındı. Kimse tüketim çarkı son hızla dönerken çalışanların da tükendiğini, örgütlenmelerin parçalandığını, sesini çıkaranın tepesine polis copunun indiğini göremediği için bu tür şeyleri esin kaynağı yapamaz; aydın tavrı geliştiremezdi. Hem öğüt veren, kendi yorumunu katan yazarın da sanat değeri düşük diye lanse edilmemiş miydi?

Yankesici bu operasyonu da tamamlamıştı. Nereden nereye? Önce Best Seller haberciliği. Ardından Best Seller’in akarken önüne kattıklarından dolayı dışarıda kalan yazar ve kitaplarının paldır küldür geride sisler arasında sirkülasyon dışı bir yerde kalışı… Ve haydi devamında Best Seller coşkusuna uygun yazarlık faaliyetleri. Ve yine yazanların Best Seller’i model alarak kendi düşlediğini değil de neyi daha iyi satacağını düşünerek yazmaya yeltenmesi emperyalist kültür operasyonunun bir başka başarısı demek oluyordu.

Yazarı Hizaya Getirme Kalıpları

Best Seller gazete ve dergilerin sayfalarından internet tarama motorlarına taşınalı çok oldu. Her nesnenin bir tüketim ömrü ya da önceliği var. Modaya uygun bir ayakkabı çıktığında sağlam ayakkabıları çöp konteynırının yanına koymak gayet sıradan bir şey haline geldi. Temiz temiz giysiler, çantalar, irili ufaklı ev aletleri, koltuklar, halı ve kilimler çöp konteynırlarının ya da atık kutularının artık önemli bir bileşenidir. Şu süreçte hangi kitap çok okunmuş diye hemen internet arama motorlarına bakılıyor. Denilecektir ki hani kapitalistler, zamanında sosyalist ülkeleri tek tip insan yetiştirmekle suçluyordu; “Tehlike” dedikleri o devir şimdilik geri düştü. Bugün tüketim ve yağma düzeninin tek tipi revaçta. Bir de bakmışsınız ki herkes aynı kitaba yönelmiş. Yüzlerce yazarın olduğu bir yurtta, okur olarak düşünülen birine sorduğunuzda ancak beş yazar ismi sayıyor; aynı beş isim diğerlerinin de aklına gelen ilk beş isim oluyor.

Evet, gerçekler acıtıcı ve düşündürücüdür. Gerçeklerden sapmak bilinci başka rotaya kırmak gerekti ki o yapılıyordu. Best Seller, atölyede biçilip çıkmış istendik yazarlarla edebiyat sermaye düzeninin istediği kıvamı aldı/almaya devam ediyor. Yazarlar, yazarlık düşü kuranlar rol model olarak sunulanların peşinde koşarak bir yerde ya da bir yerlerde okur bulmaya, itibar kazanmaya çabalıyor. Ama bu kadar da değil elbet. Yeni reklam bu sefer “bitiş cümlesi en iyi olan kitaplar” olarak sunuluyor. Bunu iyice bellettikten sonra reklamın ikinci safhası olarak “ilk cümlesi en iyi olan 100 kitap ya da kitaplar” diye yeni bir tutum geliştirme operasyonu devreye sokulur.

Düşünün, ortalama 200 sayfalık bir kitapta 50 bin sözcük, ortalama 10 bin tümce yer alır diyelim. Kitabın ilk ve son cümlesini cımbızlayıp almak insan emeğine, yazın emekçisine saygısızlık değil midir? İlk, orta ya da son cümle ya da cümlelerin etkisi üzerine yorum yapılabilir ancak bu yanıyla bir kitabı ve yazarını reklam malzemesi haline getirmek gerçekten aymazlıktır. Edebiyat dahil her türden sanat yapmak bireysel bir yaratım gücü ve enerjinin dışa vurumudur. Yazar ya da yazar adayları, her türden piyasacı ilişkiden azade tutularak özgür bırakılmalıdır. İnsan aklı, iyi olana bir de güzellik aracılığıyla işaret eder ve güzelin olduğu yerden iyiye ulaşmak ister. Sanat ürünlerini ve sanatçıyı meta ilişkilerine bulamak, gerçeklerin gölgelenmesi amacını taşır. Oysa sanatçı her türden gerçekle yüz yüze gelmekten kaçınmamalıdır. Hayallere giden yolun ilk basamağı ayağımızı koyduğumuz o basamaktır.

 

Hatice EROĞLU AKDOĞAN


N O T

Yukarıdaki yazı Berfin Bahar dergisinin 294. sayısında da yayımlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar