İdealist Felsefeden Doğan: Yapay Zekâ

Nasıl dünyamızda gitgide büyüyen ırkçılığı ve milliyetçiliği emperyalizmin sömürge savaşlarından ayrı düşünemezsek, yapay zekâyı da bu sömürge savaşlarının dışında düşünmeye imkân yok.

Çığır açan yenilik iddialarına gayriihtiyari şüpheyle yaklaşıyorum. YZ’ye belki de her şeyden önce bolca tevazu zerk etmek gerekiyor. Bu noktada, Antik Roma’nın auriga’larıyla ilgili hikâye aklıma geliyor hemen: Muzaffer generale kentteki zafer yürüyüşü sırasında eşlik eden bir auriga (köle), yürüyüş boyunca generalin kulağına tekrar tekrar şöyle fısıldarmış: Memento homo, ‘unutma, sadece insansın sen’”. (1)

Bundan yıllar Ömer Naci Soykan Hoca şöyle demişti: “Avrupa akademilerinde demokrasi var. Ben bu akademilerin yarattığı özgürlük ve demokrasi anlayışının insanlık için bir güvence olduğuna inanıyorum.” Aslında Avrupa akademilerine duyulan bu güven, burjuva demokrasine duyulan güvenle iç içedir. Toplumsal egemenliğin burjuvazinin eline geçmesiyle şekillenen bu güven anlayışı, tuhaf bir küçük burjuva ideolojisidir bu. Kendi refahını genelleştirir veya emperyalizmin sömürgelerden yarattığı artı değerle ortaya çıkardığı burjuva demokrasine bütünlüklü bakmamaya dayanan. Olay ve olgulara kapitalizmin ve emperyalizmin eleştirisi içinde bakmamaktan kaynaklanır. Fakat bunun daha ötesi pozitivizme duyulan inançtan, bilimle insanlığın kurtulacağı tuhaf önyargıdan şekillenir.

Yine bu önyargı üzerinden gidersek, geçen bir arkadaşla sohbet ederken, şöyle dedi: Ben yıllarca Kanada’da kaldım. Orada muhteşem bir çevre bilinci var. Ormanlık yolda bir geyik veya geyik sürüsü geçerken, bütün arabalar durur ve onların geçmesini bekler. Bunun gibi birkaç örnek daha sıraladı. Ben ise Kanadalı şirket olan Anagold’un Erzincan İliç’te açtıkları altın madenden bahsettim. Bizde küçük burjuva ideolojisi olay olgulara bütünlüklü bakmaktan çekinen bir dar kafalıkla şekillenir. Amerika’ya, Avrupa’ya kaçanları gördükçe hep bu dar kafalılık aklıma gelir. Burjuva demokrasisinin olanaklarından yararlanmak için emperyalist ülkeye kaçanlar, kısa sürede burjuva demokrasisinin nimetlerini saymaya başlar. Burjuva demokrasisinin bu nimetlerinin bizim gibi sömürge ülkelerin artı değerini gasp etmek üzerinden şekillendiğini görmeyen bir dar kafalılıktır bu. İnsanların yaşam koşullarının zorluğundan dolayı emperyalist ülkelere kaçmalarını veya siyasi mülteci olarak emperyalist ülkelere gitmelerini anlayabilirim. Emperyalist ülkelerde şekillenen burjuva demokrasinin nimetlerini böyle ballandıra ballandıra anlatmalarını anlayamam.

Bu dar kafalılık, 1. Paylaşım Savaşı ve 2. Paylaşım Savaşı’nın nedenlerini Hitler gibi bir deliye bağlayabilir veya Sırp prensine yapılan suikasta. Aslında sömürge ve sömürgelerin artı değerini gasp etme üzerinden şekillenen bu savaşlar hala dünyamızda sürekli ırkçılık ve milliyetçiliği körüklüyor milyonlarca insanın canını yakıyor. Bugün kronikleşen bölgesel savaşlara emperyalizmin sömürge savaşları anlayışının dışında bakabilir miyiz? Peki yapay zekaya emperyalizmin sömürge savaşları anlayışının dışında bakabilir miyiz?

Nasıl dünyamızda gitgide büyüyen ırkçılığı ve milliyetçiliği emperyalizmin sömürge savaşlarından ayrı düşünemezsek, yapay zekâyı da bu sömürge savaşlarının dışında düşünmeye imkân yok.

Emperyalistler yapay zekanın oluşturulması için milyarlarca dolar para harcıyor. Dünya işçi sınıfının ortaya çıkardığı artı değer bu alanlara harcanırken, dünyanın ekolojik dengesi bozulurken her gün işçi sınıfı ve dünyanın yoksul halkları daha çok yoksullaşıyor. Emperyalizm beyin göçünü hızlandırırken akademilerini de bu beyin göçüne uygun hale getiriyor. Neo-liberal politikalarla şekillenen savaş ekonomisi dünyamızın yerüstü ve yeraltı kaynaklarını talan ediyor. Ülkemizin ve sömürge ülkelerin çoğu, milli gelirinin önemli bir bölümünü savaş ekonomisine harcıyor. Bu yoğun sömürünün olduğu dünyamızda burjuvazinin topluma refah ve huzur getireceğine inanmak, ancak saflık olur.

Yapay zekanın ideolojik altyapısı daha çok idealist düşüncenin merkezinde şekillenir. Düşünceyi merkez alan bu anlayışın maddi dünyadan kalkan bir ideolojik yapısı bulunmaz. İdealist mantıkta Platon’daki düşünce maddenin içine hapsedilmiştir. Madde işlevsiz ve düşüncenin varlığını engelleyen bir yerdedir. Bir madde ve düşünce birliğinden hareket etmeyen idealizm eski çağlardan günümüze kadar uzanan düalist düşüncenin bir devamlılığı gibi durur.

Düalizm düşüncesinin kökenleri çok eskidir. Doğu toplumu Zerdüşt’e dayanan düalist düşünceden hala kopmamıştır. Bu durum Antik Yunan’ın merkez felsefesi olan Pisagor ve onun devamcısı Platon’da devam etmiştir. Platon’un ideaları bu düalist düşünceye dayanır. Madde bir yanda düşünce bir yandadır. Madde düşüncesi hapseden bir hapishanedir. Beden ruhu hapsetmiştir. Ruh bedenden kurtuldukça yabancılaşmadan kurtulur. Düşüncenin merkez alındığı bu anlayışta, maddeden soyutlanan veya kurtulan ruhun, özgürleştiği anlayışına dayanır. Platon’un devlet anlayışı da bu anlayışa dayanır. Yönetici sınıf (aristokrasi ve filozoflar), bedenin ve toplumsal maddiyatçılığın esiri olmayan sınıftır. Halk ise toplumsal maddiyatçılığın ve bedenin esiridir. Yönetici sınıfın aklı temsil eden filozoflardan oluşması aklın veya ruhun egemen olmasıdır. Madde ve ruhun ayrıştırmasına dayanan bir düalist düşüncedir.

Eski çağlarda canlı ve cansız her varlığın ruhu vardır anlayışı, çok tanrıcılığı yaratan bir anlayıştır. Maddeye tanımak onun ruhunu tanımakla şekillenirdi. Cinlerin, perilerin, musaların şekillendiği bir mitsel dünyaydı. Bu düalist anlayış, aslında kafa kol emeğinin ayrışmasını, beden ruh, yöneten yönetilen anlayışının şekillenmesini sağladı. Bu parçalanış bir yanı da akıl duygu parçalanışıydı. Doğu toplumunda gönül gözü, kalp gözü anlayışı bu parçalanışı ifade eder. Kuran’ın yorumu üzerinden şekillenen tasavvuf veya sufilik anlayışı bu gönül gözü veya kalp gözüne dayanır. Akla karşı gönül gözünü veya kalp gözünü koymak, akıl duygu parçalanmasının ilginç bir örneğidir.

Descartes, Platon’un bu düalist anlayışını devam ettirdi. Onda mekanik bir evren anlayışı vardı. Evren bir makineydi, insan bedeni de. Ona göre kalbimiz bizi ısıtan bir çaydanlıktı. Bu mekanik evren anlayışı tanrının matematiksel bir zekâsı vardır anlayışını da yarattı. Matematik eski çaplarda tam karşılığı düşünceydi. Bugün düşünce sözcüğünün kökenine dair bir araştırma yapsak bu durumu rahatlıkla görebiliriz. Tanrının matematiksel bir dokusu olması, robotik bir dünya anlayışının sönümlenmeden günümüze kadar gelmesini sağlamıştır. Yapay zekâ dediğimizde, aslında bir tanrısal zekanın oluşturulmasından bahsettiğimizi unutmamak lazım.

Descartes zamanında bu evren modeli, bütünüyle farklı bir doğası olduğu düşünülen insan aklıyla tamamlanmaktaydı. (Hayvanlarsa çoğuna göre birer makineden farksızdılar.) ‘Kartezyen düalizm’ denen bu ikilik bağlamında çok ciddi bir sorun vardı: Nasıl oluyordu da bu elle tutulmaz akıl denen şey mekanistik insan vücudu ile etkileşiyordu? Yoksa etkileşmiyor muydu? ‘Paralelizm’ denen bir yaklaşım, akıl ve bedenin aslında hiç etkileşmediklerini, ama ediyormuş gibi paralel seyirlerinin ilahi tasarımın bir parçası olduğunu öne sürüyordu.

Descartes insana ilişkin tek tanrılı dinlerden kaynaklanan bazı kavramları terk etmemişti. Ancak mekanistik dünya görüşünün bilgi çağı temsilcilerinden ve Yapay Zeka adı verilen araştırma alanının kurucularından Marvin Minsky’ye göre, insan doğanın bir parçasıdır ve etten kemikten ama en nihayet atomlardan yapılmış bir bilgi işlem sistemidir. Yapay olarak üretilmiş bilgisayarlardan temelde bir farkı yoktur. ‘Akıl’ denen kavramdan ya tamamıyla vazgeçmeliyiz ya da bu kavramı bilgisayarlar için de tıpkı insanlar için kullandığınız gibi kullanmalıyız.” (2)

Yapay zekânın, doğal zekanın karşısına konumlandığını unutmamak lazım. Felsefe alanında bilakis aydınlanma çağında “akıl” üzerine yapılan tartışmalar “akıl” sorununu duygudan bağımsız tek başına matematiksel ve teknik bir olgu olarak ele almıştır. Kendi aklını kullan çağrısının daha ötesinde ortaya konan “akıl” anlayışının bir manipülasyon yarattığı açıktır. Bilimin kutsandığı pozitivist süreç içinde emperyalistlerin temel felsefesi olan ve sadece bireysel yarar (emperyalist yarar) anlayışı pragmatik felsefenin dünyada genelleşmesini sağlamıştır. Bireyciliğin ve bencilliği sürekli körüklendiği emperyalist dünyada bu yarar toplumsal yarar dışına çıkmış, bilimin insanlığın ve dünyanın evrensel kurtuluşuna öncülük edecek yapısını paramparça etmiştir. Doğal zekanın karşısına konan yapay zekâ, daha çok manipülasyona açık aydınlanma çağıyla ortaya çıkan duygusuz teknik zekayı karşılar. Bu durum emperyalistlerin sürekli körüklediği pozitivizmle ve pragmatizmle şekillenecek bir doğal zekanın karşısında konumlanacak yapay zekâ olacaktır.

Hep söylenegeldiğine göre, bir otomat varmış ve bu öyle yapılmış ki, bir satranç oyuncusunun her hamlesine, kendisine partiyi kesinlikle kazandıracak bir karşı hamleyle yanıt verirmiş. Geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında, sırtında geleneksel Türk giysileri bulunan, nargile içen bir kukla otururmuş. Aynalardan oluşan bir sistem aracılığıyla, ne yandan bakılırsa bakılsın, masa saydammış gibi görünürmüş. Gerçekte ise masanın altında, satranç ustası olan kambur bir cüce otururmuş ve kuklanın ellerini iplerle yönetirmiş. Bu mekanizmanın bir benzerini felsefe alanı için tasarımlayabilmek olasıdır. Bu bağlamda sürekli kazanması öngörülen, “tarihsel maddecilik” diye adlandırılan kukladır. Bu kukla, bilindiği üzere, günümüzde artık küçük ve çirkin olan, kendini göstermesine de izin verilmeyen tanrıbilimi de hizmetine aldığı takdirde, herkesle rahatça başa çıkabilir.” (3)

Satranç oynayan Türk metaforu bugün kısmen de olsa canlılığını koruyor. Kasparov ile Deep Blue’nun yaptığı (1996-97) satranç maçları bu metaforu yeniden canlandırmıştı. Satranç ustası Kasparov’u yenmek için IBM tarafından geliştirilen Deep Blue adlı programla yapılan 1996’daki maçı Kasparov kazanmıştı. 1997’de yeniden oynanan maçı ise kaybedecekti. (Makinenin bu sefer ismi Deeper Blue’ydu.) Bu maçta son oyun belirleyici olmuştu, çünkü daha önceki üç oyun beraberlikle bitmiş, iki taraf da birer oyun kazanmıştı. Kasparov bu son maçta henüz açılışta kötü bir hamle yapmıştı, fakat makinelerin eğer çok net bir planları yoksa bir piyon için alet feda etmeyeceğine güveniyordu. Tabii şayet o feda makinenin veri bankasına girilmemişse! Kasparov yalnızca 19 hamlede o oyunu kaybetti. Medyanın yakın takibindeki dünyanın en meşhur satranç oyunu, onun aldığı en kötü yenilgilerden biri olmuştu. Kasparov’un şansına, o sabah IBM ekibi Deeper Blue’nun dizinine Kasparov’un görünce şok olduğu o feda hamlesini girmişlerdi. Demek Deep Blue’nun da içinde ‘bir cüce’ gizliydi. Bu oyun ‘insana karşı makineler’ anlatısının bir sembolü oldu fakat bugün maçta neler olduğunu bugün anlayabiliyoruz. (Bir oyunda makinenin hatayla (bug) yaptığı berbat bir hamle Kasparov’u derin düşüncelere daldırmıştı örneğin.) Bir açıdan Kasparov kendi kendisinin altını oymuştu. Bu maçtan sonra satrançta ‘insana karşı makineler’ defteri kapanacak, mücadele başka cephelere (Go oyunu gibi) kayacaktı. O günden sonra artık kabul edilmeliydi, satrançta makineler insanlardan kat kat daha üstündü. Örneğin bugün telefonunuza indirdiğiniz bedava satranç uygulaması Deep Blue’dan oldukça kuvvetlidir.” (4)

Yapay zekanın çıkış nedenlerinden biri nasıl satrançta ünlü satranççılara üstünlük kurmaksa, sanatta şimdiye kadar yapılmış özgün ve estetik nesne olan eserlerden daha güzellerini! yapmak. Yani bir çeşit kültürel alan yaratmak ve en önemlisi kendinden önceki var olan kültürel alanın gözetilmesini yok etmek. Bu anlamda insanlığın tarihsel mirasının yok edilmesi. Çıkış noktası bu olsa da yapay zekanın yine de bir çocukluk döneminde olduğunu unutmamak lazım. Algoritmalar ve sembol yüklemelerine dayanan yapay zekanın şu an yapacağı sanat, sanattan çok teknik bir çalışmadır.

“Yaratıcılık” ve “sezgi” insanların önemli özelliklerinden biridir. Son aşama da bir algoritma ve yazılım programı olan bilgisayarların “yaratıcılık” ve “sezgi” durumuna uygun hareket etmesi gerçekten zordur. Bilginin toparlayıcısı ve analizini yapmak görevi alan yapay zekanın aynı görevi sentez sürecinde uygulayabilmesi uygun gibi görünse de insani ve toplumsal yetkede hareket etmesi bence zor. Yapay zekâ kendine özgü ve sezgi ile yaratıcılığın eklemlendiği bir eser üretemeyecektir, şimdilik. Sanatın biçimci yanını ve teknik bir çalışmanın bir parçası olacaktır. Sanatın özneyle irtibatlı olması, yapay zekanın ise bir algoritma ve simgesel donanımla olması onun canlı bir varlık gibi hareket etmesini zorlaştıracaktır. Sanatın biçimci hale dönmesinin ve teknik bir eylemlilik olmasını sağlayacaktır.

Sanatçılar yapay zekaya yüklenen algoritmaların dışında şekillenmiştir. Bilinen anlamda yapay zekanın olanaklarıyla sanatçılar arasında uzaklık vardır. Sanatçılar genellikle yanlışlıkların ve kötümserliklerin şekillendiği özellikleri taşıyan eserlerle var olmuştur. Genel sanatçı ruhsallığı onun psikolojik sorunlar yaşayan bir insanın özelliğidir. Manik depreşip, depresyonda yaşayan, melankolik olan bir yapıdadır. Korkunç bir ruhsal gerilim üzerinden şekillenir sanat eseri. Sanat eserini estetik nesne yapanda bu ruhsal gerilimdir. Bu psikolojik gerilimler insanlık tarihinin önemli bir nüansıdır. İnsanlık bu toplumsal travmaları yaşaya yaşaya ve aşa aşa var olmuştur. İnsanlık tarihi içinde şekillenen toplumsal, bireysel şiddet ve insan emeğinin sömürüsüne dayalı toplumsallıkların kurulması insanı travmatik bir varlığa dönüşmesini sağlamıştır. En önemlisi insan hayvanda insana dönüşürken psikolojik bir ruhsallık yaratmıştır. Hayvani özelliklerini atmasıyla veya hayvani özelliklerinin devamıyla şekillenen bir psikolojik dünya. Sanatın doğduğu var olduğu çevre bu travmatik çevredir. Yapay zekanın böyle bir çevre anlayışıyla hareket etmesine imkân yoktur. Çünkü yapay zekaya yüklenen daha çok pragmatik bir algoritmadır. Travmaların ve toplumsal mücadelelerin dışarıda bırakıldığı bir algoritma. Toplumsal veya kültürel insan gerçeğine yabancı bir algoritma.

Bu varsayımların ötesinde bir de ‘arka plan’ problemini ele almakta yarar var. Her cümlenin bir ‘sert’ anlamı vardır ve bu anlam cümlenin nerede, ne zaman ve hangi koşullar altında söylenildiğiyle ilintili değildir. Örnek: ‘Bu gece seninle mum ışığında yemek yiyelim mi?’ Buradaki sert anlam, içinde yanar halde mum(lar) bulunan mekânda birlikte gıda alma isteğinden ibarettir. Oysa biz bu cümlenin sevgiyi ve özlemi ifade ettiğini, dolayısıyla asıl anlamın arka planda bulunduğunu biliyoruz. Başka bir örnek: Ciddi bir panelde bir çocuk ‘Anne, çişim geldi!’ diye bağırırsa, herkes gülmeye başlar. Neden? Bir çocuğun idrarını dışarı boşaltma isteğinde ne komiklik var? Onu biz biliriz. Yapay zekâ cümlenin sert anlamını çözemezken, arka planın mekanik olarak çözülebilmesi düşünülemez.

(…) Günümüzde Yapay Zeka birkaç sınırlı alanın haricinde lisanı doğru düzgün anlamlandıracak düzeyde değildir. Hiç mi mümkün değil? Bunu kestirebilmek çok güç, ancak insan beyninin büyük bir kısmı, bilim adamlarının önünde henüz açılmamış sürpriz yumurta gibi dururken, sınırlan bilinmeyen, keşfedilememiş evreni veri bankası olarak kullanıp yine keşfedilmemiş insan beynini taklit etmeye kalkışmak, bana düzeysiz bir komik, zoraki güldürme gibi geliyor. Yapay Zeka insanı ne kadar taklit ederse etsin, yine de bu son derece sınırlı koşullarda körlüğünü aşamayacaktır dersek kuşkusuz yerinde olacak.

Kamusal çatışmada olduğu gibi, duygusal çatışma açısından da Yapay Zeka’ya güven duymanın akılcı olup olmadığı sorusuyla karşı karşıyayız. Doğadaki hiçbir kokunun dijital olarak kaydedilemediğini (çünkü koku yalnızca bilgi değil, aynı zamanda moleküldür) göz önünde bulundurursak, Yapay Zeka’nın benim uzak-yakın olayımda içime işleyen anne kokusunu kesin olarak tanıyamayacağı gerçeği ortaya çıkıyor. Hangi Lisp fonsiyonu, bir parkta bir ağacın altına oturup tanrısına yönelen insanın boğazının düğümlenmesini duyumsar. Hangi Prolog prosedürü takımımızın kalesine gol atılınca, vura vura dizini çürütür? Günümüzün akılcı insanı, tutkunluk ve ernosyonu enformasyon olarak tanımlama düzeysizliğini kısmen aşmış durumdadır. Öyleyse kaynağını kendisine verilen enformasyon yığınından alan Yapay Zeka’nın duygu alanında bir şeyler üretebileceğini düşlemek enayilikten başka bir şey olamaz. Buna varıncaya kadar, Yapay Zeka’nın duyu organları olan sensörlerin henüz yumurtayı bile yerinden kaldıracak hassasiyete sahip olmamaları, insanın seslerini birbirinden ayırt edemedikleri için sahiplerini belirleyememeleri gibi gerçekler bile bize Yapay Zeka’nın güdüklüğü hakkında bir fikir verebilir.” (5)

Yapay zekâ doğal zekânın karşısında konumlanır. Yapay zekanın artısı insanın kendi zekasına dair olumsuz bakmasıdır. Dinsel inançların her birinde insan tanrı tarafından yaratılmıştır. O eksik, tamamlanmamış ve mükemmel değildir. Bu dünya bir ceza dünyasıdır ve “gerçek” dünya değildir. İnsan cezalandırılan bir yaratık tanrının dışladığı bir varlıktır. Peygamber veya Mesih’in gönderilme sebebi insanın tamamlanmamış ve eksik olmasıyla ilgilidir. Bunun dışında doğal zekanın işlem hacmi ile yapay zekanın işlem hacmi aynı değildir. Yapay zekâ tekil insanın işlem hacmi ile hareket etmez o genel insanın işlem hacmi ile hareket eder. Bu durum yapay zekanın artısıdır. Yapay zekâyı bir otorite haline getirecek toplumun kontrol edebilecek yapısıdır. Böylece insanın seçiciliğinin yerine yapay zekanın seçiciliği öne çıkacaktır. Yapay zekâ bu anlamda kendi aklını kullanma hakkında feragat edecek ve yapay zekanın aklıyla hareket edecek.

Günümüz kültür endüstrisi, insanın kendi aklını kullanma hakkını gasp etmiştir. Her şeyin paketlenip sunulduğu günümüz dünyasında insanlarda duygu ve düşüncelerini belirleyen bu paketlenmiş programlardır. İnsanoğlunun çaresizliğini, mükemmel olmayışını kullanan bu programlar insanları rahatlıkla manipüle edebiliyor, algı operasyonlarının bir parçasına dönüştürebiliyor. Bütün bu süreçler insanları yoğun emek sömürüsüne hazırlamak içindir. Toplumsal yabancılaşmanın yoğun yaşandığı dünyamızda yapay zekânın işlevi de yoğun emek sömürüsü ve insanların kendi aklını kullanmasını gasp etmesi olacaktır. Kapitalizmin dokusu insanlığa bir kurtuluş sağlamak üzerine değil, insanları yoğun sömürüsüne hazırlayacak biçimde varlığıdır.

Zekânın evrensel olması, bilim alanında genel kabul gören anlayıştır. Bütün bunlara rağmen düşüncenin tanrıya ait olması anlayışı veya insanı tanrının yarattığı anlayışı, zekanın her insanda eşit olduğu anlayışının üstünü örter. Böylece eşit zekâ anlayışı yerine daha çok teknik ve matematiksel zekanın olduğu anlayış egemen olur. Pozitivizm düşüncesi zekayı bilime ve tekniğe indirger. Bilakis emperyalizmin genel felsefesi olan pragmatizm bilginin kaynağını bilim ve teknik olduğu anlayışla hareket eder. IQ testleri daha çok toplumsal pratiği birincil alan yerden yapılmaz. IQ testlerinin merkezinde zekanın matematiksel ve teknik dokusu vardır. Toplumsal pratiğin dışlandığı bu testlerde insanla toplum arasında ilişkiyi kopartan bir yol izlenir. Bütün bu testler genel olarak zekanın evrensel olduğu gerçeğinin üstünü örter. IQ’su yüksek ve IQ’su düşük insan anlayışının genelleşmesini sağlar.

İnsan beyninin olanakları hâlâ bilim alanında muammadır. Bol bol spekülasyonlara açık bu alan biliminde veya bilimle manipülasyon yapmaya elverişlidir. Beynin gelişimi ile toplumsal pratik arasındaki ilişki çoğu kereler göz ardı edilir. İnsanın toplumsal pratiğine sınıf savaşımı ve doğada var olma süreci içinde bakmaktan kaçınan idealizm, insanın insanlaşma sürecinde genel pratiğini es geçer. Bilimin dokusu içinde antropolojinin genç ve yeni olmasından dolayı az yer bulması ve olay ve olgulara materyalist bakmaması önemli bir handikap. İnsanı bütünlüğü içinde gören ve onun özgürleşmesi serüveni, doğaya egemen olmasını, bu süreçte ortaya çıkan sınıf savaşımını görmeden, insan zekasının o büyük olanaklarını kavrayabilmenin imkânı yok. Bilimin tekniğe indirgenmesi, onun pragmatik dokusudur. İdealizm bu pragmatik doku içinde hareket eder. Zekayı da teknik bir işlem olarak görür. IQ testleri böylece toplumsal pratik içinde insan gerçeğinden uzak, bir teknik çalışma olarak algılanır. İnsanın toplumsal gerçeğinden kopuk şekillenen bu idealist düşünce yapay zekayı da bu olanaklar içinde görür ve değerlendirir. Diğer yandan kapitalizmin değişen biçimiyle her alanda uzmanlaşma, insani yabancılaşmayı da birlikte geliştiriyor. Dünyamızda kendi alanında uzman fakat toplumsal sorunlara uzak her gün artarak çoğalan bir insan potansiyeli ortaya çıkıyor. Bu yabancılaşma dünyamızı bir ağ gibi sarıyor. Uzmanların dediklerine inanan ama toplumsal gerçekliğe yabancılaşan bir dünya da yaşıyoruz. İnsanın bir kültürel varlık olduğunu ve her insanın kendi içinde biricik olduğunu göz ardı eden bu anlayış. Korkunç bir deformasyon yaratıyor. Pragmatik anlayış, yarara dayanır. Duygunun göz ardı edildiği kapitalist ahlakın merkezde olduğu bir ahlak. Böyle bir dünya da kar ve rant yarar anlayışına uygun genel kabul görür. Yapay zekayı bu anlayışın dışında görmenin imkânı yok gibidir.

Yapay zekâ gerçekten bilinen bir şey midir? İnsan beyninin sınırları çözümlenmemişken şimdi yapay zekayla karşılaşıyoruz. Yapay zekâ son aşamada insanın yaratıcılığı ve dünyayı değiştirip dönüştürebilme yeteneğimizle ilgilidir. Geçmişimizin kusurları ve kusursuzlukları üzerinden şekilleniyor yapay zekâ. Fakat yapay zekanın denetleme imkânı tamamıyla emperyalist sanayinin ortaya çıkardığı bilim ve teknikle ilgilidir. Bu sanayi ise kar ve rant üzerine, insanları daha yoğun sömürü sistemine hazırlama ve sömürme anlayışıyla şekillenen bir alan. İnsanlığın geleceğini bir avuç emperyalist şirketlere sunma projesidir bu. Yapay zekânın oluşumu ve oluşumunun şekillenişi sürecinde toplumsal bir demokrasi anlayışı oluşmadığı gibi, oluşabilecek bir toplumsal demokrasi anlayışının karşısında konumlanacak bir yapı.

Kapitalist ideoloji bilimi tekniğe indirgerken, bilimin bütün insani amaçlarından uzaklaşmıştır. Bunun yanında zorunlu olarak uyguladığı pozitivist ve pragmatik felsefe sürekli maddi dünyayla düşünce arasında bir çelişki varmış gibi doku oluşturur. Bu yapı insanları dünyayı bütünlüklü algılamasını engellerken, maddeden kopuk düalist bir anlayışın var eder. Günümüzde hala akıl duygu ayrışımından bahsetmek anlaşılacak bir durum değil. Akıl, duygu ve insanın psikolojik dokusunu karşılayan son yüzyıldır var olan bir bilinç kavramından hareket etmez.

Yapay zekâ dediğimizde, bir otomat ve makineden daha ileri bir olgudan bahsettiğimizin farkında olmak lazım. Yapay zekâyı daha çok robotların dünyayı ele geçirmesi olarak algılanması, yapay zekâ gerçeğinin üstünü örten bir manipülasyondur. Son aşamada bir veriler toplamı olarak görünse de karşımızda duran şey aynı zamanda entelektüel faaliyet yerine geçecek bir zeka.

Yapay zekâ ile hedeflenen olgu entelektüel faaliyetlerinde kısıtlandığı veya entelektüel faaliyetlerin olmadığı bir toplumsallık. Aslında özgürlüklerin kısıtlanacağı ve toplumsal adaletin yapay zekanın emrine verileceği bir dünya. Bugün yapay zekâ senaryo, şiir veya öykü yazabiliyor kısa sürede romanda yazacak. Postmodern sanatla sanatın insandan kopartılması, eklektik bir oyuna dönüştürülmesi, sanatın sahiciliğini yitirmesi, toplumsal gerçekliği deforme etmesi bütün bunlar sanat eylemliğinde yapaylaşmasını sağlamıştır. Yapay zekâ arkasına alacağı reklam, tanıtım, imaj, vizyon olgularıyla kültür endüstrisinin önemli bir artısı olacaktır. Karşımızda neyin durduğunu doğru görmek lazım. Bizim adımıza kararlar alacak, sanatsal eylemlilikte bulunacak bir zekâ. İnsanın makineleşeceği, makinelerin insanlaşacağı bir toplumsallık.

İnsanın ahlakı üzerine söylenenler ahlakın direk egemen sınıflarla ilişkili olduğunu gösterir bize. Kapitalist toplumda egemen ahlakın kapitalist ahlak olması, ahlakında trajik durumunu gösterir bize. “İnsan doğuştan iyidir.”, “İnsan doğuştan kötüdür.”, “İnsan insanın kurdudur.”, “Ahlak muğlaktır.” gibi söylemler var olan emek sömürüsüne dayalı sistemi sanki gözetmeden ortaya atılmıştır. Bir tek Marksist ahlak, ahlakla kapitalist sistem arasındaki ilişkiyi doğru görür. Marksist ahlak, ahlakı bir güdüleme merkezi görmekten daha çok onun egemen sınıflarla ilişkisi içinde açımlar. Şimdi ise yapay zekâ tartışmaları yapılırken ahlakın toplumsal karşılığı dışta tutularak yapılıyor. Sanki yapay zekâ ile birlikte insanlık kurtulacak ve mutlu olacakmış anlayışı toplumda egemen oluyor. Ahlakla kapitalist toplum arasındaki ilişkiyi doğru kuramayanlar yapay zekanın yaratacağı refahtan, huzurdan bahsediyor. Kapitalist sermayenin tek bir ahlak anlayışı vardır. Rekabet yapısını devam ettirmek için daha çok sömürü ve kârdır. Kapitalist sermayenin varlığı insan emeğinin sömürüsüne dayalı sistemin rekabet ortamının devamlılığı içindedir. Kapitalizm yapay zekâya da bu anlayışın dışında bakabilme imkânı yoktur.

Ahlakın burjuva dünyasında Descartes’ın dediği şekilde açık seçik olmaması, muğlaklığı sanki yapay zekâ kavramını üretenlerin bilmeyerek vurgulamak istediği bu açık seçik olmama durumu yani muğlaklığıyla ilgili. Son aşamada “yapay”. Bu bilimsel bir terim gibi görünse de sonunun kestirilmediği bir ifadeyi içinde taşır “yapay”. Bilimin kuşkucu yanını simgeler ve kestirememek ve net olamamak belirgin şekilde yapay zekâ söyleminde kendini ele verir. Oysa Descartes’ın peşinde olduğu açık seçik olma durumu, matematiksel bir kesinliktir. Bilginin kuruluşu da bu matematiksel kesinlik ve açık seçik olma durumunu gözetmelidir. Descartes duygular alanının daha çok aklın hükmettiği ve açık seçik olmayan alanlar olarak görür. Bugün Descartes’ın dediği noktadan aynı durumu yapay zekâ içinde diyebiliriz. Sizce yapay zekâ ne kadar açık seçiktir?

N O T L A R

(1) Bilinçli Makinelere Giden Yol: Yapay Zeka. Micheal Woldrigge. Metis Yayınları

(2) Haldun M. Özaktaş, Yapay Zeka: Bilgi Çağında Akıl-Beden Sorunu, Cogita Sayı- 13

(3) Walter Benjamin, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları

(4) Satranç Oyuncusu Otomat, Koray Kırmızısakal

(5) Ercümet Aytaç, Yapayazar, Cogito, Sayı- 13

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar