İçtihad Kapısı ve Tarihsel Düzey

Avrupa tarihinin şanlı sayfalarının yazıldığı Rönesans, Reform, Aydınlanma, akılcılık ve en nihayet modernite kavramlarıyla günümüz kapitalizminin bir ve aynı şeymiş gibi algılanmasına devam edilmesi istenmektedir.  

Merdan Yanardağ, doktora tezinden kitaplaştırdığı “İçtihat Kapısı” adlı eserine, bütün doktora tezleri gibi uzunca ve sıkıcı bir kavramsal çerçeve çizerek başlar. Bu bölümde neredeyse sosyolojinin belli başlı isimlerini ve kuramlarını tanıtır. Bu tanıtım sırasında izleyeceği yöntemin özellikle Marksizm’e yakın olacağının işaretlerini verir. Hatta Marx’tan sonraki belli başlı Marksist teorisyenlerin de kuramlarını özetler. Bu fasıl sırasında Marksizm dışı belli başlı kuramcılardan Durkheim ve Max Weber’in de kuramlarına değinir. Sosyolojiyi bir bilim haline getiren bu düşünürlerin en büyük derdi yaşadıkları dönemde Avrupa’yı altüst eden kapitalizmin gelişim yasalarını anlamak, yorumlamak ve onu teorize etmekti. Bunlar içinde Max Weber’in kuramı, tarihi yorumlamak açısından Marksist yöntemin en karşısında ve deyim yerindeyse en burjuva yorumdur.

Merdan Yanardağ’ın özetlediği biçimiyle Max Weber’in teorisinin ana tezi, kapitalizmi ancak Protestan ahlakının yaratabileceği bir olgu olarak görmesidir. “Kapitalizmin bir yaşam biçimi olarak ortaya çıkmasında Protestan ahlakının dinsel motiflerinin aracılık ettiği sonucuna varıyor. Buna göre çok harcama yapmayan, çalışmayı ve harcamayı ibadet gibi gören, lüks tüketimi reddeden sade bir tutumun öne çıkması, sermaye birikimine yatırıma ve kapitalizmin gelişimine yol açıyor. Protestanlık kapitalizmin ruhuna uygun düşüyor, onu güdülüyor.” (s. 338)”

Böyle bir izah biçimi elbette kapitalizmi olumlamaya götürecektir. Bu şekilde kapitalizmi, 400 yıl önce ilk çıktığı sürecin olumlu kavramlarıyla anmanın kurnazca bir yolunu bulmuş olacaktır. Yani Avrupa tarihinin şanlı sayfalarının yazıldığı Rönesans, Reform, Aydınlanma, akılcılık ve en nihayet modernite kavramlarıyla günümüz kapitalizminin bir ve aynı şeymiş gibi algılanmasına devam edilmesi istenmektedir.

Peki, böylesi yavan Weberyen tezin, Marksist olduğunu ve onun yöntemini uyguladığını iddia eden birinin kitabında öyle âlâyı vâlâ ile anlatılmasının ne anlamı var? Hemen biz söyleyelim: Çünkü özünde Merdan Yanardağ’ın tezi de Marksist yöntemden ziyade Weberyen yönteme daha uygun düşmektedir. Weber’in kurduğu yöntemden temel farkı, işaret ettiği mezhebin Avrupa’da Aydınlanmayı yaratmasının tam tersine İslam coğrafyasında karanlığı başlatmasıdır. Bu sebeple “Doğu-İslam toplumlarında ‘Protestan’ özelliklere sahip bir akımın gelişmesinin mümkün olmamasından” yakınır. (s. 339)

Merdan Yanardağ’a göre “Bir bakıma her şey Selçuklu Vezir-i Azamı Nizamü’l-Mülk’ün, İmam Gazali’yi saraya danışman yapmasıyla” başlar. (s. 332) İmam Gazali daha sonra, Nizamü’l-Mülk’ün yaptırdığı Nizamiye Medreselerinin baş müderrisi (bugünkü rektörü olarak) “Nizamü’l-Mülk’ün yeniden şekillendirdiği din-devlet-toplum ilişkileri üzerinden Sünni İslam’ın Eş’ari geleneği ve Şafîî fıkhı üzerinden yeniden üretilmesini sağlamıştır.” (s. 331)

Böylece 11. yüzyılda temelleri atılan skolastiğin, Tanrı merkezli bilgi anlayışının aşılamaması sorununu doğurmuş, fıkıhta (hukukta) içtihat kapısının (mevcut önermelerin dışında yeni önermelere dayanarak çıkarımda bulunmanın) kapanmasıyla İslam dünyası, bugüne kadar uzanan bir Ortaçağın içine yuvarlanmıştır. Merdan Yanardağ’ın kafası o kadar karışıktır ki, “Bu sorun ilk bölümde de üzerinde durduğumuz gibi, Marksist tarihsel materyalist perspektiften bakılarak çözümlenebileceği gibi, Weber’in geliştirdiği din sosyolojisinin konuyu ele alış yönteminden de yararlanılabilir.” der. (s. 311)

Hâlbuki bu iki yöntem birbirinin taban tabana zıddıdır. Başka bir deyişle, birinin olduğu yerde diğeri mecburen tekzip edilecek demektir. İzlediği yöntemin yanlışlığı bir yana, ben bütün kitap boyunca dikkate alabileceğim hiçbir Marksist tahlile de rastlamadım. Marksizm’e dair kavramlar bir nevi kenar süsü gibi iğreti durmaktadır. Hadi diyelim ki Weberyen yöntemi benimsedin ve Nizamü’l-Mülk’ün kuramsal ve İmam Gazali’nin teolojik çalışmalarıyla çerçevelendirdiği Sünni İslam’ın Eş’ari geleneğinin, Şafîî Mezhebince temellerinin atıldığı İslam toplumlarının uzayan Ortaçağının kurulduğunu varsaydın, öyleyse bu mezheplere dâhil olmayan Müslümanların, diyelim ki İran Şiiliğinin bu karanlıktan niçin çıkamadığını da izah et bakalım. İran’ın molla rejiminin İmam Gazali’yi benimsemediği ve benimseyemeyeceği ortadayken… Ama tabi ki bu da mümkün değil. Çünkü teori yanlış olunca karşılaştığı ilk sorunda çuvallaması mukadderdir.

Sözün özü, Koca İslam dünyasının tek bir adamın teorik çalışmasına mahkûm olduğunu ilan ettikten sonra geriye bu tek adamın marifetlerini abartmaktan başka bir seçeneğin kalmıyor. Yine Merdan Yanardağ’dan alıntılayarak konuyu bağlayalım: “İmam Gazali geliştirdiği öğretisiyle, İslam’ın Ortaçağının kapılarını açıyor. Aydınlanma ve sanayi Devrimini kaçıran, geri kalan ve bilimden kopan İslam dünyasını yaratan anlayışın da temellerini atıyor. Sünni İslam’ın bugüne kadar uzanan tutucu yorumunun kurucusu oluyor.” (s. 238)

Dikkat edin bütün bu olumsuzlukları tek bir adam tek başına gerçekleştirebiliyor!

Teorik düzey bu kadar, geriye kitapta verilen bolca tarih bilgisinden keyif almaktan başka bir seçenek kalmıyor.

Kaan POLATLAR

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar