Bir Devrimci Tavır Olarak Sanatta Kültürde Özgürlükçülük ve Marksizm

‘Sol’ çevrelerin piyasa tavrından ve burjuva ideolojisinden kopuşunu sağlayacak olan eylem/teori özneleri, kültür-sanat alanında yeni yeni oluşmaya başlayan devrimci kolektifler olabilirler. Koşullar ne olursa olsun ‘sol’ kültürü de sarmış olan liberal çürümeye, burjuva ideolojisine yenilmemenin, kuramsal ve estetik olarak yenilenmenin yolu günlük hayatta ve kültürde özgürlükçü bir tavır geliştirmekten geçiyor.

Bir not olarak başta belirteyim. Bu yazı Maya Kültür Sanat Kolektifi’nin belirlediği dosya konusuna ilişkin kaleme alındı. Ancak kendi açımdan dosya konusunun “Sol ve kültür politikaları” başlığını farklı ele almam gerekti. İtirazımın nedeni, ‘sol’ kavramının tarihsel, teorik, siyasi ve güncel açılımları açısından geniş bir yelpazede kullanılması ve bu nedenle belirsizlik taşıyor olmasıdır. O yüzden bu yazıda sol veya sol kültürü bugün genel olarak dergi ve gazete çevrelerinin kültür sanat ortamlarını oluşturan, kendilerini ‘sol’ veya muhalif olarak adlandıran kimi kesimlere özgü olarak eleştirel kullanacağım. Kendi olumlamam olarak ‘sol’ kavramı yerine Marksizm kavramını, ‘kültür politikası’ için ise tam bağımsız sanat anlayışını kullanmaktan yana olacağım.

Sanat kendi dinamikleri gereği herhangi bir iktidarın veya siyasal grubun politik yönseyişinden tamamıyla ayrı hareket eden bir varoluş alanı olmalıdır. Sanatı düşünerek şu ya da bu grubun, siyasal anlayışın, kurumun kültür politikasından söz etmek bir anlamda sanatın belirli çıkarlar ve pragmatik ilişkiler üzerinden araçsallaşmasına ve yozlaşmasına evet demektir. Bu ilişkiler içerisine bir şekilde çekilmiş olan sanat emekçisinin, özgür yaratma eyleminde direnmesi ne kadar olasıdır?

Diyelim ki alt düzey memurluktan emekli, kendi halinde yaşayıp giden ortalama bir şiirin şairi iken “sosyal demokrat” bir belediyenin kültür sanat işlerinin başına getirildiniz ve belediyenin programında yazdığı üzere o partinin sanata verdiği önemi ve değeri tesis etmek adına etkinlikler, festivaller, TV programları düzenleyip hatırı sayılır bir bedelin ışıltısını her ay banka hesabınızda görmeye alıştınız. Bir yandan sosyal medyada her şiiriniz yüzlerce beğeni alıyor, bir yandan hayran kitleniz genişliyor ve şiirin devrimciliğini kimseye bırakmayan “tabela solculuğu” tavrınız hesabınızı ışıldatan belediye kurumunun, işçileri iktidarın güvenlik soruşturmasını gerekçe göstererek kod 42’den kapı önüne koymasıyla hafif şiddette bir sarsıntıya uğruyor. Tam da isminizi yeni bir plakete yazdıkları o huşu anında belediye önünde eyleme başlayan işçilerin kâbusu üzerinize çöküyor. Rahatlık ve uyum gözünüzün önünde oluşan bir cereyana kapıldı; o anda heykele dönüşüp, hareketsiz kalmayı meşrulaştırmak en çok istediğiniz şey… Akım güçlü; ama çarpılmazsınız, çünkü insan içine ağzı burnu yamulmuş da olsa dürüstçe çıkabilecek yapıda değilsiniz; görmemiş işitmemiş gibi yapıp işinize elbet devam edebileceksiniz.

Bu örnek üzerinden ‘sol’ kültür ve bireyler de dâhil olmak üzere tüm sanatı ve entelektüel dünyayı iktidarıyla, muhalefetiyle, piyasasıyla, popülizm ve geri politikalarıyla cendere için almış bir ahtapota vurgu yapmak istedim: Burjuva ideolojisi

Walter Benjamin’in Pasajlar yapıtında, Gabriel Bounoure’den aktardığı gibi devrimin getireceği birkaç yıl, bir kentin örf ve adetlerini bütün yanardağların küllerinden çok daha iyi örter. Ama o günün en kısa sürede gelmesi için hiç mi hevesimiz ve katkımız olmayacak? Piyasanın, bireyciliğin, çıkarcılığın karşısında elbet sanatın ve sanatçının başkaldırısı mümkün. Bu başkaldırı, burjuva söylem ve eylemin karşısında bir devrimci tavırla; ancak kolektif bir devrimci tavırla ve yaşamdan can bulan kuramsal yenilenmeyle sağlanabilir.

Ülkemizde devrimci sosyalist/komünist hareketlerin çok parçalı şekilde kitlelerle bağ kurarak yükselişe geçtiği 60 ve 70’li yıllarda bu örgütlenmeler içerisinden sanata dair bir Marksist estetik kuramın veya bakış açısının geliştirilmesi beklenemezdi. Zira Marksizm, sosyalist/komünist hareket içerisinde teorik-pratik süreçlerin yönetimi açısından bile yeterince kavranmış, özümsenmiş ve geliştirilebilmiş değildi. Üstelik parti ve örgütler içerisinde yakında öngörülen bir devrimin örgütsel, siyasi sorumluluklarının öncelikli olduğu düşünüldüğünde kültür sanat alanı kadrolar açısından hep zurnanın son deliği idi. Asım Bezirci “İkinci Yeni Olayı” kitabında bir parça işin kuramsal yönünü ele alarak Marksist bilimin odağını yaratmaya çalışmıştır; daha uzak geçmişten Suat Derviş’in, Hikmet Kıvılcımlı’nın kimi kuramsal yazıları vardır. Fakat bu az sayıdaki çalışmaların hiçbiri geniş, derinlikli bir kuramsal inceleme ve yenilik kapsamına ulaşmamıştır.

Sanatta azınlık da olsa devrimci duruşu olanların; çeşitli sol dergi ve gazete çevrelerinin kültür alanlarına dağılmış ‘sol’ kimliklerden özgürlükçü tutum bekliyor olmaları; kendilerine sorumluk yükleyerek güncel, kuramsal ve eleştirel düzeyde Marksist ya da diğer bir tabirle devrimci söylem üretmenin peşinde olmayışları; zamanla hareketsizliğe mahkûm olup mağlubiyet sıkıntısı duymalarına yol açıyor. Beklenti tüketir. Doğrusu bu bazı ‘sol’ kimlikler kültür sorunlarının çözümü için ya bir devrimi bekliyorlar ya da hiçbir şeyin farkında değiller. Piyasanın yabancılaştıran araç ve mekanizmaları, ödüller, yayın evlerinin parlatma markalaştırma manevraları, eleştirisiz/tartışmasız bakış, sanatın sıradanlaşması, anlamsızlaşması, hayattan kopuşu ve muhalif içeriğini yitirmesi… Bunların hiçbirini sorunsallaştırmıyor; güncel ve gelecek devrimci tavır dolayımında bir dönüşüm imkanıyla ilgilenmiyorlar. Ödül haberlerini, betimleyici övgü yazılarını yayımlamak, ana akım yayın evlerinin yazarlarını, şairlerini, sanatçılarını tanıtmak normalleri onların. Sağ avangart yama gibi duran, nihilist ve eklektik bir şiirin temsilcisi K. İskender bazı ‘sol’ kültür çevrelerinde devrimci şiir adına vitrine bile çıkarıldı. Burada Walter Benjamin’in sert ama yerinde Baudelaire eleştirisini anmak gerek. Yıkıntının ve kötümserliğin kıskacındaki şiirinin Paris pasajlarındaki meta fetişizminin yabancılaştırıcı etkisiyle ilgisini kurmak dışında onun lümpen flanör kimliğine neşter batırarak şairin yaşamını, içinde bulunduğu toplumun maddi sınıfsal bağlamıyla da ele alıyordu. Eleştiride böylesine bir özgürlükçü tutum kimi nesnel/Marksist eleştirmenlerin dışında bizim iki bin sonrası ‘sol’ kültürde neredeyse hiç olmadı. Sanatta özgürlükçü tavrın devrimci tavır olmak zorunda olduğunu bunun da kendiliğinden olmamışsa diyalektik ve tarihsel maddeci bakış açısıyla kavranabildiğini savunabilen kaç kişi kaldı aralarında.

İki binden bu yana neoliberal restorasyon döneminin değişim rüzgarları içinde, en coşkun liberal atlıların toynakları altında ezilen onlardır. Evet, üniversiteler, yayınevleri, kurumlar, dergiler iktidarın kalemleriyle dolduruldu. Neoliberal yasaları faşizm sopasıyla uygulayan bugünkü sermayenin dinci modeli eliyle kültür sanat alanında postmodernizm ağı kuruldu. Dinci/milliyetçi muhafazakâr kadroların hermentik mistik anlayışıyla liberallerin gerçekliği parçalayan anlayışı politikada olduğu gibi kültür ve estetikte birleşti. Guy Debord’un, burjuvazinin bir becerisinin de ideolojileri karıştırmak ve gizemi derinleştirmek olduğu görüşü belki de en iyi tarihi sınavını bu alanda verdi. Orhan Pamuk’un Kar romanında, Kars’ta Kemalist darbe yaptırmasından ve “Lacivert” tiplemesiyle sempatik ve mağdur gösterdiği dinci çeteleri ve siyasal İslam’ı onaylamasından kısa bir süre sonra gerçek yaşantımızda, içinde bulunduğumuz ülke de dâhil pek çok ülke emperyalizm ve burjuvazi tarafından ya din motifli faşist restorasyona ya da doğrudan katliamcı dinci çetelere teslim edilecekti. Havva’nın Üç Kızı’nda Elif Şafak, özgür arzulu açık bedenle kapalı muhafazakâr bedeni uzlaştırırken çoktan ölüm mangasına yollanmış aydınlanma için elbet üçüncü bir yol önermiyordu: Burjuva iktidarların; dinci, ırkçı, milliyetçi, liberal ideolojilerin gündelik işlerliğine göre her an birine hayat öpücü verdiklerini bilsin ya da bilmesin “Hakikatin” diyalektik maddeci ve tarihsel yönünü gizliyor, dünyayı sömürüsüz/sınıfsız bir yönde dönüştürebilecek değişim yasalarını anlamamızın önüne geçiyordu.

İki başat örnek üzerinden açıklamaya çalıştığım bu ideolojik gizemleştirmeden en büyük payı neden ‘sol’ kültür çevreleri aldı sorusuna belki de verilecek en doğru cevap Marksist kuramsal birikimin yetersiz oluşu ve bunun kültür endüstrisi ve piyasa hegemonyasıyla birlikte ideolojik bir yenilgiye dönüşmesidir. Marksizm’in ABC’si diyalektik ve tarihsel materyalizmi öğrenmeden /doğrudan Deleuzecü ve Foucaultcu olmaktan utandıkları için belki de/ top yekun Spinozacı olup birdenbire bedeni ve neşeyi keşfedenler aynı zamansallıkta Birikim Dergisi’nin sahte Marksizm’ine siyaset alanında olmasa bile kültür sanat alanında kolay teslim olanlardı. Meta toplumunda insanın duyusal algısı yabancılaşmış, zihni bulanmış; her gün aşağılanan yorgun bedeni coşkusunu kaybetmiş halde köşeye sıkışmışken ve açlık ücretine; onun da yalnızca dayatılan metayı satın alabilirliğine köle olmuşken hangi neşeden bahsediyoruz? Batı felsefesini, tek merkezliliği, bütüncül yaklaşımı, “ağaç biçimli” düşünceyi eleştiriyoruz diye Hegel’i hedef alarak diyalektiği öcü ilan eden Frankfurt Okulu ideologları ve ardılları asıl olarak Marksist bilimi gömme telaşındaydılar. Öncelikle yaşamın nesnel ve tarihsel kavranışını parçalayan bu oyuncuların tuzağından ‘sol’ kültür olarak kurtulabilmenin yolu Marksizm’i mutlak, durağan bir kuram olarak değil bir bilim olarak kavramaktan geçiyor. Marksizm kimseye hazır reçeteler sunmuyor ama koşullar ne olursa olsun devrimci tavrın ne olduğu konusunda bir yöntem edinmemize olanak tanıyor. Her ne kadar hakikatin estetiğini, trajedinin kaynağı diye bilinç dışında arayıp emek hareketinin canlı eyleminden kopsalar da avangardın gerçeküstücü temsilcileri bile sanatsal ve entelektüel mücadelenin temelini diyalektik ve tarihsel maddecilikte bulduklarını itiraf etmişlerdi. (Andre Breton, 1935 yazarlar kongresi konuşması)

Geçtiğimiz aylarda yazarlarının arasında benim de olduğum “Ödüllere Neden karşı Olmalıyız” bildirisi ve “Bir Bildirge Denemesi Olarak Devrimci Gerçekçilik” metni Güney, İnsancıl, Barbarları Beklerken, Demokrat Haber, Berfin Bahar, Üvercinka ve yayımlandığını bilmediğimiz belki birkaç mecra daha hariç ‘sol’ kültür/sanat çevrelerinde ve kimi muhalif çevrelerde yer bulmadı. Kendini sol veya muhalif çizgide ifade eden birçok mecra bildiriyi ve metni basmadılar. Yanı sıra ödül bildirisini muhalif misyonunu sık sık ifade eden pek çok editör, yazar, gazeteci, şair, sanatçı imzalamadılar. Tarihte ödül ve yarışmaların çıkış kaynağı belli: İktidarla ödül verilen kişi veya guruplar arasında- elbette ki son kertede hâkim sınıf lehine – birbirini var etmek, hâkim durumu onaylamak ve patronaj ilişkilerini sürdürmek. Bugün kültür endüstrisi içerisinde iktidarın yerini piyasa alıyor ve ne hikmettir ki “en iyiyi, en birinciyi” seçiyor. En iyi olma, birinci olma, başkalarının önüne geçme hırsı, piyasacılığa, kapitalizme özgü hastalıklı unsurlar değil de nedir? En önemlisi kendini ‘sol’ içinde ve/veya devrimci sanat anlayışında tanımlayıp bu değerler karşısında tavır almayanların bir şekilde bu tür bir piyasa/iktidar ilişkisine teslim oldukları açıktır. Kimisi, ödül peşinde koşmanın, ilişki kollamanın, yaltaklanmanın, jüriye diz kırmanın kendi öz varlığına yabancılaşma olduğunun, iktidarın pozunu oynamaya heves eden ‘öteki’ye dönüş olduğunun ve en önemlisi tüm bu yozlaşmış, utanılası şeylerin sanatın özüne aykırı olduğunun bir birey olarak kendiliğinden ayırdına varmamış olabilir. Bugün Marx’ın yabancılaşma kuramı üzerine biraz bilgi sahibi olan birinin ödül ve yarışma sistemleri konusunda utanç duyacağı açıktır.

Yavuz Mamaç

‘Sol’ kültürün sayısız duyarsızlığına bir başka çarpıcı örnek Varlık Dergisi’nin Hikmet Sami Türk olayı idi. 19 Aralık katliamının faili eski bakanın yazısını yayımlayan Varlık dergisi karşısında ‘sol’ kültür alanından genel olarak bir tepki olmadığı bir yana kendini muhalif sanatçı, şair, yazar; hatta devrimci şiir yazarı olarak addedenler de herhangi bir eleştirel söylem yükseltmediler ve fütursuzca dergide yazı yayımlatmaya devam ettiler. Bu konuyu, Barbarları Beklerken Kolektifi yayımlamakta olduğu aynı adlı fanzinde gündeme getirdi ve birçok arkadaş orada yazılarımızla tepkimizi dile getirmiş olduk. Bu eleştirel yazıların karşısında ise Varlık yöneticilerinin herhangi bir öz eleştirisinin olmayışı, tavır alan yazarlara saldırıya geçmeleri sorunsallaştırılması gereken bir başka çürüme olgusudur.

‘Sol’ çevrelerin piyasa tavrından ve burjuva ideolojisinden kopuşunu sağlayacak olan eylem/teori özneleri, kültür-sanat alanında yeni yeni oluşmaya başlayan devrimci kolektifler olabilirler. Koşullar ne olursa olsun ‘sol’ kültürü de sarmış olan liberal çürümeye, burjuva ideolojisine yenilmemenin, kuramsal ve estetik olarak yenilenmenin yolu günlük hayatta ve kültürde özgürlükçü bir tavır geliştirmekten geçiyor. Bu anlamda ‘sol’ da ‘kültür politikası’ da belirsizlikleri ve yönseme içerimleri dolayısıyla doğru kavramlar değil… Kültür ve estetik içerisindeki Marksist kuram, devrimci hareket ve oluşacak her türlü isyan zenginliği, ontolojik bir politikayı ivmelendirmelidir. 19’uncu yüzyılın yeni sınıf savaşımlarıyla tarih sahnesinde burjuvazi karşısında korku salan büyük kudret; yirminci yüzyılın büyük devrimlerinin yaratıcısı o büyük kudret nesnel koşulların gelişimine paralel olarak zaman zaman geriye dönüşlerin, karşı devrim restorasyonlarının içinden de geçiyor. Ne ki tarihin akışı hep ileri doğrudur. İster istemez sonunu getirecek bu büyük kudretin, proleter emek hareketinin karşısında ölüme yazgılı burjuvazi her alanda at koşturuyor. Sanatın gerçeklikle, toplumsal ve sınıfsal bağlam dinamikleriyle ilişkisini kesip atan gizemciliğinden öznellik üretimleri bahanesiyle proleter bilinçle ilişkisini tümden kesen postmodern parçalanmışlığına durup dururken gelmedik. Kaçak vergi ve kara para aklayan galericiliğin “hiç” sanatından bugünün sosyal medya romancılığı ve influencer gösterisi dünyasına evrilen ruh avcılığı kapitalizmdeki meta fetişizminin elbette bir başka görüngüsü. Sanat nasıl bu hale geldi diye hayıflanmaya başlamadan önce bir bütün olarak burjuva ideolojisini, sanat dâhil siyaset, din, ahlak, medya, eğitim gibi yabancılaşan emek formları içinden görebilme bilincini elde etmek gerekiyor. Bu bilince erişmek ‘sol’ kültürün değil ama devrimci sanatın içerisinde ontolojik/ devrimci bir eylem ve görevdir.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar