“Kadınların başrolde olma vakti geldi”

“İnsanların varoluş sebeplerine yapılan haksızlıklara karşı özellikle de kadınlara yönelik ayrımcılık oluşturan bütün hükümleri yürürlükten kaldırabilmek ancak eşit ve özgür bir dünya ile sağlanabilir.” diyen Aslı Filiz ile sanatı ve sanatını besleyen ‘Mezopotamya’ üzerine söyleştik.

-“Mezopotamya Renkleri” isimli resim sergisini Hamburg’da İtzehoe Kültürhof’un ev sahipliğinde gerçekleştirdiniz. Sergideki eserlerin alt başlıklarına baktığımızda toplumsal yaralarımıza değinmekte yakın tarihin kayıplarını belleğimize yeniden kazımakta. Öncelikle ilk sergi çalışmanızın adını neden “Mezopotamya Renkleri” olarak belirlediniz? Sizi yakın zamanda yaşanılan acıların izdüşümlerini sanatınızın öznesi yapmaya iten sebepler nelerdir?

Bunun birçok cevabı olabilir ama en genel açıdan coğrafya demek daha doğru olur. Ben Mezopotamyalı bir Kürt kadınıyım. Bu nedenle derdimi tasamı öncelikle kendi topraklarımdan başlayarak anlatmalıydım. Bu topraklardaki halkların, özellikle de kadınların, dinini, dilini, ırkını gözetmeksiniz yaralarını sarmalı ve başarılarını kutlamalıydım. Bir sanatçı bunu görmezden gelirse üretimine de yabancılaşır. Bunlar hem ilk sergimin adında hem de çalışmalarımın öznesinde belirleyici nedenler oldu. Günümüzde hâlâ yaşanan kadın katliamlarına, ırkçı faşist girişimlere, doğa katliamlarına kayıtsız kalmak mümkün değil. Artık bu yaşananları renklerle tuvallere yansıtmaya karar verdiğim zaman bu zamanmış diye düşünüyorum.

-Serginizde Gılgamış Destanı’nın işlendiği bir çalışmalar bütünü görmekteyiz. Toplamda 7 parçadan oluşan “Gılgamış Destanı”nda soyut bir anlatım tekniği geliştirilerek destandan çeşitli enstantaneler resmedilmiş. Bir röportajınızda; “(…)  Mezopotamya halkının geçmişte ve günümüzde maruz kaldıkları zulme de tercüman olmak istiyorum. Bu bağlamda, yoğun bir şekilde tarih ve mitoloji çalışıyor ve araştırıyorum.” diyerek bölge halklarının mitolojisine inme nedeninizi açıklamıştınız. Yıllardır uygulanan asimilasyon politikaları sonucu varlığı bile reddedilen bir halkın derinliğindeki izlerini takip etme ve bunu eserlerinize yansıtma fikri, ilk ne zaman nasıl doğdu? 

Öğrencisi olduğum HFBK – Hamburg Güzel Sanatlar Üniversitesi, bana disiplinler arası çalışabilmemin zeminini sağladı. Bulunduğum sınıf çok uluslu öğrencilerden oluşuyor. Her öğrenci kendi ülkesinin kültürünü, sanatını, savaşını ve tarzını yansıtıyor bu çalışma biçimi çok yönlü bakmama sebep oldu. 

Burada grafik ve resim projelerimle, kendi üzerimden ait olduğum topraklarda yaşanan hem antidemokratik uygulamaları hem de bazı halk kazanımlarını diğer ülke vatandaşlarıyla paylaşmayı, anlatmayı amaç edindim.

Gılgamış Destanı’nda Enkidu doğadan koparılıp medeniyet adı altında Gılgamış tarafından asimile ediliyor. Topraklarından koparılıyor, asimile ediliyor ve bu sebepten mutsuz ölüyor. Ama ben Enkidu’yu hasret kaldığı, sevdiği ormanında çizdim. Bereket ve aşk tanrısı İştar ise o kadar kötü kalpli bir kadın ki hırsından dolayı görmüyor ve duymuyordu, diye anlatıyor mitoloji. Bu yorum bana hep ters geldi çünkü bir kadının biyolojik yapısında kör ve sağır olacak kadar hırs ve kötülük yoktur. Ben bu bakış açısına itiraz edip İştar’ı görüyor ve duyuyor olarak resimledim.

İki karakter de benim varlık sebebime dokunuyor. Asimilasyona maruz kalmış, ülkesi parçalanmış Kürt halkının kadınıyım ve yine kadın olduğum için toplumsal baskıya, din baskısına ve devlet baskısına maruz kalmış toplumun kadınıyım. 

Mitolojilerde, tarihte ve günümüzde yüzyıllarca süren savaşa rağmen asimilasyon politikaları devam ediyor ve kadına karşı haksızlıklar, tipik rol modeller hep aynı. Yani ‘erkek bakışı’ egemen ve bunu çalışmalarımla göstermek istiyorum. 

“Mutlu Kürt Kızı”

-Sosyal medya paylaşımlarınızdan gördüğümüz kadarıyla “Devrimin Kadın Yüzü: Rojava” adlı çalışmanızı, “Mutlu Kürt Kızı” adlı eserinizde olduğu gibi, özgür bir geleceğe dair beslediğiniz/beslediğimiz gelecek algısı üzerinden mi temellendireceksiniz? Rojava’da Kürt kadının özgürleşmesindeki yerini nasıl görüyorsunuz?

Mutlu Kürt Kızı” çizimim bir hayal yani böyle bir kız çocuğu yok. Benim çalışmama baktığınızda gözleri parlayan, dudakları gülen, kalbi kırılmamış, katliamlar görmemiş, bir gece yarısı babası evden alınmamış, asker-gerilla çatışmasına tanık olmamış bir kız çocuğu görürsünüz. Hemen yanı başında duran iki karga bu kızın mutluluğunun doğru olmadığına şahit. Yani bölge halklarına temenni olarak bu küçük kızı çizdim. “Mutlu Kürt Kızı” çizimimde bir hayal var fakat Rojava kadınının kazanımı bir hayal değil ya da özgür bir geleceğin umudunu hayal edip çizmeyeceğim çünkü bu zaten Rojava’da gerçekleşti. Buradaki kadınlar özgür geleceği şekillendirmeye başladılar bile. Rojava’da yaşayan tiyatro yönetmeni kadın arkadaşım Sarya’dan bilgiler ediniyorum.  

Bu bilgiler doğrultusunda “Devrimin Kadın Yüzü: Rojava” sanatsal çalışmalarıma yön veriyorum ve önümüzdeki Kasım ayında Berlin’de düzenlenecek olan ‘Uluslararası Kadın Konferansı’da ve yine Neus Amt Alman Kültür Derneği aracılığını ile hazırlayacağım Aralık ayında Hamburg/Altona merkezinde gerçekleşecek olan sergime hazırlık yapıyorum.  

Rojava’da toplumsal inşanın merkezinde kadınlar var. Siyasetçiler, asayiş görevlileri, eğitmenler, sanatçılar, kurum yöneticileri çoğunlukla kadınlardan oluşuyor ve eş başkanlık sistemi var. Kadınlar başardıkça Rojava başarmış olacak. Topraklarını koruyan, tüm zor şartlara rağmen yeniden şekillendiren güçlü kadınlar. Bugüne kadar kadına atfedilmiş rolleri reddediyorlar. İşte Rojava’da Kürt kadınının özgürleşmesindeki yeri bunlar ve daha fazlası sağlıyor. Ben de bu kazanımı resimlemek ve bulunduğum ülkede görünür kılmak istiyorum. Kadınlar varsa eşitlik var, ilerleme var, gelişim var, hayat var. Kadınların başrolde olma vakti geldi. Kadının özgür olduğu toplumlar dileğimdir ve bu uzak bir hayal değil.  

-Sitenizde yer alan otobiyografinize göre; sürgündeki yarattıklarınız sizin göç etmenizle paralel olacak bir biçimde Almanya’daki politik söylemlerle bir bağlantı içeriyor. “(…) Alman toplumunda, karmaşık aktarım hareketlerini anlatan ve tarihsel, politik koşullara güncel referanslar veren bir söylem şekillendirmeye çalışıyorum.” Buradaki çok kültürlülük üzerinden yapılan vurgu Mezopotamya gerçekliğinden taşıp dünya halklarının (ve elbette Alman toplumunun) yeniden kurulacak eşit özgür bir dünya ile birleşme hedefliyle mi alakalıdır?

Ben zorunlu olarak göç ettim, benimle birlikte sanatım da fikirlerim de göç etti. Bu yaşadıklarım Mezopotamya gerçekliğinden taşıp daha geniş bakmama sebep oldu. Sadece kadın oldukları için, sadece özgürlüklerini istedikleri için insanlar kendi devletleri, rejimleri tarafından öldürülüyor ya da sistem içinde ötekileştirilip hakları gasp ediliyor. İnsanların varoluş sebeplerine yapılan haksızlıklara karşı özellikle de kadınlara yönelik ayrımcılık oluşturan bütün hükümleri yürürlükten kaldırabilmek ancak eşit ve özgür bir dünya ile sağlanabilir. 

Birçok konuda kültürel farkındalığı yaratmanın gerekli olduğunu düşünüyorum, bunu yaratmayı amaçlamak önemli. İnsanlara bu konuda bütüncül bir bakış açısını teşvik etmek her alanda mümkün, ben de sanatsal çalışmalarım ile bunu yapmaya çalışıyorum. Kültürlerimizin zenginliğini, benzerliklerini ve farklılıklarını göstermek ve görmek gerekli. Çeşitli kültürlerin buluştuğu toplumlarda eşit ve özgür bir dünya düşünebiliriz. Sanat bir sloganın, bir marşın, bir kurtarıcının ve savaşların ötesinde bir dil. Bu dili bir sanatçının doğru kullanması en etkili silahtır bence. 

-Çok hızlı değişen ve gelişen dünyada dijital olanakların artmasıyla algıları yönlendirmek kolaylaştı.  Postmodern sanat piyasacı yaklaşımlarla resmi de kapitalist dolaşımın bir metası haline getirdi. Bu gerçekliklerden hareketle resim anlayışınızı nerede konumlandırıyorsunuz? Bu piyasacı anlayışı yıkmak mümkün müdür?

Birçok girişimin dijitale dönüştüğü bir dünyada yaşıyoruz artık. Bu rahatlık ya da tembellik toplumlarda sorgulama sürecini yavaşlattı veya tamamen yok etti. Algı süzgecinden geçirmeden, tüm yazılan ve çizilenlere inanan toplumlar var artık. Bu toplumları kapitalist sistem avcunun içine alır ve çok rahat oyun oynar. Postmodern sanat yaklaşımına kendimce şöyle bir örnek vermek istiyorum. Bir sanat galerisinde dolaştığınızı ve galerinin temizlik işçisinin yerde temizlik bezini unutmuş olduğunu varsayalım. Bu bezi gören sanatseverleri bezin fotoğrafını çekip, “aaa bu yeni bir akım” diyebilecek duruma getirdi postmodern sanat. Sanatın bir tarihi, ruhu, kaygısı, kalıcı olma amacı olmalı, eğer bunlar yoksa yapılan sanatın ömrü kısa olur. 

Ben çağdaş sanatı önemsiyorum çünkü bir itirazı var; fikri, mücadelesi, arayışı var. Çağdaş sanatta çevre ve toplum bilinci mevcuttur ve ağırlıklı olarak küreselleşme, çevre, feminizm konularını önemser. Ben kendimi çağdaş sanatın içinde konumlandırıyorum. Piyasacı anlayışı yıkmak zor olabilir çünkü işin içinde kapitalizmin eli, kolu var ama yıkmak olası ve bu yine sanat ile mümkündür. Her daim sanatlı günlerimiz olsun.


Kapak görselinde kullandığımız çalışma, Aslı Filiz’in ”Garibe Gezer’in Direnişi” adlı eseridir.

Filiz’in diğer çalışmalarına “aslifiliz.com” adresinden ulaşabilirsiniz.

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. “Çeşitli kültürlerin buluştuğu toplumlarda eşit ve özgür bir dünya düşünebiliriz. Sanat bir sloganın, bir marşın, bir kurtarıcının ve savaşların ötesinde bir dil. Bu dili bir sanatçının doğru kullanması en etkili silahtır bence.”

    Çok iyi bir tespit. Maya’nın da sanata bakış perspektifini özetleyen bir ifade olmuş…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar