Maya İçin Maya: Bir Edebiyat Yapıtı Olarak Darağacından Notlar

İtalyan faşizminin zindanlarında (…) siyaset teorisinde güçlü kavramlar yaratan Antonio Gramsci gibi Fucik de notlarıyla direnmiş, edebiyatıyla özgürleşmiştir. Özgürlük başkalarıyla özgürlük; yapayalnız, tek başına bir özgürlük yok ki! Özgürlük kolektiftir! Edebiyat ise bir özgürlük kolektifi. Onunla direnenlere, inat edenlere selam olsun!

Bizler mutluluk için yaşadık, bunun için mücadeleye girdik ve bunun için ölüyoruz. Hüzün adımızın yanına bile yanaşmasın.

Julius Fuçik

Julius Fucik, 1943’te Prag’da anti-faşist direnişi örgütlerken yakalanıp Naziler tarafından Berlin’de idam edilen Çek komünisti. Bugünün edebiyatına da işleyen, hayatıyla yazdığı bir başyapıt bırakmış direnişinden geriye, derin derin sızan kan damlaları ardında: Darağacından Notlar. Kitabın çevirmeni Celal Üster’in, “celladın ilmiğinin gölgesinde” adlı sunuşunda da belirttiği gibi “… her an idam edilmeyi beklediği günlerde bile zaman zaman düş gücünün uçsuz bucaksızlığına yelken açabilmesi, kitaba benzersiz edebi tatlar katıyor, bu, ölüm güncesini sıradan bir siyasal manifesto olmaktan çıkarıp ölümsüz kılıyor”. Fucik ağır işkence görüyor ama bilincini yitirdiği zamanlarda bile edebi bir dille anlatıyor içinde bulunduğu durumu; çünkü özgürlüğe, kurtuluşa sonuna kadar inanıyor: “kendi yaşamımın filmini binlerce ayrıntısı ile yüz kez seyrettim. Celladın ipi beni bitiremeden boynuma geçecek olursa, ‘mutlu sonu’ yazacak daha milyonlarca insan var”

Devrimci gerçekçilik, burjuva edebiyatının zırıltılarına top atışlarıyla karşılık vermek değil, hakikati devrimci/öncü/yenilikçi/avangart bir dille, ustalıkta kurabilme işi. Büyük usta Nazım’ın 1938’de açtığı “putları yıkıyoruz” kampanyasında, Cengiz Gündoğdu’nun İnsancıl Dergisinde 1990’larda “starlara karşı” kararlı direnişinde tanık olduklarımız, o zamanın egemen sanat ve edebiyat anlayışına, ödüllerine, yarışmalarına isyan çığlıkları değil miydi? Sanat başlı başına bir isyan ve devrimci bir eylem olmalı! Hele ki edebiyat. Sınıfsal profilin, sanatsal beğeni ve estetiğin tek bir mezurası yok ki. “Gülü gül ile tartarlar” misali ne ile ölçeceğiz bunu? Estetik beğeni ve devrimci fikrin muazzam bir bileşkesi yaratıcılık. Evet, yaratıcılık asıl devrimcilik! Yaratan insandır; insan topraktan, kelimelerden, sesten, renkten, rolden, taklitten ve bilumumdan yaratandır.

Çekoslovakya 1936, Komünist yazar Julius Fucik eşi Gusta ile.

Edebiyatın farklı insan yüzlerinde görülmesi, romanın, öykünün, denemenin, şiirin, yazarın özgür dimağında canlanışının sınıfsal arka planı önemli olduğu kadar, yazarın yaratısındaki büyü de önemli, beslendiği kaynaklar, yaşadığı hayat. Kendini sözcüklerle inşa etmenin devrimci gücünü hafife almamalı insan. Tabi sözcüklerin büyüsüne kapılmadan, söylemin gücüne tapınmadan. Ne söyleyecekse onu dillendirmeli yazar, dallanıp budaklanmamalı sözcükler, ağızda büyüdükçe büyüyen lokmalar gibi.

Meşhur olmak, iyi yazar olmanın önünde bir engel değildir. Şanın, şöhretin yazara engel olan tarafı, meşhur olduktan sonra yazma iştahının bitme ihtimalidir. Hem meşhur olup hem de iyi yazar olan çok sayıda örnek bulabiliriz edebiyat tarihinde. Sonuçta yetenek hep bir mecra arar, çoğu zaman bunu bulamaz. Çoğu yetenek de sırf bu yüzden vazgeçer, ısrar etmeden çekip gider yazar uzayının boşluğuna. Yazar, ısrar etmekten bıkmıştır, kendini anlatamamaktan yorgundur. Bulduğu mecralarda ise hiç tanınmamaktadır. Belki de ısrar etmek, bir yazar için en önemli başlangıç koşulu. Çok kestirmeden söylersek; okumakta, yazmakta ısrar etmeyen direnemez, direnmeyense zaten yazamaz. Edebiyatın enva-i çeşit türünde, kurgu, şiir, deneme, anlatı, günlük/günce, röportaj vb. ne yazılırsa hayata (edebiyata) dair, yazarın ısrarından gelir hepsi; tuhaf olacak ama bu ısrarda ısrar eder yazar. Peki ama neden? Çünkü yazmak, yazı ile yazarın kendini inşa etmesi, aslen bir varlık biçimidir de ondan. Her gün köşe yazanlardan, on yılda bir kitap çıkaranlara, arada bir ufak tefek bir şeyler karalayanlara kadar hemen her yazar, konuştuklarını konuşamadıklarını, düşündüklerini düşünemediklerini yaza yaza yaşar, hayal eder veya belki bütün bunları bir gün yaşayacağını ümit eder.

Fucik, tutsakken kanıyla, canıyla yazdı direnişi, üstelik özgürlük henüz bir hayal bile değilken. O durumda yazarsa insan, kendini ölüme teslim etmeden, gerçekten devrimci demektir. Siyasal görevlerinin insanlık emrinde olduğunu düşünürken, bir yandan da yaratıcılığın en devrimci halini yaşadığı için… Ama Fucik’in o unutulmaz direnişi, söylenceyle, masallarla değil, yazdıklarıyla akılda ve yürekte yaşıyor bugün. Çünkü yazdıkça insan, daha çok yazıyor, sordukça daha çok sorar oluyor, özgürleşiyor adım adım ya da öyle duyuyor içindeki o pes sesleri; sonra onlarla gürül gürül akıyor geleceğe.

Fucik ölümü göze aldığı kavgasında, ardından gözyaşı dökülmemesini istiyor: “Sevinç uğruna yaşadım, sevinç uğruna ölüyorum; mezarımın üstüne bir hüzün meleği kondurursanız haksızlık edersiniz”. Emma Goldman’ın meşhur “Dans edemediğim devrim, devrim değildir” deyişi gibi Fucik’inki. Mutlu olmak için devrim yaparız; devrim, insanlara mutluluk vaadidir bir yandan; bir nevi ütopya. Ama bizi mutlu ediyorsa, yani devrime olan inancımız, sevinçle, coşkuyla direncimizi, dünyayı değiştirme bilincimizi canlı tutuyorsa eğer… “şarkıları hiç eksik etmedim hayatımdan; şimdi ömrümün sonuna gelmişken, şu en yoğun yaşadığım günlerde neden vazgeçeyim ki?” der Fucik, tam da bunu doğrularcasına.

Fucik, yedi adımlık hücresinde volta atarken bir yandan da kahrederek soruyor: “İnsanların uyanmaları için daha kaç yüzyıl geçecek? İnsanlık ilerleyebilmek için kaç bin hapishane hücresinde volta attı acaba?”. Faşizmin korkusu, kendinden korkanlarınkinden daha büyük. Fucik tutsak olduğu Pankrac hapishanesinden, daha büyük bir işkence merkezine Petschek binasına (bir nevi Ziverbey köşkü) sevk ediliyor ara ara; hem de otuz kişilik kamyonda, dört silahlı asker eşliğinde, tek başına sedyede taşınarak: “önde iki, arkada iki SS elleri tabancalarında, pençelerinden kaçırmamak için yırtıcı bakışlarıyla bir cesedin başında tetikte bekliyor”.

Fucik, o zor koşullarda sadece siyasi bir görev olarak değil, yazmadan yaşayamayacağı için yazmıştır biraz da. Hapishanenin Çek polisi ona kâğıt kalem verir, Çek gardiyan ise yazdıklarını parça parça dışarı çıkarır. O koşullarda yazan bir tutsaktan daha tehlikelisi, yazanı koruyup kollayanlardır herhalde. Ölümüne yazmıştır Fucik, mutlaka öldürüleceğini bilerek. Kendini kollayanlar, ona kâğıt kalem verenler için müthiş bir metafor kullanıyor güncesinin bir yerinde, “tek bir kâğıt parçasının bedelini canıyla ödeyebilir…parmaklıkların ardında yaşayan bugün ile özgürce yaşanacak yarın arasında kâğıttan bir köprü kuruyor”. Fucik, işte bu ‘kâğıttan köprü’yle yaşama sıkı sıkı sarılmış. Burada artık bir şeyi söylemek gerekiyor, edebiyatta direniş ile direniş edebiyatının aynı devrimci özü bulunuyor. Bu öz, özgürlükten başka bir şey değil.

İnsanlar ne olursa olsun bireysel özgürlüğün peşinde değildirler; tersine özgürlük duygusunu toplumsallaştırdıkça özgür olduklarını anlarlar. Tıpkı tutsak olduklarında, diğer tutsaklarla birlikte bu duyguyu anladıkları gibi. Hapishanede insanın ne kadar tecrit edilirse edilsin yalnız olmadığını, hapishanenin bir toplum yarattığını söylüyor Fucik, “…tutsak edilenlerin kardeşliği, uğradıkları zulüm karşısında pekişir…birkaç sözcüğün büyük yararlar sağladığı bir kardeşliktir bu; bir elin sımsıkı sıkılması, kapatıldığı kafesi kırıp parçalar, seni çökertmek amacıyla düzenlenmiş yalnızlıktan özgür kılar.”.

Darağacından Notlar sadece bir direniş güncesi değil gerçekten de, insanın yazarak direnebileceğini, edebiyatla nefes alabileceğini gösteren bir başyapıt. Bu tutanak, geleceğe bir not sayılmalı; direnenlere bir kılavuz. Fucik, hem kendi için yazmış hem de özgürlüğü arayan tüm insanlar için. Ölümü kabullenmiş ama yazmamayı asla kabullenmemiş bir yazarın güncesi. Büyüklüğü, direnişin lideri olmasında değil yalnız, tutkuyla yazmanın, yaza yaza yoldaşlarına ulaşmanın bedenleşmiş, ete kemiğe bürünmüş hali olmasında. İtalyan faşizminin zindanlarında, kitapsız, kaynaksız, yapayalnız elinde hiçbir şey olmadan, sadece aklındakilerle sayısız defter dolduran, bu yazdıklarıyla da siyaset teorisinde güçlü kavramlar yaratan Antonio Gramsci (Hapishane Defterleri) gibi Fucik de notlarıyla direnmiş, edebiyatıyla özgürleşmiştir. Özgürlük başkalarıyla özgürlük; yapayalnız, tek başına bir özgürlük yok ki! Özgürlük kolektiftir! Edebiyat ise bir özgürlük kolektifi. Onunla direnenlere, inat edenlere selam olsun!


Meraklısı İçin Kaynaklar

Antonio Gramsci (1986) Hapishane Defterleri (Seçmeler), Çev. Kenan Somer, Ankara: Onur Yayınları.

Julius Fucik (2015) Darağacından Notlar, Çev. Celal Üster, Yordam Kitap: İstanbul.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar