Makinenin Mekaniği Sanatın Diyalektiği

Karşımıza konulan yapay zekânın sanatı kapitalizmin yapay tartışmalarından biridir. Yapay akım ve tartışmalar içinde aptala dönen halk ise gerçekçi sanatını talep edemiyor. Yazık ki sanat algısı sistemce belirlendiği için ne isteyeceğini bile bilmiyor.

Bir zamanlar popüler bir film vardı: Tanrılar Çıldırmış Olmalı! Filmin konusu şudur: Yerli bir kabilenin üstünden geçen uçaktan bir şişe atılır. Nesneye yabancı yerliler şişeyi tanrıdan gelen mesaj olarak algılar. Hayale alabildiğine açık uslamlamayla, şişedeki derin anlamı hem çözmek hem de ondan kurtulmak isterler. Film, bu komik serüven mantığıyla akar gider. Filmi izlerken şunu düşündüm: Yabancısı olduğumuz her nesne veya olay, bize metafizik ve anlaşılmaz gelir. Böyle bir durumda bir cevap bulmak bizim için yeterlidir. Cevabın doğruluğu bizi pek de bağlamaz. Yeter ki o an işimize yarasın. Tüm mitoloji ve dinlerin özeti de budur aslında. Çözemediklerimiz bize kötü gelir ve kurtulmak isteriz. Bu nesnelerin, yaşamımıza müdahale ettiğini düşünüyorsak daha çok rahatsız oluruz. Özellikle geleneksel toplumlarda: Kolay mı alışkanlıkların dışına çıkmak! Ama teknik ve nesnelerin zorlayan bir yanı vardır. Alışkanlıkları paçavra gibi kenara atar. Teknikle başka aşamalara geçişimizin hem devrimci hem sancılı olması bundandır. Ama ilerleme durdurulamaz. Teknolojiye bakışımızı sınıfsal konumumuz da belirliyor. Ekonomik ilişkilerimiz, ‘iktidar’ olgusuna mesafemiz ve kültürel yapımız teknolojiye bakışımızı belirler. Bu öğeler ekseninde teknolojiye değer yükleriz: İyi ve kötü! Oysa teknoloji tek başına ne metafizik ne değerdir. Bu öznel yargılar bizim teknolojiye yüklediklerimizdir. Bilinç bulanıklığı, diyelim! Ama bilinç bulanıklığı toplumsal hastalığa dönüşebilir. Daryush Shayegan Yaralı Bilinç eserinde bu sorunu irdeler. Teknoloji üretimini es geçip, biçimsel kısma saplanan geleneksel toplumları kültürel şizofren olarak değerlendirir. Örneğin, araba üretemeyen toplum dışarıdan aldığı arabaya süsler veya dinsel semboller yapıştırdı mı onu kendisine ait hisseder. Böylece ilkel bilincin çağımıza taşındığına tanık oluruz. Burada teknolojiyle bağ kurulmuş ama yabancılaşma aşılmamıştır. Bundan bir garip gerçeklik doğmuştur. Bizim usla bakıp garip gördüğümüz onu yaşayan için normal ve gerçektir.

Bir şeyin yanlış olması, varlığını sürdürmeyeceği anlamına gelmez. Böyle olsaydı tarihin neredeyse hepsini silmek zorunda kalırdık. Teknoloji ve yaşama etkisi kuşkusuz insanı derinden bağlıyor. Acaba bir taşı ilk defa keskinleştirip bıçak yapan insan neler düşünmüştür? Yaşamını kolaylaştırdığı için hayranlık, ölümcül olduğu için de korku! Teknoloji/nesne/makine, Roma mitolojisindeki Janus gibi hep çift yüzlü olmuştur: Kolaylaştırıcı ve zorlaştırıcı! Atalarımız belki bunları düşünmediler. Biz soruna felsefe ve disiplinler ayırıyoruz. Ayrıca disiplinlerin gelişimleri de teknolojiye durmaksızın kan taşıyor. Buna yaratıcı döngü diyebiliriz. Yaratıcı döngü kendi içinde tamamlandıkça başka aşamaya sıçrar. İnsan, gelişen teknolojiyle sınırlarının nereye dayandığını öğrenir. Teknoloji bu anlamda felsefeye girdiği gibi kendi felsefesini de dayatmaktadır. Bu bağlamda teknoloji, insanın kendini görebileceği bir ayna mıdır?

Teknolojiye karşı yargılarımızı gözden geçirmeden önce teknolojinin hiç değilse son yüzyıllardaki evrimini hatırlamakta fayda var: “Bilindiği gibi 18. yy teknik araçların çağıdır; bu dönemde tek ve küçük mekanik elemanlar kullanılmış, atölye çağı diyebileceğimiz bir evre egemen olmuştur. 19. yy ise teknik makinelerin çağı olmuş, bu dönemde tek ve büyük makineler kullanılmıştır; bir tür ‘kendi kendine işleyen’ makineler ya da ‘özdevimlilik’ (automatisation) çağıdır. 19. yy 20. yy’a gelince bu dönemde ‘özdevimli makineler’in yerine ‘kendi başına çalışan makineler topluluğu’nun (automation) geçtiğini görüyoruz. Bu çağ birbiriyle eşgüdümlü çalışan makine grupları çağıdır… Yapılardaki ve işlevlerdeki bu karmaşıklık (complexite) aşıldığında daha üst düzeyde karmaşık yapı ve işlevlere ulaşacaktır.” (1)

İnsan yaşadığı sürece teknolojinin gelişimi, yaşama müdahalesi de durmayacaktır. O, gölgemizdir. Teknolojiye karşı nerede durursak duralım, ona savaş ilan etmek akıl karı değildir. Üstelik mücadele eşitler arasında olur. İnsan ve teknoloji farklı kategoridedir. Özgün olan insandır. Teknoloji/makine/yapay zekâ ise insan düşüncesinden yüklenmiş verilerin karmasından kırma yapıdır. Sözü burada sanata getirirsek; yapay zekânın başlangıçta kendisine ait özgünlüğü ve düşüncesi olmadığından sanatı(!) da kolaj olmanın ötesine geçemeyecektir. Yapay zekânın gölgemiz olması bundandır. Yine yeri gelmişken, insan özgünlüğünden kaynaklanan bir şey daha var. Bu paradoksal gelebilir ama insanın yaratıcılığındaki temel itkilerden biridir. İlerlemeyi sağlayan momenttir bu! Ne? Yanılsamaların, kendi bağrından yeni olanaklar doğurması! Mesela mitolojiler ve genel anlamda birçok öğe bu yanılsamanın ürünüdür. Ama kültürel zenginliktir. Zaten kusursuzluk olsaydı yolumuz idealizme çıkardı ve evrim diye bir şey olmazdı. Biz de tanrıların robotu olurduk. Sanat mı? O da olmazdı. Dikkat ederseniz sanat da sırtını bu yanılsama ve yansımalara veriyor.

Her şeye nesnellikle bakılsaydı sanat nasıl var olacaktı? Sanatçı(!), rutin aktarıcıdan öteye geçemeyecekti. İşte yapay zekânın bu yanılsaması olmayacağından sanatı da olmayacaktır. Bunun bilinciyle şunu vurgulayalım: Teknolojiyi düşman görmek ilkel düşüncenin uzantısıdır. Yapay zekâdan korkmak da! Çünkü teknolojiden anlam beklemek kendimize haksızlıktır. Anlam, insana özgüdür. Anlamın yedirildiği sanat ve felsefe gibi alanlarsa insanın fethedilmez kaleleridir. Anlamın beslendiği aklın programatik, duygularınsa stabil olmadığını kavrarsak yapay zekânın boşa düştüğünü görürüz. Bilinç bulanıklığına gerek yok. Bizi korkutan, teknolojinin her şeye müdahale etmesi ve yok ediciliğin sınırlarını yoklamasıdır. İnsan ve doğa kadar etik değerlerin aşınmasına yol açtığını düşünüyoruz. Bunlar altı boş korkular değil! Teknolojik basıncın yönlendirmesi altında dinamiklerini kullanamayan insan, makineleşmeye başladı. Aklı ve duyguları törpülenen insan, La Mettrie’nin “İnsan makinedir.” savsözünden öte nedir ki? İnsanın kendisini makineyle kıyaslaması birtakım davranışların benzerliğiyle ilgilidir. “Düşünce ve tıp tarihinde zihni anlamak için teknolojik yenilikleri model olarak kullanmak yaygındır.” (2)

Aslında insan, tarihsel gelişimine göre rol model alabileceği bir güç benimsemiştir. Avcı toplayıcı dönemlerinde, tanımadığı hayvanlar kendisine gizemli gelmiştir. Bu yüzden hayvanları totem kabul etmiş ve onlara benzemeye çalışmıştır. Rol modeli hayvandır. Yerleşik hayatla birlikte doğa ve hayvanlar gizemlerini yitirmişlerdir. Çünkü onları tanımaktadır. Gizem, bilinmezde mayalanır. Metafiziklerinin deri değiştirme zamanı gelmiştir. Artık tek elden yönetimlere en yakışır güç tek tanrı anlayışıdır. Max Weber’in “Toplumlar ihtiyaçlarına göre tanrılar yaratan makinelerdir.” sözü meseleyi özetler. Tanrılar üzerinde insanın mührü vardır. Bu dönem rol modeli tanrıdır. Fakat toprağın egemenliğini alt üst edecek bir güç yaratıldı insan elinden: Makine(leşme)! Elbette makineleşme uzun yılların birikim ve biliminin sonucuydu. Sonuç bile değildi aslında; çünkü hep oluş halindeydi. Sanayileşme çağının ikonu makine, gizemli görünmüyordu. Bilim ve akılla kontrol edilebiliyordu. Seri üretiyor, hatasız çalışıyor ve insana özgü sorunlar çıkarmıyordu. Bu ikonlar kimdeyse dünyayı onlar yönetiyordu. Doğa ve insan kaybettikçe makine kazanıyordu. Yeni rol model makinedir. Sanayileşmenin ilk zamanları algılayış budur. İnsan olanları yeterince kavrayamamanın şaşkınlığıyla kendisini makineyle karşılaştırmaktadır: “İnsan, makinedir!” görüşü insanın vardığı aşamanın özetidir. Makineleşme müdahaleci yapısıyla bilim, felsefe ve sanatın da damarlarına sızdı. İnsan şaşkınlıkla soruyor: Ben mi makine mi? Böylece aynı sıklette olmayanların boks maçı başlıyor. İnsan, hiç üşenmeden makineye övgüler düzdüğü zamanları anımsıyor: “Descartes’e göre, bedenler ve hidrolik makineler arasındaki tek fark karmaşıklık seviyesidir. Kullandığı model, sonrasında endüstri devrimini ateşleyen makinelerin icadına ilham kaynağı olacak hidrolik sistemle çalışan otomanlardır. Otomaton fikrinin en ilginç yanı, görece kendi kendine hareket edebilme kabiliyeti göstermesidir. Ancak kendiliğinden görünen bu hareket, daha önceden belirlenmiş komutlara cevap veren ve belli işlem sıralamasını izleyen yapısından kaynaklanmaktadır. Belli bir programcıyı gerektirse de kendi kendine işleyen bir sistem görüntüsü veren bu yapı…” (3) aklımıza şunu getirmiyor mu? Sanayileşmenin makine özne’linde yarattığı sistem makine gibi işlemiyor mu artık?

Daha da ileri gidip sistem makinedir diyebiliriz. İnsan bedensel ve zihinsel olarak onun bir aparatıdır. Makineleşme yaygınlığı ve yaşam müdahalesiyle karşımızdadır. Yapay zekâ ise kendisini özerkleştirebilen, yönlendirebilen ve koşullara uyum sağlayan yapıdır. Bizden canlı olmaya dair esneklikleri taşımama yönüyle ayrılsa da ve şimdilik programlama/veri yüklenmesine gereksinim duysa da ilerleme kaydettiği çok açık! Bilgi işlem hacminin ve işlevlerinin çoğalması bir zaman sonra epistemolojik alanı yönlendireceği izlenimi de uyandırıyor. Bu, insanın zihinsel aktivitelerinin zayıflayacağı anlamındadır. Çünkü makineler insandan aldıkça akıllanacaktır. İnsan akış içinde yetenek ve düşünme özelliklerinden azat edilecektir. Potansiyeli olanlar da sistemleşmiş makinenin sınırları içinde, kendisine biçilmiş rol kadar iş görecektir. İnsan şimdilik bu sınıra dayanmadığından yaşamını olağan sürdürüyor. Oysa koşullar yabancılaşma ve yapaylık üretiyor. İnsanın kuşatma altında olduğunu görmüyor muyuz? Varoluşu içgüdüsele, iradesi salt işlemlere indirgenmiş insan, yapma değil midir? Hadımlaştırılmış zekâsı yapay değil midir? Bir şeyin yapay olması için ille de fabrikasyon aşamalarından geçmesi gerekmez. Düşlerini bile makineleşmiş sistem belirliyor. Elbette bu sistemin genel adı kapitalizmdir. Hangimiz onun eğitiminin, işinin ve işe göre belirlenen yaşam kalıplarının dışına çıkabiliyor? Sanatına veya felsefesine itiraz edebiliyor? İtiraz eden yalıtılıyor her şeyden. Hem de bürokratik işlemler duyarsızlığında! Teknolojinin bu yönlü evrimi, sermayeye muazzam bir cephe açıyor. Amaçlanan da budur: İnsanı fark ettirmeden kuşatmak, yabancılaştırmayı derinleştirmek ve muhalif unsurlardan yalıtmak! Bu insan, sistemin ideal insan tipidir. Kapitalizm ona ruhunu üflemiştir de öyle yaratmıştır. Üfürük etkili olsun diye etrafınızı eserleriyle sarmıştır. Alternatif düşünceler yok edilmiştir.

Geçmişten günümüze değişimin sınıfsal yapılar içinden süzülen diyalektikle gerçekleştiği gösterilmez. Tarihi an’dan ibaret sanırsınız. Tarih bir an’sa felsefesi carpe diem’dir. Oh, ne ala! Karşımıza konulan yapay zekânın sanatı da kapitalizmin yapay tartışmalarından biridir. Yapay akım ve tartışmalar içinde aptala dönen halk ise gerçekçi sanatını talep edemiyor. Yazık ki sanat algısı sistemce belirlendiği için ne isteyeceğini bile bilmiyor. Bu durum Yanılsama ve Gerçeklik eserinde şöyle açımlanır: “Kapitalizmin güçlenişi gitgide bütün sanayi üretimini seri üretime sokmak, binlerce zanaatçıyı malından mülkünden etmek ve onları emekçi düzeyine indirmek ister, sanat alanında da aynı etkiyi yapar. Seri üretim sanatı, düpedüz bir bayalığa zorlar insanı. İyi sanat daha az satılır olur. Çünkü sanatın rolü, çoğunluğu, kapitalist üretimin ölü mekanik varlığına uydurmasıdır artık: bu üretimde emek, içlerindeki içgüdülerini uyandırmaksızın onların dirimsel gücünü emer; boş zaman, aklı, filmlerdeki kolay fantezilerle, sonu iyi biten basit yazılarla ya da coşkuları yumuşatmaktan başka bir iş yapmayan müzikle öldürecek, uyuşturacak bir zaman olur; bu yüzden de, yazarın ödenmiş ustalığı bir makine bakıcısınınki kadar sıkıcı ve usanç verici olur… Filmler, roman ve resim sanatı aynı düşüşten paylarını alırlar. Sonsuz teknik kaynaklar ile insan ruhunun devamlı alçalışı ve birörnek hale gelişi kapitalizmin bu aşamadaki fabrika üretimi ile fabrikasyon sanatın benzeri özellikleridir.” (4)

Demek ki kapitalizmin ücretli/üretici yazarlar kulübüne bu sefer de yapay zekâ transfer ediliyor. İkisinin de elinden aynı yapay işleyişe uygun olarak çıkacak sanat, Caudwell’in vurgusuyla; “Sonsuz teknik kaynaklar ile insan ruhunun devamlı alçalışı ve birörnek hale gelişi”nden öteye geçemeyecektir. Öyleyse kapitalizm yapay zekâ üzerinden sömürüsü için yeni bir cephe açıyor. Hakkını verelim: Yapay zekâ teknik beceri gerektiren rutin işlerin her alanında başarılı olacaktır. Ama insanın doğasının binlerce yıllık birikimi, emeği, sezgisi ve yaşamı farklı kavrayışlarından serpilip estetize edilen sanatıyla boy ölçüşemeyecektir. Yapay zekâ sanat alanında ölü doğumdur. Nasıl ki kapitalizmin garip garip bir sürü sanat akımı tarihin çöplüğüne atıldıysa yapay zekânın da başına gelecek olan budur. Yapay zekâ bir şeyin fotoğrafını çekebilir ama içeriğini kavrayamaz. Zaten sanat da tam olarak buradan başlar. Sanat bu kör noktalardan, bu kontrol edilemezlerden doğar. Sanatın temel itkileri olan duygular, sezgiler, aklın hesaplanamaz bileşkelerden sanatsal veri kotarışı hiçbir zaman makinelerin harcı olmayacaktır. Makine hep mekanik kalacaktır diyalektik sanat karşısında!

N O T L A R

(1) Eleştiri ve Aydınlanma, Nejat Bozkurt, Say Yay. S: 38

(2) İnsan Bir Makinedir Savının Dinamik Sistem Kuramı Bağlamında Değerlendirilmesi, Ayşe Uslu, Temaşa Felsefe Der. Sayı: 18

(3) İnsan Bir Makinedir Savının Dinamik Sistem Kuramı Bağlamında Değerlendirilmesi, Ayşe Uslu, Temaşa Felsefe Der. Sayı:18

(4) Yanılsama Ve Gerçeklik, Christopher Caudwell, Payel Yay. Çev: Mehmet H. Doğan, S: 129

Önerilen makaleler

2 Yorum

  1. Çok güzel bir yazı, emeklerinize sağlık

    1. Merhaba, teşekkür ederim değerlendirmeniz için!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar