Kültür ve İktidar (II)

Sınıflı toplumun efendileri; insanlığın yarattığı tüm değerleri, kendi maddi ve manevi varlıkları yaptılar. Kölelerin acısı, efendilerin hazzının maddi kaynağı oldu. Efendilerin maddi zenginliği, ölüm ve zulüm pahasına gerçekleşen sömürü üzerine kuruldu. Kültür bu maddi zenginliğin tezahürü oldu.

KÜLTÜR İKTİDARIN DAYANAĞIDIR

İnsana ait, insanın içselleştirdiği ve pratiğinin kılavuzu yaptığı, kültürel kimlikler; edinilen değil, toplumların maddi ilişkilerinden doğan ve maddi ilişkilerin itkisine doğrudan bağlı olan fenomenlerdir. İnsanlığın içerisinde yaşadığı toplumsal ilişkiler tümlüğü (Üretim ilişkileri üzerine oturan ve üretim tarzına bağlı olarak ortaya çıkan, gelişen ve farklılık gösteren ilişkiler tümlüğü) olarak kültür, toplumsal ilişkilerin pratik edinimlerinin tezahürü oldu. Topluluğun yaşamını idame ettirmesi de, o topluluğun yarattığı kültürün gücüne ve düzeyine sıkı sıkıya bağlı kaldı.

Toplumların gelişim seyri, kültürün gelişim seyrini biçimledi. Toplumların gelişmesi gibi kültürün gelişmesi de diyalektik bir süreç izledi. İnsan toplulukları, yarattıkları kültürün gücü ölçüsünde, yaşamlarını sürekli kılma olanağına kavuştular. Kültür; toplumun fiziksel dokusunun, yaşamsal ilişkiler formunun; duyularla algılanabilir ve yaşanabilir taşıyıcısı oldu. Kültür, toplumsallaşma sürecinde ve toplumların geleceğe iz bırakmasında etkin rol oynadı.

Kültür, toplumsala can suyu taşıdı; toplumsalın iktidarla ilişkisi oranında, iktidara hayat verdi.

Toplumsal ilişkilerin vektörel toplamı olan kültür; her insanın yaşamsal alanını biçimleyici, insana yol gösterici ve eğilimi rızaya dönüştürücü bir güç olarak, insanın, toplumsal varlık olarak biçimlenme sürecinde önemli görev yaptı. Ancak insanın, toplumsallığın dayattığı formel sürece uygun biçimlenmesinde, kültürün tüm öğeleri, eşit oranda rol oynamadı.

Yavuz Mamaç

Kültüre can veren iktisadi, siyasi, dinsel, coğrafi unsurlar; insanın davranışını, algı düzeyini, fikrini, pratiğini ve sosyal kimliğini oluşturma noktasında belirleyici rol alırken; toplumsalın diğer öğeleri, insanın maddi ve entelektüel pratiğinin biçimlenişinde etkileyici unsur olarak sürece katıldı. Bu nedenledir ki, insanın tümel pratiğinin oluşumunda kültürün etkisini irdelerken; biçimleyici, yol belirleyici unsurların, oynadığı role göre tasnifini yapmak gereklidir.

Diyebiliriz ki sınıfsal egemenlik koşullarının iktisadi yanı, siyasi, ideolojik yanından daha önce gelir. İktisadi egemenlik asli ve temel unsurdur. Toplumsal harekete ilk yönünü veren kurum ve ilişkilerin formel yapısını belirleyen iktisadi ilişkidir. Sınıf diktatörlüğünün siyasi ve ideolojik unsurları; iktisadi unsurun yanında, sınıf hegemonyasının tamamlayıcı öğesidirler ve iktisadi ilişkilerin belirlediği biçimde, toplumsal görev yerinde konumlanırlar.

İnsanın yaşam alanında, içerisine girdiği diğer tüm toplumsal ilişkilerin üzerinde yürüdüğü zemini kuran ve biçimleyen üretim ilişkileri; kültürü doğrudan yapılandırdı. Diğer yandan, egemen sınıfın çıkarlarının pratik ifadesi olan ve toplumun büyük çoğunluğunun rızasından destek alan rejimin, siyasi ve ideolojik aygıtları, kültürün biçimlenmesi sürecinde, fonksiyonel yükümlülük üstlendi. Kuşkusuz iktisadi siyasi, ideolojik unsurların yanında, topluluğun üzerinde yaşadığı coğrafyanın, fiziki durumu da toplumun kültürel karakterini etkiledi.

Tüm topluluklarda iktisadi çıkar her zaman erek oldu ve kültür bu ereğe bağlandı. İnsanın, yaşamak için gerçekleştirmek zorunda olduğu iktisadi ilişkiler içerisinde çıkarını kollama ve koruma istemi, kültürünü biçimledi. İdeolojik, siyasi disiplinler; iktisadi ilişkileri ve dolayısıyla insanın vasfının yaratıcısı asal ilişkileri belirleyici temel araç olarak görünse de; gerçek hiç de öyle değildir. Zoru içselleştiren, kendini insana dayatan ve toplumun rızasını kendi var oluşunun dayanağı yapan, toplumu biçimlendiren siyasi ve ideolojik olgu; iktisadi ilişkilerin dayatıcı gücü yanında ikincil derecede yer alan toplumsal araç oldular.

Toplumsal amaç, bu amaca ulaşmak için gerçekleştirilen pratiğin ürünü olan araçtan ne kadar daha temel unsur ise; Toplumsal var olmanın temeli olan iktisadi ilişkiler de, siyasi ve ideolojik ilişkilerden daha temel ve kültürün mayası unsur olarak toplumsal pratiğin içerisindeki “öncül/ belirleyici” yerini aldı.

İktisadi, ideolojik ve siyasi ilişkiler, kültürün oluşum ve edinim sürecini doğrudan belirledi. Ama, devamında, edinilen kültür; iktisadi, ideolojik ve siyasi ilişkilerin biçiminin oluşum sürecini, sınırlı ölçüde etkiledi. Sırtını tanrıya dayayan, katı kurallara, tartışılması dahi hoş görülmeyen yaptırımlara ve mutlak düsturlara sahip ve bu niteliği nedeniyle insanlık üzerinde büyük etkisi olan dinler dahi, gelişkin kültürlerden etkilendi ve bazı kültürler karşısında geriledi. Bu durumda din, toplumun kültürüne uyumlu hale gelerek revizyona uğradı. Dolayısıyla din, farklı toplumlarda, kendi ortak ritüelleri dışında farklı kültürel ritüeller edindi. Çünkü Tanrısal olduğu iddiasına karşın dinde, içerisinden çıktığı ilk kaynağın vasfına sahipti. İlk kaynak ise, reddi üzerine filizlendiği iddiasına karşın, dinin tohumunu içerisinde taşıyan toplumun kültürü idi. İdeolojik kurum olarak din; karşılaştığı ve uzlaştığı maddi ve fikri değerleri içselleştirerek, o toplum tarafından kabul görür forma büründü ve ancak o zaman kültür içinde konumlanarak kültürün ögesi olabildi. Denilebilir ki kültür, her dönemde dini yeniledi, yeniden şekillendirdi. Dinlerin kurumları; mezhepler ve tarikatlar ve hatta yeni dinler, dinin temas kurduğu kültür tarafından revize edilmesinin sonucuydular. Her dinin revize edilmesinde başrol kültüre düştü ve her din, mezhep ve tarikat, yeni ilişki kurulan kültürün dine dayatmasının ürünü olarak doğdu. Dinin, farklı kültürle (toplumla) teması, yenilenmesinin ve yeni şekil almasının dayatıcısıydı. Din yenilerek, yeni don giydi ve yeni formda kültür içinde yer edindi. Tanrının sözü, kültürün rengine bezenerek yeniden söylendi.

İnsanlık tarihi boyunca, üretim ve tüketim ilişkilerinin biçimi, bu ilişkilerin asli unsuru olan insanı ve dolayısıyla o insanın üyesi olduğu toplumsal grubu derinden etkiledi. Kültür, doğrudan üretim ilişkilerinin sonucu olarak; üretim ilişkilerinin ürünü ama aynı zamanda onun sürekliliğinin aracıydı. Kültürün yol işaretleri, insanın maddi üretim yolculuğunun kolaylaştırıcısı olarak yerini aldı. Kuşkusuz yol işaretlerinin, yolun var oluşuyla doğrudan ilintili olması gibi; kültür de, doğrudan, insanın maddi üretim ilişkilerinin var oluşuyla ilintiliydi ve maddi ilişkilerin değişimine bağlı değişebilir bağımlılıktı kültür.

Toplumların iktisadi ilişkilerinin yapılanmasının, siyasi, dinsel, fiziki ilişkilerin yapılanması sürecinde tayin edici olduğu; dolayısıyla iktisadi yapının, toplumun kültürel yapısını belirleyici unsur olduğu; farklı iktisadi yapıya sahip toplumların; farklı kültüre sahip olma durumu incelendiğinde görülür. Ayrı ülkelerde yaşayan, birbirinden niteliksel farklığa sahip halklar, ekonomik ve dolayısıyla toplumsal pratiğinin farklı olması nedeniyle, ayrı ideolojik (dinsel, felsefi) pencereden dünyaya baktılar. İki farklı ulus; birbirinden ayrı havayı soluyan ve farklı havayı dışa vuran iki farklı kültürün tarihsel nesnesi oldu. Ancak bir toplumun çimentosu olan iktisadi ilişkilerin ve dolayısıyla kültürün topluluğu birleştirdiği gerçeği; aynı iktisadi ilişkilerin toplumun farklı öğeleri arasındaki ayrışmanın nedeni olduğu gerçeğini dışlamadı. İktisadi ve kültürel birlik, birliği oluşturan öğeler arasındaki ayrılığı içerisinde barındırdı. Aynı coğrafya üzerinde yaşayan ve birbirleriyle, iktisadi bağları olan ve aynı kültürü soluyan toplulukları oluşturan unsurların, farklı siyasi, ideolojik edinimlere ve dolayısıyla farklı kimliklere sahip olması da kaçınılmaz gerçekleşti.

Yönetme ve yönetilmenin, insanlığın olmazsa olmaz ihtiyacı olduğu yargısının, biat etmenin, insanın fetiş değerlere tabi olması ve feda edilmesi erdemdir düsturunun, sorgusuz itaatin, toplumsal varlığın bireysel varlığı yok etmesinin yaşamsal ilke olarak kabul edilmesinin; toplumsal ve bireysel pratiği biçimlendirdiği ve yönlendirdiği toplumda, kültür; sınıflı toplumun varlığını besledi. Böyle bir toplumda kültür, sömürücü sınıf iktidarının dayanağı oldu.

Öte yandan, toplumsal varoluş eylemiyle kültürün var olmasına katkı sunan ve egemen unsurun hemen yanında yer alan ikincil unsurlar; başkaldırıcı, egemenliğin meşruiyetini sorgulayan, aykırı ve eleştirel niteliği ile gerçekleşti. Egemen unsurla, ikincil unsurun sürekli çelişkisi ve çatışma hali toplumsal gelişmenin ve dolayısıyla kültürün gelişmesinin ana itkisiydi. Eğer böyle olmasaydı, topluluk halinde yaşamak; bıktırıcı, can sıkıcı ve bunalımın, eyleme rengini verdiği bir hal alırdı; monotonluğun kurak rüzgarı, hayatın yeşil rengini kuruturdu. Çelişki ve farklı unsurların birbiriyle çatışması, toplumsala canlılık veren kanı tazeledi. Toplumun ilerlemesini durduracağı ve toplumsalı yok edeceği iddiasına karşın, çelişki ve çatışma; kendine atfedileni yerle bir ederek yoluna devam etti ve gelişme sürecinde, toplumu canlı tutucu yükümlüğünü gerçekleştirdi

Bireyin ve toplumun, yabancılaşma karşısındaki savunu duruşu, ister süregelen kültürden kopuşla gerçekleşsin, isterse süregelen kültüre muhafazakarca sarılarak gerçekleşsin; her durumda, verili duruşa sahip birey, üretici/tüketici olarak talebiyle ya da değiştirici, yaratıcı vasfıyla kültür dokusunun yenilenme sürecine, zihinsel ve maddi pratiğini aktardı.

Toplumun her hücresinin içine işleyen ve tümel görünümün ayrıntıda gerçekleşen niteliksel durumu ve yapısal formu, kültürel dokunun varoluş sürecini yansıttı; çünkü toplumun ideolojik, siyasi tavrı, kültürel varlığa ilişkin duyumsanabilendi.

Yaşamsal zorunluluk nedeniyle bir arada yaşayan insanlar, yaşayan olgularla muhatap olmanın yanı sıra, ölülerin de düşünsel edinimlerini, ideolojik yüklenimlerini ve siyasi davranışlarını miras aldılar. Yaşayan insanlara/ sınıflara miras kalan ölülerin yargıları, fetiş değerleri ve yalnızca yaşadıkları döneme değil; geleceğin toplumsal yaşamına ilişkin ideal tasarımları ve hatta kendi alışkanlıkları ile giriştikleri gelenekselleşen savaşı içeren maddi eylemleri de; eski toplumdan yeni topluma kültürel tortu olarak aktı.

KAPİTALİZM VE KÜLTÜR

Kapitalizm; diğer üretim tarzları gibi; kendinden önceki toplum içerisinde filizlendi, iktisadi alanda gerçekleşirken, eski üretim tarzına ait mülkiyet ilişkilerini geri plana attı ve giderek “eskiyi” parçaladı. Ortaya çıkışıyla birlikte, uç veren siyasi, ideolojik kurumlar ve disiplinler; süreç içerisinde güçlendi ve eski sisteme ait kurumlar üzerinde egemenliğini tesis etti. Eski sisteme ait ve kendi diktatörlüğünün payandası olacak iktisadi, siyasi ve ideolojik aygıtları korudu. Yeni olanı, eski olanla tümledi ve dolayısıyla toplumsal yapı olarak “yeni” kültürel tezahürlerine kavuştu.

Bir üretim tarzı olarak kapitalizm, toplumsal ilişkilerin gelişiminin doğal sonucuydu. Mülkiyet ilişkilerince tanımlanan tüm üretim tarzları gibi kapitalizmde; üretim ilişkilerinin gelişimine doğrudan bağlı olarak varoluşunu gerçekleştiren, irade dışı maddi ve toplumsal gelişme ve değişimlerin sonucunda ortaya çıkan toplumsal yapılanmaydı.

Kapitalist üretim ilişkilerinin olmazsa olmazı olan sömürü, baskı, yönetme, yerinden etme, topluma egemen oldu. Farklı kültüre sahip ve iç içe yaşayan insanların birbirine diş bilemesi farklı biçime bürünerek varlığını sürdürdü. Bencillik, çıkarcılık, azgın hırs, zor, itaat, düşmanlık ve didişme; renk değiştirmiş halde ama yine vasıf belirleyici, karakteristik, temel öğeler olarak yeni kültürün de hamuruna katıldı. Gittikçe artan bir ivmeyle, insani değerleri öğüten, kapitalist toplumun her pratiği, toplumsal yaşama kendi rengini verdi ve insanca yaşamanın soluk borusunu tıkadı.

Bir üretim tarzı olarak kapitalizm; varoluşunun gereksinimine bağlı kültürel karakterini var etti, oluşturdu. Sözü değersizleştirilerek geri plana düşürülen ve kendisi için toplumsal varlık olmaktan uzaklaşan emekçi yığınlar; kapitalizmin yeniden şekillendirdiği kültürü, toplumsal ihtiyaçlarını karşılayan ve kendi kimliğini biçimlendiren edinimler olarak benimsedi. Emekçiler; eski durumu, yeni durum olarak dayatan ve yine köleliğinin sürmesini ama “özgür köle” olmasını “kazanç” hanesine lütuf olarak koyan ekonomik, ideolojik, siyasi saldırı dilini içeren kültürü, kendi yazgısının biçimlendiren olmasına boyun eğdi. İşin trajik yanı şu ki; Köle, köleliğini meşru kılan kültürü, toplumsal oluşumunun zorunlu/ yaşamsal gerekliliği saydı.

Kapitalizm, üretim ilişkilerinin gereği olarak; feodal toplumun insanı “kul” gören ideolojisi ve siyaseti yerine, bireyin özgürleşmesini öngören, ideolojik politik çizgiyi ikame etti. Bireyin özgürleşmesi, sözde tüm toplumun, ama gerçek anlamda, İktisadi, siyasi olarak burjuva sınıf üyelerinin özgürleşmesi oldu. Bu olgu, kapitalizmin kültürel vasfını biçimlendirdi. Farklı kültürleri iç içe ve yan yana barındıran kapitalist kentte, insanlar, evrenselliğe daha yakın durdu. Ancak bu uzun sürmedi. İktisadi alanda kapitalist sömürünün tek ve belirleyici ilke olması durumu, kültürü de kendine benzetti. İlk duruma ilişkin tüm değerler terkedildi. Pratik, sözü ezdi. Kapitalist üretim ilişkileri; dili, yanılsamalı bilinçten kopararak kendine bağladı. Tüm ideal fikirler, iktisadi pratiğin karşısında değerini yitirdi. Şapka düştü kel göründü

Kapitalizm, emperyalizm aşamasına vardığında; geniş toplumsal yığınlara özgürlük, eşitlik ve refah getireceği iddiasını pratik olarak da yadsıdı. “Feodalizme karşı mücadelesinde kapitalizm, ulusların kurtarıcısıydı, emperyalist kapitalizm , ulusların en büyük zalimi haline geldi.” Çünkü burjuva özgürlükçü politikalar, iktisadi gelişmenin zorunlu sonucu varılan noktada iflas etti. Kapitalizm, emperyalizme dönüşerek; ilk döneminin iktisadi süreci üzerinde filizlenen tüm sosyal politikaları, maddi zemininden mahrum etti. Maddi zeminini kaybeden tüm burjuva liberal politikalar çürüdü. Kapitalizm emperyalizme dönüşerek, kendi varlığının inkarına dönüştü.

Mali sermayenin ulus-devlet sınırlarını aşarak, ağırlıklı biçimde küreselleşmesi; kapitalizmin ilişki biçiminin ve genel anlamda kültürünün tüm ülkelere taşımasının pratik ifadesidir. Emperyalizm, kapitalizmin küresel düzlemde yayılmacı aşamaya ulaştığını tanımlar. Emperyalizm, toplumsal hayatın tüm alanlarına ilişkin sömürgeciliğin pratik ifadesidir.

Son evre hali; emperyalizmin, kapitalizmden toplumsal ve politik organize farklılığını da barındırması demektir.

Emperyalizm, kapitalizmin yaşlılığıdır, onun varmasının kaçınılmaz olduğu “ölüme yakın olma evresi”dir. Ölüme yakın olma hali; bedbin, saldırgan ve zalim olma vasfının nedenidir. Kültürün can çekişmesi, doğrudan, kapitalizmin can çekişme evresine varışına bağlıdır.

Yavuz Mamaç

Emperyalizm, iktisadi alanda bağımlılığın yapılandırılması olduğu kadar siyasi ve kültürel alanda da bağımlılığın ve sömürünün yapılandırılmasını içerir. İktisadi olarak egemen ve emperyalist olan gücün, siyasi ve ideolojik egemenliği de küresel boyuttadır. Bu durum, emperyalizmin, kültürel yayılmacılığının anlatımıdır. Bu nedenle; “kültür emperyalizmi” türü kavramlar kafa karıştırıcıdır. Bu kavram “boynuzlu keçi” tanımı kadar abestir. Emperyalizmin kültürel yayılmacılığı içerir; ve zaten kültürel sömürgecilik yöntemi ve politikaları emperyalizme içkindir. Ya yoksa kültürel yayılmacılık, emperyalizmin niteliğini belirleyici, ön ek unsur değildir. Dolayısıyla ; “Kültür emperyalizmi” tanımını kullanmak; emperyalizm olgusunu kavramaktan uzak, yanlış ve çarpık algılamanın göstergesidir.

Emperyalizm, iktisadi egemenliğe bağlı olarak, siyasi, ahlaki, dini, milli, sanatsal, edebi; genel olarak kültürel alanda egemenlik demektir. Sömürgeciliğin ilk döneminde, istisnai olarak bazı sömürge ülkelerin kültürü, sömürgeci ulusun kültürünü etkiledi. Emperyalizm bu istisnai duruma son verdi. Emperyalizm, kapitalist ilişkiler üzerinde yükselen, dini ve milli tüm değerleri baskıladı. Emperyalizm sömürge ve yarı sömürge ülkelerin kültürüne tam anlamıyla boyunduruk vurdu.

Kültür, dışarıdan dayatma ile toplumlara kazandırılamadı. Dışarıdan dayatılsa dahi, uzun erimde toplumlar, bu dayatmaya bağlı edinimleri kustu. Her toplum, içerisine girdiği üretim ilişkilerinin tezahürü olan edinimleri benimsedi, içselleştirdi. Kültür, dışsal olana karşı direnç gösterdi. Kuşkusuz dışsal pratik, toplumu etki altına aldı. Dışsal olan, bünyenin edinimiyle aynı kaynaktan geliyorsa ve gelişkinse; direnci kırdı ve otantik kültürün, egemen kültürün dümen suyuna girmesini sağladı ve onu dönüştürdü.

YENİ EGEMENİN POLİTİK KOPUŞU GERÇEK KOPUŞ MU ?

“İnsanlığın binlerce yıllık bilgi ve kültür mirasını yok ederek yerine kendi değerlerini koyan ve kendi yararına olanı “doğru” olarak benimseten bir egemen sınıf var.” savı genel bir kanıyı yansıtır. Bu sav toplumsal ilişkilere kendi penceresinden bakan küçük burjuvalara aittir. Küçük burjuvazi her dönemde egemen sömürücü sınıfın, önceki toplumsal değerleri yıkarak yerine kendi kültürünü koyduğunu iddia etti ve esasında kendisi de, eskiyi yıkarak yerine yeniyi getirmek amacında olmasına karşın; geleceğini, sosyalizmde görmediği için; ‘insanlığın binlerce yıllık kültür mirasına’ sığındı. Sığındığı yerde “soyluluğu” buldu ve onu, pratiğinin ahlaki düsturu ilan etti. Bunu yaparken; insanlığın kültür mirasının, kölelerin kan ve teriyle sulandığının üzerini örttü. İnsanlığın bilgi ve kültür mirasının, bir avuç “efendinin” daha iyi bir hayat sürmesi için kullanıldığını görmezden gelinmesi için özel çaba sarf etti. Kralların; tebaasına, tahta kaplarda verdiği yiyeceğin tadı, harabe barınaklarda sunduğu hayatın hazzı; efendinin, biat edene karşı bağışlayıcı olma erdemi ve hayvana karşı beslediği acıma duygusunu köleye de sunma büyüklüğü, anlatılan hikayenin konusu oldu.

Güçlü bir simülasyonun derin etkisinde yaşamını sürdüren köle, efendiyi, toplumsal yaşamın olmazsa olmaz unsuru saydı. Efendi olmaksızın sürdürülecek bir hayatı düşünemeyecek ölçüde bilinç yanılsaması yaşayan ve kendi payına düşen kırıntılarla yetinen köle; çektiği acıların, döktüğü kan ve terin, efendinin varlığına varlık eklediği ölçüde, değer sayılmasına rıza gösterdi. Kölelik durumuna rıza; insanı, sürekli aşağıya çeken ve varlığını hiçleştirerek nesnesi haline getiren bataklığa soktu. Köle ile efendi arasındaki çarpık ve akıldışı ilişkiyi içselleştirerek esas sayan kültür; bu bataklığın çamurundan yaratıldı. “İnsanlığın kültür mirası” türünden tanımlamalarla ifade edilen kültürün; köleler için nasıl bir değer ifade ettiğini kavramak isteyen insanın, objektif bir gözle insanlık tarihine bakması yeterlidir.

Sanki dün, sanatçılar, “ Pazar için üretmiyorlar”, krallara hizmet etmiyorlar, yalakalık yapmıyorlar, asalak yaşamlarını, “sanat aşkına” efendilerin önünde boyun eğerek sürdürmüyorlardı da; felsefeciler, ideologlar, din adamları ve siyasetçiler, soyluların tanrı katında yücelmesini sağlayan; ezilenlerin, tanrıya ve efendilere biat ve itaat etmesini erdem gibi gösteren; efendiler iktidarının insanlığın ulaştığı en mükemmel organizasyon olduğuna yemin eden teori üretmiyorlardı da; bugün, “Pazar için üreten” yalaka, el-pençe divan duran ve efendilerin ruhlarını doyuran bezirganlara dönüştüler. Kapitalist sistemi eleştirirken, diğer sınıflı toplumları aklayan, eskiye sığınarak bugünü eleştiren (!) bakış açısı tam bir yanılsamadır.

Tarihin hiçbir döneminde, egemen sömürücü sınıf, toplumsal değer olarak kabul gören ve erki kutsayan sınıflı toplum unsurunu yıkmadı ve yerine “yeni” türettiği bir şey koymadı; Tanrılar, krallar, efendiler değişti; ama, tanrı fikri, kral/efendi fetişi ve tapınma pratiği kaldı. Soyluluk, feodal beyden yeni burjuva beye devroldu. Soyluya itaat düsturu ve dolayısıyla iktidar / biat kültürü değişmedi. Kralların değişmesi, efendi köle ilişkisini bitiremedi. İktisadi alanı çekip çeviren sömürü sistemi, tüm sınıflı toplumların temel zeminini oluşturmaya devam etti.

Efendinin egemenliğini kutsayan kültür, kapitalizmin efendisi burjuvazinin çıkarlarını korumayı da “iş” edindi ve onun egemenliğini de kutsadı. Yeni sömürücü sınıfın, kendi egemenliğini besleyen bilgi ve kültür mirasını yok etmesi; egemenliğine yapacağı en büyük ihanetti ve sömürücü bir sınıf kendi egemenliğine ihanet edecek kadar aptal değildi.

Sınıflı toplumlar tarihinin her döneminde, ezilen horlanan insanları etkisi altına alan ve giderek ezilen ve yoksunluk içerisinde yaşamını idame ettiren insanların kendilerine ait bir görüş gibi benimsedikleri; Geçmiş zamanların daha iyi olduğuna dair bir sav hep var oldu. Bu sav; iflas etmiş efendilere (kapitalizm döneminde burjuvalara) ait bir durumun anlatımına denk düştü. İflas eden efendi, hep geçmiş zamanları özledi. Onun, bu teselli edici anımsamaya gereksinimi vardı. İflas eden efendi, şatafatlı geçen günlerini anarak, eski günlere yeniden dönme ümidini canlı tutarak, aklını korudu.

Oysa işçiler emekçiler dün açtılar, bugün yarı-açlar. Bugün “özgür köle” olan marabanın, eski kölelik günlerini özlemle anması hastalıklı bir durumun ifadesidir. Ezilenler, dün ki kölelik dönemini özleyerek geçirecekleri zamanı ve eforu, emeğin özgürlüğünü getirecek devrim için kullanabildikleri ölçüde, sağlıklı insan vasfına ulaşabilirler. Kölelerin, bugünkü çekilmez yaşam koşulları nedeniyle “eski günleri” hayırla anması, en büyük aymazlıktır. Eski topluma, kendine ait bir değer bulmak için takılıp kalan kölenin, birkaç küçük kırıntı dışında, her değerin, kendi kimliğini yok saymak üzerine kurulu olduğunu gördüğünde hüsrana uğraması kaçınılmazdır.

Sınıflı toplumun efendileri; insanlığın yarattığı tüm değerleri, kendi maddi ve manevi varlıkları yaptılar. Kölelerin acısı, efendilerin hazzının maddi kaynağı oldu. Efendilerin maddi zenginliği, ölüm ve zulüm pahasına gerçekleşen sömürü üzerine kuruldu. Kültür bu maddi zenginliğin tezahürü oldu. Temelinde yatan sömürü ilişkileri, kültürün; yozlaşmayı, kan dökücülüğü, düşmanlığı ve kirlenişi içsel kılmasını sağladı.

Kirlenme, literatürde de gerçekleşti. Kavramların; doğrudan insan pratiğinin anlatımı olduğu ilk halinin içi boşaltıldı ve sınıf erkini kutsayan düstur içeriğe yedirildi. İnsana ait ve normal olan tüm davranış biçimlerinin iğdiş edilmesinin koşulları ve olanağı oluşturuldu. Dolayısıyla insanlar normal olandan uzaklaştılar. İnsana has davranış, insana has olmaktan çıkınca; insana has olanı yapmak ‘zor iş’ oldu. İnsanın yapması gereken davranışı gerçekleşmesi; olağanüstü bir eylemin gerçekleştirilmesi gibi algılandı. Dolayısıyla, insana ilişkin olan ve her insanın gerçekleştirmekle yükümlü olduğu “normal” davranışın gerçekleştirilmesi “erdem” sayıldı. İnsana ait olan değerler “yeniden” tanımlandı. Kavramlar ve tanımlamaların içeriğinin farklılaşması bu kavramların ve olguların fetiş değerlere dönüşmesi; insanın “esir” olduğu gerçeğinin üzerinin örtülmesine katkı sundu.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar