Sanat ve Tiyatro Ya da Aşk ve Hayat

Sanatçı muhalif bir kimliktir. Eleştirendir, eleştirel bakış açısıyla bakmasını bilendir. Böyle bir bakış, sadece benimsemediği iktidarı değil, kendi dünya görüşüne yakın bir yapı iktidar olduğu zaman da yanlış gördüklerini eleştirmekten geri durmayan bir bakıştır. Bu sanatçının aydın kimliği ve kişiliğinden kaynaklı bir özelliktir.

İnsan olduğunuzu hatırlayın.
Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur.(1)

Sanat ve Tiyatro ya da Aşk ve Hayat” insan(lık) varoluşuna mündemiçtir; sanatsız, tiyatrosuz ya da aşksız, hayatsız bir insan(lık) düşünülebilir mi? Tabii insan olmaktan çıkmamış ise!

İnsan olmak ve kalmak, kapitalist yabancılaşma yıkımının kollarında derinleşerek yaygınlaşan vahşet kesitinde bir Sisyphos çabasına dönüşmüşken; çıkışı(mızı) başkaldırımızı besleyen kanallarda/ kaynaklarda aramak zorundayız…

Belirtmem gerek: İnsan olmak ve kalmak, düşüncenin, iradenin, vicdanın gücüyle veya bunları olanaklı kılanlarla mümkündür. Malum Jean Paul Sartre’ın, “İnsan, uğrunda ölümü göze alabileceği bir şey bulmadığı müddetçe insan değildir.” ifadesindeki üzeredir her şey…

Grigory Petrov’un, “Toplumun düşüncesi uykuda, cehalet zirvedeydi.(2); Fyodor Dostoyevski’nin, “Hiç insan öldürmediği hâlde, bir katilden daha cani insanlar gördüm, umudumuzu öldürenleri gördüm.” deyişleriyle tarif ettiği hâlde insan(lık) yaşamak için geldiği dünyada yaşamadan ölüyor…

Evet, “– Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz?’ dese herhâlde verecek cevap bulamayız.” (3) denilendir hatırlatmak istediğim…

Demem odur ki insan(lık)ı kendinden çaldığı derin yalnızlıkta “Hiçbir yararı olmayacağını bile bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan, onları yendin demektir.(4)

Bunu hayata geçirmenin kanallarından birisidir sanat ve aşk, tiyatro ve hayat…

O hâlde “Zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için direnirken, acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir.(5) gerçeğini unutmadan not edin lütfen Jack Kerouac’ın satırlarını:

Benim ilgimi çeken insanlar deli olanlardır. Yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen…

* * * * *

Yaşamak, konuşmak için “deli olan”, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiç bir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen insan(lık)ı var eden sanat bir aşk; Turgut Uyar’ın, “bana seni hatırlatan,/ kıyıda köşede kalmış/ kimsesiz bir Fransız şarkısıdır.” dizelerindeki tutkudur nihayetinde…

Evet, evet Eduardo Galeano’ya, “İlk öpücüğe ve ikinci kadeh şaraba kadar hepimiz ölümlüyüz.” notunu düşürten “Amor vincit omnia.” (Aşk her güçlüğü yener.) ve “Amantium irae amoris integratio est.” (Aşıkların öfkesi aşkı yeniden başlatır/ tazeler.) …

Gerçekten de Sigmund Freud’a, “Aşk insanı asilleştirir.”; Thomas Mann’a, “Aşk güçlüdür, bir mucizedir, böyle gelir ve büyük mucizeler gerçekleştirir.(6); Halil Cibran’a, “Aşk, mevsimlerin yardımı olmadan büyüyüp açan tek çiçektir.(7) Oktay Akbal’a, “Aşksız bir insan nasıl yaşar, nasıl yer, nasıl dolaşır, neler düşünür diye merak ederdim.”; Marcel Proust’a, “Aşk, bu varlığın kaplamış olduğu ve kaplayacağı uzam ve zamanın bütün noktalarına yayılmasıdır.”; Robert Frost’a, “Aşk, dayanılmaz şekilde arzulanmayı dayanılmaz şekilde arzulamaktır.” dedirten insani hâl yani “Sevgi, sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz ‘etken ilgi’dir.(8)

Ve hepimiz ona, onunla anlamlanan sanata şimdilerde daha da çok muhtacız! Çünkü Bernard Stiegler’in altını çizdiği gibi, çağımız tam anlamıyla bir sevgisizlik (désamour) çağı…

Kapitalist yabancılaşmanın aşk ve sanatı tedavülden kaldırıp, metalaştırdığı tabloyu, olsa olsa, Bram Stoker’ın Dracula’sındaki gibi mutsuzluk ve şiddet kaplamıştır.

Şimdi çözüm aşk ve sanatın hakikâtine sarılarak, gerçekçi olmak ve imkânsızı istemektir.

Ve işte tam da bunun nedenle “Sanata sığınırız; hakikâtten ölmemek için, ama aynı zamanda hakikât ile yaşamak için…” der Jean-Luc Godard…

* * * * *

Albert Camus’nün, “İki şey var ki, yeryüzünde son insan kalıncaya dek yok olmayacak. Biri sanat, öteki isyan!” saptamasından kimsenin şüphesi olmamalı…

Kolay mı? Sanat her daim muhalif olduğu için iktidarları rahatsız etti, ediyor da. Yapısı/ doğası gereği hep böyle bir yerde duran; her zaman eleştirip, karşı çıkan, “Hayır” diyen sanat toplumun hafızası, vicdanı yani insan(lık)a ait her şeyidir…

Siyasetin yerkürede en sık kullandığı araçlardandır kültür-sanat; bilhassa da halkın en kolay manipüle edileceği araç olarak gören, popülizm yapan sağ politikacılar için… Sanatı iş âleminin ve iktidarların hizmetkârları gibi kullanmak bir yana, döndürülen çirkin dolapların bundan daha güzel paravanı olamazdı. Sanat kurumlarının içini boşaltarak, etrafı kıra döke yürütülen bu nobran siyaset, üstelik sağın doğal olarak en zayıf olduğu alanlardan birine işaret ediyordu. Memleketimizde de yıllardır kültür politikalarında şahit olduğumuz şey bundan muaf değilken (9); Can Yücel’in, “Dilimizde akşamdan kalma bir küfür/ Salonlar piyasalar sanat seviciler/ Salonlar piyasalar sanat sevicileri, sanat sevicileri” dizeleri çok şeyi yeterince net açıklar…

Evet sanatçının derdi egemen rızanın inşası değil, doğanın ve insanın sürekli yeni bir formda yaratılması ya da yorumlanmasıyken; sanatçı “yalaka’ olamaz”; olana da “sanatçı” denilemez! (10)

Çürüten, yabancılaştıran kapitalist sistemde, “her koyun kendi bacağından asılır”, “gemisini kurtaran kaptan”dır. Bu sistemde yetişen bireyin değerleri giderek yozlaşır, çürür. Komşularının yoksulluğu onu ilgilendirmez, maddi çıkarı için satmayacağı şey yoktur; dostlarını, ideallerini, hayallerini terk etmeye çoktan razıdır. Maddi imkânları ölçüsünde yaşam standartlarını geliştirmeye çalışır. Kimi aracının modelini, kimi telefonun modelini yenilemeyi hayatının amacı hâline getirir. Böylesi hedefler doğrultusunda kurgulanan hayatları idame edebilmek için tavizler art arda gelir. Dürüstlük, doğruluk, vicdan gibi kavramlar geçerliğini yitirir. Kimi rüşvet vererek gemisini yürütmeye çalışır, kimi rüşvet alarak zenginliğine zenginlik katmayı hedefler…

Bu talancı sistemi değiştirmek istiyorsak, değiştirilmesi gereken “insan(lık)”dır…

Peki, nasıl yapacağız? Akla hitap etmek yetmez; duygulara da hitap etmemiz gerekiyor. Eğitim sürecinin eksik yanlarını tamamlayacak, duygularımızı ve bilincimizi geliştirerek, olağan gördüğümüz şeylere başka bir gözle bakmamızı sağlayacak sanata ihtiyacımız var… İnsanlığımızı hatırlatacak, bireysel hırsın zavallılığını, toplumsal dayanışmanın gücünü gösterecek, bireyin ufkunu açacak sanata…

Dünyada olup bitenleri, tarihten alınacak dersleri, yeni düşünceleri insanlara sunarak onların duygu ve düşünce dünyasını geliştirecek sanata…

Farklı kültürlerin bir arada yaşamasının getirdiği zenginliği, kadın-erkek eşitliğinin erdemini, cehâletin, ırkçılığın, şovenizmin zararlarını gösteren sanata…

Sanatın gücünden yararlanmalıyız (11). Tam da bunun için Pablo Picasso’nun, “Siz bir sanatçıyı ne sanıyorsunuz? Eğer bir ressamsa sadece gözleri olan, bir müzisyense sadece kulakları olan, bir şairse kalbinin her köşesinde sadece lir olan bir aptal mı? Tam tersine, dünyadaki ateşli, mutlu ya da korku verici olaylara karşı her an uyanık, bu gibi olayları yansıtmaya hep hazır siyasal bir varlıktır sanatçı. Tarafsız kalmak bahanesiyle, kendinizi yaşamdan nasıl koparabilirsiniz? Yaşantınıza böylesine çok şey katan diğer insanlarla ilgilenmemek nasıl mümkün olabilir? Hayır, resim evleri süslemek için yapılmaz. Düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır resim.

Bernard Shaw’ın, “Sanat; davranışımızı, karakterimizi, adalet ve sempati hislerimizi rafine etmeli; kendi kendimizi tanımamızın, kendi kendimizi kontrol etmemizin, diğerleri için beslediğimiz saygı hislerimizin ve hareketlerimizin yücelmesine hizmet etmeli; bizi adiliğe, zulme, adaletsizliğe ve bayalığa tahammül etmeyecek şekilde geliştirmelidir.

William Morris’in, “Sanatın en büyük düşmanı lükstür, sanat onun atmosferinde yaşayamaz.

V. İ. Lenin’in, “Sanat, gerçekliğin pasif bir yansıması değil, aynı zamanda etkin bir biçimde yaratılmasıdır. Esas olan yansıtmak değil, yaratmaktır!” uyarıları daha yüksek sesle telaffuz edilmelidir!

Egemen düşünceye teslim olmuş piyasa sevicilerinin popüler sanat ve sanatçıları yaşadıkları dönemde burjuvazinin öne çıkardığı kişilerken; gerçek sanatçılar ise yapıtlarıyla tarih boyu anılanlar, unutulmayanlardır. Yapıtları kalıcıdır. Geçmiş ile gelecek arasında köprü görevi görürler. Yaratıcıdırlar, aşkla başkaldırırlar.

Çünkü sanat değişimlerin ivmesidir. Sanat hayal gücüdür. Üretkendir, aktarıcıdır, birikimdir. Harekete geçirendir. Daha iyiye ihtiyaç yaratandır. Kötüyü ve iyiyi, gerçeği ve hayali kavramaya, başka gözle görmeye vesiledir. Yorumlayandır. Gelişimin önünü açan, ilham ve cesaret verendir.

Kolay mı?

Sanat bir itirazı, bir karşı çıkışı, bir muhalifliği içerdiğinde anlam kazanır. Gerçek sanat güdüm kabul etmez, her türden yönlendirmeyi reddeder, çerçevelere sığmaz.

Nereden gelirse gelsin sanat güdüm kabul etmez, özü gereği, muhalif kimliğiyle; baskıya, zulme, sömürüye, yasakçı ve tekçi zihniyete karşı olmak durumundadır.

Sanatçı muhalif bir kimliktir. Eleştirendir, eleştirel bakış açısıyla bakmasını bilendir. Böyle bir bakış, sadece benimsemediği iktidarı değil, kendi dünya görüşüne yakın bir yapı iktidar olduğu zaman da yanlış gördüklerini eleştirmekten geri durmayan bir bakıştır. Bu sanatçının aydın kimliği ve kişiliğinden kaynaklı bir özelliktir.

Sanatı siyasetin dümen suyuna sürmeye çalışmak, siyasetin bir aracı olarak görmek de siyaseten sekter bir tutumdur. Sözün özü; sanatçının konumlanacağı yer iktidarın yanı değil, her zaman mazlum ve mağdurun yanı olmalıyken (12) John Berger’in uyarısını kulağa küpe edilmelidir:

Akademizm, sanatın toplumsal ve sanatsal nedenlerden ötürü, doğal olarak bir merkezden uzaklaşma ve çeşitlenme eğilimini sergilediği bir zamanda, sanatı konformist ve birörnek yapmak isteyen bir çabadır. Akademizm, bazı durumlarda ilerici görülebilir, ama sanat adına her zaman öldürücüdür.(13)

* * * * *

Ve nihayet hayatın tercümanı tiyatro meselesinde ise Muhsin Ertuğrul’un, “Fırın açmayan ülkede insanlar aç kalır ölür. Ama tiyatro açmayan bir ülkede insanlar ruhen aç kalır, birbirini öldürür.” betimlemesi bugünümüzü anlatırken; 2019-2021 yılları arasında toplam 501 adet tiyatro salonu kapandı. 2021 itibarıyla toplam salon sayısı TÜİK verilerine göre 400 adet idi. (14)

Bir şey daha: Bağımsız tiyatrolara yardımlar 1982 dışında yıllardır hep 100 TL devlet tiyatrolarına verildiyse, 2 TL bağımsız tiyatroların toplamına verilmiştir! (15)

Yani hayatımız boyut katan tiyatro, egemenlerce yok ediliyor, insan(lar) da ruhen aç bırakılıp, ölüme mahkûm kılınıyor!

* * * * *

Şimdi insan(lık) varoluşuna mündemiç ‘Sanat ve Tiyatro ya da Aşk ve Hayat’ için ruhumuzu öldüren kapitalist yabancılaşmaya “Dur” deyip; “Bu haşat olmuş yüzyıldan çıkmamız lazım.(16)

Bunun riskli olduğunu biliyorum!

Ancak unutulmamalı: “Bahar olmak, kışın riskini kabul etmek demektir. Var olmak, var olmama riskini kabul etmektir.(17) Bu bir…

İkinci: “İnsanın kendisi, bir ülkü uğrunda ıstırap çekmez ve ölmezse korkun, çünkü bu tek nitelik, insanın temelidir ve bu tek nitelik, insanı evrendeki bütün öteki şeylerden ayırır.(18)

Üçüncüsü de Cemal Süreya’nın dizelerinde: “Öyle birini sevin ki;/ Yüreğinin solda attığını hissettirsin, kavgada yiğit olsun, devrimci olsun…/ Ekmeğini eşitçe bölüşebilsin yok olanlarla…

Öyle birini sevin ki;/ Geride duracağına, elini tutup en öne çıksın senin ile kalabalıklarda./ Tv başında yorum yapacağına, orada olmalıyız desin…

Öyle birini sevin ki;/ Umudu iki kişilik olsun, acıdığı için değil yardım etmek istediği için diz çöksün başkasının önünde./ Suyunu, ekmeğini paylaşsın

Öyle birini sevin ki;/ Direnmelisin desin, kavgadayız desin, umuduz biz, geleceğiz desin…

Öyle birini sevin ki;/ Nâzım’ın Piraye’sini kıskandırsın severken…/ Severken bütün devrimleri anımsatsın göğüs kafesinde!

Öyle birini sevin ki;/ sosyalizm koksun her sözü, henüz yazılmamış bir kitap gibi baksın gözleri…
Öyle birini sevin ki;/ Sigarasını içerken bütün ölü şairler utansın yazdıklarından,

Öyle birini sevin ki;/ Sen devrimcisin, yoldaşın olsun ömür boyunca! Her direnişte, her kavgada, yanı başında…

O hâlde Bertolt Brecht’in, “Sanat, dünyayı yansıtan bir ayna değil dünyanın onunla şekillendirildiği bir çekiçtir.” vurgusu güzergâhında aşk ve hayat için yaşasın sanat ve tiyatro!..

6 Temmuz 2023, Ankara.


N O T L A R

(1) Albert Einstein.

(2) Grigory Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi, çev: Göke Bozkurt, Sayfa Yay., 2013.

(3) Sabahattin Ali, Değirmen, YKY, 2016, s.37.

(4) George Orwell, 1984, çev: Celal Üster, Can Yay., 2000.

(5) Max Horkheimer, Akıl Tutulması, çev: Orhan Koçak, Metis Yay., 2005, s.177

(6) Thomas Mann, Aldanan Kadın, çev: Esen Tezel, Can Yay., 2012, s.86.

(7) Halil Cibran, Kırık Kanatlar, çev: Ersan Devrim, Kaknüs Yay., 2002.

(8) Erich Fromm, Sevme Sanatı, çev: Yurdanur Salman, De Yay., 1977.

(9) Murat Beşer, “Sağcının Kültürü-Sanatı-Sepeti (1)”, Birgün, 23 Mart 2023, s.15.

(10) Kültür-Sanat ve Sermaye-İktidar, Derleyen: Sacit Hadi Akdede, Alfa Yay., 2023

(11) Vecdi Sayar, “Sanata Özgürlük Kurumlarına Özerklik”, Birgün, 7 Mayıs 2023, s.13.

(12) Hicri İzgören, “Seçimde Sanatçı Tavrı”, Yeni Yaşam, 25 Mayıs 2023, s.11.

(13)Akademiler, geçmişte olduğu gibi günümüzde de devletin araçları olarak kurulur. Görevleri de sanata, devlet siyasetine uygun biçimde yön vermektir; bu yön verme, keyfi bir dikta’yla değil, devlet görüşlerini yansıtan geleneksel sanatı devam ettirecek sanat kurallarını bir sistem olarak tespit etmekle yapılır. Bu ideoloji tutucu da olabilir, ilerici de. Fakat, bütün akademik düzenlerin değişmez özelliği, teoriyi yapılandan ayrı tutmasıdır. Her şey kuralla başlayıp kuralla biter.” (John Berger, Sanat ve Devrim, çev: Bige Berker, Yankı Yay., 1974.)

(14) “Kapanan Tiyatro Salonları: 2019-2021” (https://www.kartostat.com/tiyatro-salon/)

(15) Eda Köprü Yılmayan, “Sacit Hadi Akdede: Sanatçı Kimsenin Yalakası Olamaz”, Birgün, 5 Nisan 2023, s.15.

(16) John Steinbeck, Cennetin Doğusu, çev: Derin Çizer-Ömür Candaş, Remzi Kitabevi, 2012.

(17) Antoine de Saint Exupéry, Küçük Prens, çev: Fahrettin Arslan, Hece Yay., 2004.

(18) John Steinbeck, Gazap Üzümleri, çev: Ergün İlgin, Halk Yay., 1974.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar