Kültür ve İktidar (I)

Efendinin egemenliğini kutsayan kültür, kapitalizmin efendisi burjuvazinin çıkarlarını korumayı da “iş” edindi ve onun egemenliğini de kutsadı. Yeni sömürücü sınıfın, kendi egemenliğini besleyen bilgi ve kültür mirasını yok etmesi; egemenliğine yapacağı en büyük ihanetti ve sömürücü bir sınıf kendi egemenliğine ihanet edecek kadar aptal değildi.

KÜLTÜR VE İKTİDAR

Kültür; toplumsal yaşam pratiğinin ve bu pratiğe ilişkin disiplinlerin nesnesi olan; üretim/tüketim ilişkilerinin tüm yansımalarını içeren edinimler bütünüdür. Ekonomik, siyasi, ideolojik, (dinsel, felsefi) coğrafi, etik, sanatsal eylemin diyalektik bileşkesi olan kültür, insanın tüm yaşamsal faaliyetlerinin önemli yanıdır.

Kültürü; insanlığın gerçekleştirdiği üretim tarzlarından kopuk ele aldığınızda karşınıza çıkacak sorular karşısında vereceğiniz yanıtlara ilişkin tereddüde düşmeniz kaçınılmaz olacaktır. İnsanlığın tüm pratiğinin biçimleyicisinin (toplumsal varoluş kaynağının / yaratıcısının) üretim tarzı olması; ekonomik, siyasi, ideolojik, (dinsel, felsefi) coğrafi, etik, sanatsal eylemin diyalektik bileşkesi olan kültürün de biçimleyici olmasını kaçınılmaz kıldı.

Tarihsel sürecinde insan toplulukları, yaşamsal ilişkilerinin farklılığı ölçüsünde kültürel farklılığa sahip oldular. Toplumların birbiriyle ilişkisi, kültürlerin birbiriyle ilişkisini ifade etti. Toplumların iktisadi, siyasi, ideolojik olarak birbirine etkisi, kültürlerin birbirlerini etkilemesinin biçimi ve ölçütü oldu. Kültür, toplumların bilincinin rengini, ışığını ve düzeyini yansıttı.

Kültür, üst üste konulmadı, üst üste yığılarak, biriktirilmedi. Bu durum doğrudan insanlığın gerçekleştirdiği üretim tarzlarının birbiri içerisinden çıkarak, birbirine karşıt, birbiriyle uzlaşıcı ve birbirinden devralması ve yenilenmesine paralel olarak, üretim tarzları arasında ne olduysa, topluğun kültürü de o yolu izledi. Eski üretim tarzının çürümesine bağlı olarak o güne kadar var olan kültür ögeleri, onu var eden koşulların ortadan kalkmasına doğrudan bağlı olarak eridi, söndü. Yeni üretim tarzının, eski üretim tarzının içerisinden çıktığı ölçüde; eski üretim tarzından devraldığı unsur ve vasıf kadar ondan zorunlu kopuşu nedeniyle reddettiği unsur, vasıf, karakter ve hatta araçlar oldu. Aynı durum o toplumun kültüründe de oluştu. Yeni kültür, yeni üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı, gerektirdiği yapılar, araçlar ve disiplinlerle donanırken, yanı sıra eski kültüre ait olan ve yeni üretim tarzıyla zıtlaşmayan ve hatta onun önünü açan yapıları, araçları ve disiplinleri sahiplendi.

Kültür, toplum tarafından içselleştirilerek, “yenilenen” edinim olarak birikti; dönüştü/dönüştürdü, değişti/değiştirdi. Farklılıklar biçiminde tezahür eden fenomenleri bir arada, birbiriyle çelişik durumda ve çatışma halinde barındırdı kültür. Üretim araçlarının gelişmesine paralel, gelişti. Bir toplumun, öteki toplumu etkisi ölçüsünde, kültür, ötekinin kültürünü ve dolayısıyla toplumsal bilincini de etkiledi ve biçimlendirdi.

BİLİNÇ VE KÜLTÜR

Bilince sahip olmayan bir canlı varlık olarak hayvan, dürtülerini biçimleyen beslenme ve barınma gereksinimini karşılamak için, dışsal koşullar tarafından belirlenmiş sınırlar içerisinde eylemini sürdürür. Yaşamak için gerekli kaynak ve araçlara ulaşma dürtüsüne doğrudan bağlı eylemleri gerçekleştirir. Evcilleştirilmiş hayvan, yiyeceğe, suya gereksinimi olduğunda ve gereksinimi karşılandığında; durumuna ilişkin hareket yapar. Belirlenmiş kaptan alıştırıldığı şekilde ve belli aralıklarla yemeğini yer, suyunu içer, saptanmış yere işer. Bu eylemler dışında istisnai olarak, insanla ilişkisi paralelinde, hayvanlar, insan tarafından saptanan, belirlenen, “yapabileceği” görevi yerine getirir. Yapabilme hali ve becerisi; hayvanların, dizginlenmiş eylemini sürdürme koşullarına doğrudan bağlı gerçekleştirdiği alışkanlıklar dizinidir. Hayvan, edinilmiş alışkanlıkları, içgüdüyle gerçekleştirir.

Hayvanın bazı eylemlerinin insan eylemiyle benzeşik olması; insanın bilinçli varlık olarak gerçekleştirdiği eylemi, hayvanın da gerçekleştirebileceğinin kanıtı olamaz. Bu benzeşik olma hali; insanın, içgüdüleri ile gerçekleştirdiği eylemleri, hayvanın da yapabildiğini, edebildiğinin ifadesidir.

İnsan, bilinçli varlık olarak, yaşamsal eylemini, içsel ve dışsal koşulların biçimleyici etkisinin farkına vararak ve durumunu kavrayarak gerçekleştirir. İnsan, durumuna ve yaşamsal eylemine ilişkin düşünce üretir. İnsanı hayvandan ayıran tüm niteliksel unsurları önceleyen ve hatta onların varoluşunda etkin rol alan bilinçtir. İnsan birçok yönüyle hayvandan ayrılır ama diğer tüm ayrım nedenlerine de damgasını vuran ve kelimenin tam anlamıyla insanı hayvandan farklı kılan ana vasfı, bilinçli varlık oluşudur. İnsan, diğer tüm canlılardan farklı olarak, bilince sahip varlıktır.

İnsanın bilinçli varlık oluşu; kendi varlığının (pratiğinin) sonucu ve kendi kimliğine ilişkin olan kültürü yaratmasının dayanağıdır. Toplumsal bir varlık halinde yaşayan insan, toplumsal edinim olarak kültürünü oluşturur.

Kültür, insanlığın topluluklar biçiminde organize olmasıyla ve toplumsal bir varlık olmasına paralel biçimde ortaya çıktı. Kültürün ortaya çıkışı, doğrudan, insanın bilinçli varlık oluşuna ilişkin bir pratikti. İnsanın bilinçli varlık oluşu, toplumsalın yaratılması için gerekli idi. Ancak; insan bilincinin, toplumsalın var olmasını sağlaması olanaksızdı. Toplumsalın var oluşu; aralarında, insanın bilinçli bir varlık olmasının koşulunu yaratan maddi olguların da olduğu, binlerce maddi unsurun vektörel tümlüğü üzerine oturdu.

Kolektif bilinç; tüm maddi olguların, vektörel bileşke zeminine bağlı olarak gerçekliğe dönüşen toplumsala, yön vermek isteğiyle hareket etti. Ancak, toplumsala yön vermek istenciyle iradesini sürece katan kolektif bilinç, milyonlarca tekil bilincin (aktif ve pasif rol alan) vektörel toplamının ifadesi olduğu için; toplumsallaşma sürecine yön verme iradesi, bu sürece katılan insanların gerçek durumuna doğrudan bağlandı. Tekil bilinçlerin, sürecin izleyeceği yola ilişkin istencinin farklılığı, toplumsalın oluşmasında, kolektif bilincin, belirleyici unsur olmasının önünü tıkadı. Sürece katılan unsurların iradesi, ortak istençte ne ölçüde buluştuysa; kolektif bilinçte, o ölçüde, etkin unsur olarak, toplumsala yön verme olanağına kavuştu. Kolektif bilinç, maddi unsurların izin verdiği oranda tümlüğü yoğurdu.

Topluluğun gelişmesi, kültürün de gelişmesinin yolunu açtı. Kültürün oluşumu ve sürekliliği, doğrudan topluluğun varlığına bağlı kaldı. Toplum olarak var olmanın zemini olan maddi olguların ve bu olgulara doğrudan bağlı ilişkilerin ve eylemin, kültürel dokunun üretim sürecine, dolayısıyla özüne ve biçimine derin etkisi kaçınılmaz gerçekleşti. Kültür, maddi ilişkilerin yansıması olarak, insan / toplum kimliğinde tezahür etti.

Ancak, insanların topluluklar halinde yaşaması, kültürün toplumsallaşması ile birlikte ve kolektif bilincin etkinliğini artırması ölçüsünde; birey kimliği, toplumsal kimlik için feda edildi. Toplumsal varlığa dönüşen kültür; bireyin eyleminin niteliğini belirleyici güce ulaştı, bireysel edinimleri denetim altına aldı ve biçimlendirdi. Birey kendi varlığını, toplumsallığı üzerinden tanımladı. Kuşkusuz toplumsal olan, birey yararına olsaydı; toplumsallaşma bireyi geliştirir ve zenginleştirirdi. Ama öyle olmadı. Topluluğun gerçekleştirdiği üretim tarzının belirleyiciliği ile toplumsal unsur, sınıfların varlığına ve çatışmasına bağımlılığının belirlediği biçimiyle egemen sınıf hizmetine koşuldu. Dolayısıyla toplumsal yarar, egemen sınıf yararının tezahürü oldu ve bu nedenle toplumsallaşma, bireyin yabancılaşarak, yalnızlaşmasının, yoksunlaşmasının maddi zemini oldu. Sınıf iktidarının tüm aygıtları da (İdeolojik, siyasi, ekonomik) üretim ilişkilerinin yüklediği görevi üstlenerek; ayaklar altına düşürülen insan olma vasfını, toplumsal ödevi üstlenmenin gururuyla kutsal ayinler eşliğinde toprağa gömdü.

Kültür büyük bir nehirdi. Tüm bileşkeleriyle birlikte var olan bu nehir, nehir olduktan sonra kendi yolunda yürüdü; İçerisinden geçtiği coğrafyanın fiziki koşullarının değişimine katkı sundu ve içerisinde yer alan canlıların yaşamlarının nesnesi oldu.

Kültürün akışını ve aktarımını sağlama sürecinde eğitim ve öğretim; kültürün sınıflı toplumun idamesini sağlamanın aracı olduğunu dikkate almaksızın yükümlülüğünü yerine getirdi. Sınıf iktidarının tezahürü olan toplumsal pratiği benimsemesi doğrultusunda insanın; ahlaki, siyasi, ideolojik normlara uygun disipline olması ve şekle girmesi için, eğitim ve öğretim önemli işleve sahip araçtı. Süreç içerisinde, taşıyıcı; taşıdığı olgunun amacına tabii hale geldi; varlığını, taşıma aracı olduğu olgunun amacına adadı. Dolayısıyla, taşıyıcının kimliği, taşıdığı fenomenin karakteriyle yoğruldu. Eğitim, toplumun, egemen sınıf iktidarına tabii şekillenmesinin nesnesi oldu. Toplumun büyük çoğunluğu, egemen sınıfın çıkarlarını dikte ettiren eğitimin cenderesine girdi. Evcilleştirilen, hizmetine koşulu olduğu insanın/sınıfın arzularına göre hareketini yönlendiren yular ve mahmuzun sevk ediciliğine amade oldu.

Jacobo Méndez Díez, İspanya, 15 Mayıs 2011

Eğitim vasıtasıyla birey, üretim ilişkileri sistemine uygun şekillendi. İnsan, kendi hikayesinin nesnesi olmaktan çıktı ve egemen sınıfın hikayesinin eklentisi oldu. Egemen olan sınıfın yaşamı algılama penceresi, bireyin penceresi oldu. Yanılsamalı bilince sahip insan, yaşamın bilgisini de tersyüz edilmiş haliyle algıladı. Köle, maddi yaşamın bilgisini kendi yararı üzerinden değil, tam zıddı bir yarar üzerinden edindi.

Eğitim ve öğretim eylemi; diğer tüm ideolojik hegemonya taşıyıcı /dikte edici aygıtlar gibi, sömürücü sınıf egemenliğinin sürekliliğe katkı sunmak için; efendinin hikayesini, insanlığın hikayesi olarak kabul edilmesini sağlayacak içerikte biçimlendi.

Kültürün varoluşu ve aktarılması sürecinde; insan bilincinin devindirici yoldaşı vasfıyla dil, hayati önemde görev yaptı. Dil, eğitim, öğretim ve iletişim eyleminin olmazsa olmaz unsuru oldu. Dil ve bilinç, kültürün üretici gücü olarak, üretim ilişkilerinin yarattığı toplumsal pratiğe rengini veren aygıtların rotasını çizdi. Dil; kültürün, sınıf iktidarının tezahürü olduğu gerçeğinden bağımsız, arka planda kalan bu gerçeklikle ilgilenmeksizin; toplumsal ve bireyselin yapısını ve rengini dikkate almaksızın, yalnızca onun aktarılma ve taşınma işinin aktörü oldu.

Toplumun kültür edinimi ve kurumlarının oluşum sürecinde, bireylerin düşünsel dışavurum ve sanatsal eylemi, ikincil derecede etkileyiciydi. Toplumsal pratiğin ve dolayısıyla kültürün yaratılma sürecine, ikincil önemde aktör olarak katılan sanat ve felsefe; kültürün, algılanabilir ve duyumsanabilir olmasını sağlayan elemanların yaratılması eylemine azımsanmayacak ölçüde katkı verdi. Aldığı rolün vasfı ve seviyesi, iktisadi, siyasi ve ideolojik (dinsel) gücün durumu ile belirlendi. Topluma rengini veren kültürel doku, sanat ürününün ve fikrin yaratım sürecini doğrudan etkilerken; felsefe ve sanat eylemi de, toplumun kültürel dokusunun oluşumunu, sınırlandırılmış gücü ölçüsünde etkiledi.


Kapaktaki çalışma, Randy Mora’ya aittir.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar