Zincirdeki Mekân-Zamanın Kısa Tarihi

Sınıf bilinci gelişmemiş olanların, yaşama müdahil olamadan ömür geçirip bilimkurgu film izler gibi sanatta yapay zekâ kullanımının nasıl büyük sonuçları olacağını söyleyenlerin, Platon’dan bu yana gelinen ve kısaca değinebildiğimiz tarihsel süreçten anlayacağı bir şeyler olması mümkün mü?

A- Giriş

Bilim, sanat, teknoloji gibi alanların çoğu zaman “nötr” olarak algılanması, bazen ilerici kesimlerde de “teknolojik devrim” masallarının etkili olmasına neden oluyor. Oysa üretim araçları üstünde özel mülkiyet kurarak toplumun ekonomik, bilimsel, kültürel tüm üretimlerini sömüren sınıf gerçekliği karşısında “nötr” bir alan olarak teknolojiden söz edilemez. Aslında gelişen tüm teknolojiler sınıfsal çıkarların hizmetine koşulur ya da beklemeye alınır. Örneğin on yıllarca eskimeyecek araç lastiği, yıllarca bozulmayan ampul üretmek mümkündür ama üretilmez. Patentler çelik kasalara konmuş, araştırma laboratuvarları satın alınmış, tüm toplumsal aktiviteler üzerinde rıza ya da zor yoluyla denetim sağlamak için durmaksızın yol ve yöntemler üretilmiştir.

Geçenlerde AB ülkeleri, zaten çoğunu denetledikleri internet kullanımına “katı düzenlemeler” getireceklerini ilan ettiler. Çünkü toplumun muhalif güçlerine az da olsa serbest alan bırakmak tehlikeli görünüyor. WikiLeaks’e 2017’de sızdırılan belgelerde Amerikan istihbaratının, geliştirdiği yazılımlarla “akıllı” telefonlar, bilgisayarlar ve televizyonlara sızmasını sağlayan araçlar teşhir edilmiş, bu yüzden eski bir istihbarat çalışanına 40 yıl hapis cezası verilmişti.

Aslında egemen sınıfın toplum üzerindeki tam denetim ve yönlendirme düşleri sınıfların tarihi kadar eskidir. Yapay zekâ uygulamaları ve robotik teknolojiler yoluyla kapitalist üretim anarşisini ve kültürel bunalımını aşma veya öteleme girişimi de kanımca bunlardan biridir.

Yorulmadan, uyumadan çalışacak robotlar ve insan bilinci-duyuncuna ihtiyaç duymadan şiir, öykü, roman yazan, besteler yapan, resim heykel vs. üreten yapay zekalar; oldukça azınlıkta olmalarına rağmen uluslararası tekelci burjuvaziyi korkutan ilerici, devrimci, sosyalist sanatçıların / aydınların, bazen kontrol dışına çıkan kafa ve kol emekçisi kitlelerin yarattığı sancıyı dindirebilecek midir?

Tarihsel süreç içindeki yönetme / yönlendirme teori-pratiklerine bakarsak bu sorunun yanıtına ve buna karşı neler yapılabileceğine dair çerçeve daha iyi görülebilir kanısındayım.

B- Retorikten İkna’ya

Yaklaşık 2500 yıl önceki bir Grek şehir devletinde köle sahibi vatandaş bir ailede doğma şansınız olsaydı, “eğitim hayatınız dört yıllık retorik dersi içerirdi. Bu ders, size ikna iddialarını anlamayı ve kendi ikna savlarınızı oluşturmayı öğretirdi. Derslerinizi kaçıracak olsanız, size ders verecek bir sofist tutabilirdiniz.” (1)

Söz söyleme, hitabet sanatı olarak görülen retorik dersleri, “özgür” vatandaşların devlet yönetimine, “demokrasiye” katılmaları, bir mevki sahibi olmaları için son derece gerekli görülüyordu. Sokrates’in öğrencisi olarak yetişen Platon’un Geoergias eserinde de geçen bu terim, ona göre, “Yargı yerlerinde yargıçları, mecliste üyeleri, halk toplantılarında yurttaşları sözle kandırma kudretidir. (…) Retorikçi akla uygun olanları söyleyerek doğru bilgi (episteme) ile değil, doğru sanı (doxa) ile amacına ulaşır.

Retorik ve ikna dersleri, azınlıktaki egemen sınıfın elindeki bir rıza üretme aracı olarak birinci yüzyıldaki Roma İmparatorluğu’ndan on yedinci yüzyıldaki Harvard Koleji öğrencilerine kadar çeşitli biçimlerde sürer. Ama biz Platon’a biraz daha yer vermeliyiz. Köleci demokrasi, diyaloglar yoluyla düşünme sanatını geliştirip ön yargıları zorlayan Sokrates’i idam edince, Platon’un “filozofların kral, kralların da filozof olması gerektiği, yönetimin cahil halka bırakılamayacağı” düşüncesi kitaplarına girecektir. İnsanlık, tarihin çeşitli dönemlerinde bu aynı düşünce tarzına birçok kez tanık olmaya devam etmiştir.

Platon’un devletin birliğini güvenceye almak üzere bulduğu çözüm, halkın (söz hakkını b.n.) ortadan kaldırmak ve bütün iktidarı, gerektiğinde soylu yalanlara başvurmaktan ya da zor kullanmaktan çekinmeyen filozoflardan oluşan bir elite devretmektir.” (2)

Görülebileceği gibi, köleci üretim biçimi, kendine uygun üst yapı kurumlarını, yaşam biçimini ve kültürünü yaratmıştır. İnsan toplumlarının evrimi, tarihin belirli bir döneminde uzlaşmaz sınıflar halinde bölünmüş devletli toplumları yaratınca, muktedirlerin iktidarı, bazen tanrı / tanrının gölgesi gibi inançsal ögeleri de kullanarak çoğunluğu yönetmenin kültürünü geliştirmiştir. Doğrusu bunu yapabilmesinin birçok olanağına da sahipti: Devlet, din, ikna ve zor araçları, eğitim, alışkanlıklar… İlksel, sınıfsız toplumlardan sözün sihirli, kutsal ve hakiki olduğu dönemlerden gelen söz sanatı, böylece ezen sınıf tarafından istismara uğruyordu.

Köleci devletin sonsuza dek yıkılmayacağı sanılıyordu. Ama hayatın çok yönlü gerçeği ve gelişmesi karşısında bütün o “ikna” ve zor aygıtları yeterli olamadı. Muktedirlerin tüm baskılarına, katliamlarına rağmen ezilenlerin de türküsü, hasreti, kültürü ve eylemi yükselerek köleci üretim biçimini paramparça etti.

Sonraki sınıflı toplumsal üretim biçimlerinde de yöneten ve yönetilenler arasındaki sınıf mücadeleleri türlü biçimler altında süregeldi. Örneğin Hristiyan ahlakında insanın tüm dünyevi zevklerden uzaklaşması, bu dünyanın acılarına sabırla katlanması ve öte dünyadaki cennete böyle kavuşacağı vaaz ediliyordu. Ama bu sözler asıl olarak tabii ki soylular, derebeyler, şövalyeler hatta kısmen tüccarlar için değildi; tarlalarda yarı-köle çalışan köylü yığınlara, zanaatkarlara, kıt kanaat geçinen halkaydı. İktidarın ortağı olan tek tanrılı dinlerin tümünde benzer şeyler görmek mümkündür. Feodal dönemde kökleşen ve cehaletle baş başa giden dinsel bağnazlık çağında bilime, kültüre ve ilerlemeye karşı korkunç suçlar işlendi. Ama hiçbiri baş kaldırının ve devrimlerin feodal sistemi parçalamasını engelleyemedi. Anadolu, İran coğrafyasıyla dünyanın çeşitli bölgelerinde emekçilerin birliğine ve eşitliğine dayanan toplumsal oluşumlar, büyük isyanlar görülmesi, insanlığın sömürüsüz toplum hasretini gösteriyordu.

Burjuva devrimler çağından önce zaten ekonomik alt yapıda kökleşen burjuva sınıfı, kâh Fransa’da olduğu gibi ayaklanmalara katılarak kâh Almanya’da olduğu gibi kısmi çatışma ve uzlaşmalar yoluyla kendi çağını başlatmış oldu. Ancak “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganıyla iktidarı alır almaz, daha iyi yaşam umuduyla harekete geçmiş yoksul köylü ve işçi kitlelerini karşısına aldı; kendi yönetici kültünü sabit, değişmez bir “aklın iktidarı” olarak ilan etti. Eşitlik, burjuva hukuktaki “eşitliğe”; özgürlük, özel mülkiyet dokunulmazlığı ve bireyci felsefeye; kardeşlik ise ücretli köle olarak serbest (!) çalışmaya indirgendi. Devrimin ilkelerine ihanet edildiğini savunan Jakoben önder Robespierre şöyle haykırıyordu:

Mülkiyetin uygulanmasında en büyük özgürlüğü sağlayacak maddeleri çoğalttıkça çoğalttınız. Ama, bu mülkiyetin meşru niteliğini belirleyecek tek bir sözcük bile söylemediniz. Öyle ki, bildiriniz, insanlar için yapılmış görünmüyor; zenginler, soyguncular, borsa simsarları ve zorbalar için yapılmış görünüyor.” (3)

Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’su, Enternasyonal hareketiyle birlikte sosyalizm eğilimi, tekelci evreye ilerleyen burjuvazinin en büyük kâbusu olacaktı. Öyle ki 1871’de Paris Komünü kurulunca Fransa ve Almanya burjuvazileri birbirleriyle savaşı bırakıp tarihin ilk emekçi demokrasisini katliamla bastıracaktı. 30 binden fazla Komünarı kurşuna dizdiren Fransız burjuvazisinin korkusu ve sınıf kini, daha o dönemde bireyci felsefesini “yönetme ve güç istenci” üzerine kurmakta olan Nietzsche’nin sözlerinde görülebiliyordu. Taner Timur’un “Marksizmin Klasiklerini Okumak” adlı kitabından:

Mademki ‘akıl’ toplumsal düzene karşı saldırıya geçmişti, o halde toplumsal düzenin sözcüleri de ‘akıl’a saldıracaklardı. Burada hatırlayalım ki, günümüzde aklın eleştirisinde referans çerçevesi oluşturan postmodern düşüncenin kurucu babası Nietzsche, Komün direnişi sırasında, böyle bir korku içinde, ‘birkaç gün boyunca tamamen çök(tüğünü) ve gözyaşlarına boğul(duğunu)’ yazmıştı. Düşünür, Fransız ordusu Komün’ü kana boğduktan bir ay sonra bir dostuna yazdığı mektupta da ‘aniden ortaya çıkan ejderha kafalı ENTERNASYONAL’ diyordu, gelecekte uluslar arasındaki kavgaların ötesinde, bambaşka kavgaların habercisi olarak bizleri korkuttu.

Darwin’in bilimsel temellere dayanan Evrim Teorisi’ni alıp Sosyal Darwinizm gibi tehlikeli bir ucube yaratan burjuva ideologları, sonraki dönemlerde Freud’un psikanaliz, Pavlov’un “Şartlı Refleks” gibi araştırmalarını da istismar etmekten geri durmayacaktı ki sanırım bu konuda sayısız örnek vardır.

Aristokrasi bir seçkin insanlığa ve daha yüksek sınıfa inancı temsil eder. Demokrasi, büyük insanlara ve seçkin zümreye inançsızlığı temsil eder. (…) Bu rejimde herkes herkese eşittir.

Ben nefret duyarım: 1- Sosyalizmden, çünkü o büsbütün naif (safdilane) olarak ‘iyinin, güzelin ve eşit hakların’ düşünü görür.” (4)

Nicelerinin üstü örtülü ama Nietzsche’nin açık sözlü olarak yaptığı bu emekçi ve sosyalizm düşmanı bireyci felsefe, daha sonraki Pragmacı, emperyalist ve faşist yönetimlerde yankılanıp duracaktı. Günümüzde de kâh G-7 zirvelerinde kâh Siyonist katliamlarında kâh Arabistan’ın Yemen’de yürüttüğü ve en az 400.000 insanın katline yol açan gericiliğinde, vekalet savaşlarında vs. yankılanıp duruyor…

C- Propagandadan Halkla İlişkiler’e

Propaganda sözcüğünün ilk kullanımı Protestan reformunun başladığı 17. yüzyıla kadar inse de asıl olarak 20. yüzyıl başlarında yaygınlaşıyor. Belirli bir düşünce sistematiğine vurguyla bir düşüncenin öz ve etkili bir şekilde yayılması olarak tanımlanabilir. A. Pratkanis ve E. Aronson’un “Propaganda” adlı değerli araştırma kitabındaysa şöyle tanımlanıyor: “…sembollerin ve bireyin psikolojisinin manipülasyonuyla üretilen kitlesel ‘öneri’ veya ‘etki’.” Ancak bu tanımlama Marksist yaklaşımdaki “ajitasyon” ile daha fazla örtüşüyor; propaganda daha ayrıntılı ve daha derin bir düşünce yayma girişimidir. Kuşkusuz ki bu yaklaşım ezilen sınıflar açısından, bilgiye, bilime, sanata, söz hakkına, adalete kısacası insancıl bir yaşam düzeyine en çok ihtiyaç duyanlar açısından böyledir. Oysa insanlık dışı sömürgeci sistemlerini her ne pahasına olursa olsun sürdürme kararlılığındaki egemen azınlık açısından propaganda, “önyargılı düşünce ve fikirlerin genellikle yalan ve aldatmaca yoluyla yayılmasını sağlamak”tır. Görüldüğü gibi Platon’un retorik tanımından çok da uzakta değil… Tek fark, egemen azınlığın elinde artık bu alanı destekleyen oldukça gelişmiş teknolojilerin varlığıdır. Bu alanda neler yaşandığına kısaca göz atmak bile oldukça aydınlatıcı olabilir:

Yirminci yüzyılın hemen başında Sigmund Freud, psikoloji deneylerine dayanarak “her insanın zihin derinliklerinde saklı ilkel, cinsel ve saldırgan güçler” keşfettiğini, insandaki bilinç durumu dışında, onun hareketlerini etkileyen bir “bilinçaltı”nın bulunduğunu yazdı. Tedavi edilmediği takdirde “bireyler ve toplum kaosa sürüklenebilirdi.” Başlangıçta çok ilgi görmeyen hatta Avusturya sosyetesinden tepki alan bu görüşler, sonraki yıllarda psikanaliz buluşmalarının yapıldığı, seçkin kişilerin katılabildiği balolara doğru evrilecekti. Ancak Freud’un (kuşkusuz ki bilimsel eleştiriye muhtaç varsayımları, deneyleri ve geliştirdiği yöntemler bir yana) düşüncelerini kitlelerin siyasi ve ticari yönden manipülasyonu için kullanan ilk kişi ABD’de yaşayan yeğeni Edward Bernays oldu.

1914’te başlayan Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sonlarına doğru ABD, “Avrupa’ya demokrasi getirmek için” Almanya’ya savaş açtı. Ancak Amerikan gençlerinin savaşa “yüksek idealler ve macera tutkusuyla” katılmalarını sağlamak için kampanyalar düzenleme işi E. Bernays’a verilmişti. Sonraki yıllarda Bernays, insanların farkında olmadıkları ama onları etkileyen bilinçaltı arzularını tetikleyerek onları tüketime yöneltme konusunda birçok büyük şirkete danışmanlık yapacak, yaptığı işe de (propaganda sözcüğünü kaba bulduğu için) “halkla ilişkiler” adını verecekti.

1920’lerde Freud’un eserleri Bernays’ın desteğiyle ABD’ de yayınlandığında egemen çevrelerde sıra dışı bir ilgiyle karşılandı. Mademki kitlelerin bilinçaltında düzeni tehdit edebilecek ilkel ve saldırgan güçler vardı, o halde bunlar kontrol edilmeli, yönlendirilebilmeli ve ehlileştirilmeliydi. 1917’de Rusya’da gerçekleşen sosyalist devrimin de kitlelerin bu tür ilkel güçleriyle ilişkili olduğunu düşünenler hiç de az değildi!

Böylece Platon’dan yaklaşık 2300 yıl sonra, ABD’nin en etkili siyaset yazarlarından Walter Lippmann, eğer kitleler yani sokaktaki “şaşkın kalabalık” akıl dışı (irrasyonel) güçlere bunca açıksa “demokrasinin temel ilkelerinin yeniden düzenlenmesi gerektiğini” ve demokrasiyi asıl olarak “elit bir azınlığın yönetmesi gerektiğini” türlü mecralarda yazıp söyleyebildi. (5)

Bir yandan ihtiyacı olmasa bile tüketerek mal fazlasını eriten, öte yandan tehlikeli eğilimleri kültürel, sosyal projeler, psikolojik teknikler ve manipülasyonla, “halkla ilişkilerle” törpülenen kitleler yaratılmalıydı. Zaten Lippmann ve benzerlerine göre, “beyniyle değil omurgasıyla hareket eden” sokaktaki kalabalıklara demokrasi emanet edilemezdi. Serseri mayın gibi “medeniyetin altında gezinen bilinç dışı içgüdüsel ve hayvansal dürtülerden” (6) bahsediyordu.

Böylece psikoloji bilimine, kitle psikolojisinin işleyiş mekanizmalarını anlama ve yönlendirmeye dair araştırma “görevi” yükleniyordu. Lippmann’ın görüşlerinden çok etkilenen Bernays, amcası Sigmund Freud’un yapıtlarını kendine sermaye yaparak çalıştırdığı psikanalistlerle birlikte “işini” büyüttü. Bu işin ilmini yapan pratisyenlerin en başında gelen Bernays’ın “halkla ilişkileri” 1929 Ekonomik Buhranı gelene dek tekelci şirketlerin gözbebeği oldu, kendisi zenginleşti. O yıllarda yazdığı kitaplarda ve yönettiği reklam ve manipülasyon uygulamalarında Lippmann’ın söz ettiği amaçlara ulaşmak için yeni teknikler geliştirdiğini ileri sürdü. Bernays buna “rıza mühendisliği” diyordu.

Bu arada, ilk emperyalist paylaşım savaşından yenilgiyle ayrılan İtalya’da 1920’lerden itibaren lider kültüne ve seçkinlerin iktidarına dayanan faşist hareket yükseliyordu. 1925’ten itibaren iktidarı ele alan Mussolini, 1932’de yayınlanan “Faşizm Doktrini” adlı kitapta, Nietzsche’nin “güç ve iktidar istenci” varsayımlarıyla bağlantı kuruyor, “büyük, seçkin adamların otoriter rejiminin meşru olduğunu savunuyordu. Sosyalist partiler başta olmak üzere, muhalif oluşumları daha 1925’ten itibaren yasaklamıştı. Devlet kapitalizmi, korporatizm ve yeni Büyük Roma İmparatorluğu düşleri…

1933’te Almanya’da, “demokrasi işsizlik ve kaos yaratır” diyen Nazilerin iktidara yürüyüşü ve sonrasında Hitler’in her zaman sağ kolu durumunda olan “Propaganda Bakanı Goebbels”, bir gazeteciye verdiği demeçte “ilham aldığı kişilerden birinin Bernays olduğunu” söyleyecekti (7). Hitler ve Goebbels gibileri fonlayanların da Almanya’nın en büyük tekelci şirketleri olduğunu bilmem belirtmeye gerek var mı!

Burjuva ideologların varsayımlarına dayanan başka faşist hareketlerin kendilerine özgü biçimleri, köklü sömürgeci geçmişlerine rağmen çoğu sömürgelerini kaybeden İspanya ve Portekiz’in tekelci burjuvazileri tarafından, sonradan acı ve utanç yaratarak uygulanacaktı: Franco, Salazar…

D- Halkla İlişkilerden Kültürel Özgürlük Kongresi’ne

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında İngiltere ve Amerika gibi ülkeler Nazi Almanyası’nın Sovyetler’e saldırmasını el altından desteklemişlerdi. Buradan ikili bir çıkar bekliyorlardı: Hem dünyanın ezilen halklarına sosyalist bir ülke inşa etmenin mümkün olduğunu gösteren Sovyet “belasından” kurtulmak hem de Nazi ordularının orada yıpranması sonucu savaşta avantajlı duruma geçmek.

Ancak “beklenmedik şekilde” Sovyetler Birliği, Nazi ordularını Almanya içlerine kadar kovalayınca, sorgulanan Nazi subaylarından yüzlercesi, belirli istihbarat, propaganda, teknik bilgi sahibi oldukları için “devşirildi” ve ceza almamaları için başka ülkelere kaçırıldı. Nazi Propaganda Aygıtı mirasıysa tümüyle ABD’ye taşınarak orada Soğuk Savaş konseptinin temelleri atılacaktı.

Bunun “kültür” kolu olan “Kültürel Özgürlük Kongresi” gizlice Amerikan istihbarat fonlarıyla desteklendi; anti-komünist ve anti-Stalinist bir çerçevede komünist olmayan sola ve “özgürlükçü liberallere” hitap eden dergiler, sanat mekanları, ödüller, soldan dönek olan ünlülere lüks tatiller, yetenekli yazar, çizerlerin devşirilmesine çalışan yatılı burslar organize edildi. (8)

Örneğin bu kongrenin aktif üyesi olan G. Orwell’in sosyalist toplumun da aslında başka ve kapitalizmden beter bir düzen olduğunu “gösteren” Hayvan Çiftliği kitabı dünyanın her tarafına milyonlarca dağıtıldı. Ortaokullara kadar okunacak kitaplar arasında sayıldı. Kitabın nasıl okunması gerektiğine, hangi hayvanın Stalin hangi hayvanın Marx olduğuna dair rehber kitapçıklar eşliğinde güya “birey hakları, özgür düşünce, barışseverlik, diktatörlük karşıtlığı’’ savunuldu!

George Orwell, Arthur Koestler, İgnazio Silone, Nabokov, Stephan Spender, Bertrand Russel gibi ünlü isimleri bünyesinde bulunduran yapı, “özgür sanat, modern sanat, sanatçının bağımsızlığı” gibi kavramlar üzerinden ilerledi. Aslında ana fikir daha 1950 yılında CIA üst düzey görevlisi Allen Dulles tarafından ifade edilmişti: “CIA’nın Soğuk Savaş Programı’nın başarılı olması, hükümetlerden bağımsız görünen özgürlüksever insanların, doğal inançlarını temsil edermiş görüntüsü verme yeteneğine bağlıdır.” (9)

Kültürel Özgürlük Kongresi, (…) 35 ülkede büro kurdu, yirmiden fazla ünlenmiş dergi yayınladı. En önemlisi, amiral gemisi niteliğindeki 1953-1990 arası yayınlanan ‘Encounter’di.

Ayrıca haber ajansları, radyoları, film yapımcısı firmaları da vardı. Hollywood filmlerine, senaryolara müdahil oluyor; bazı sahneler sansürlenirken, ABD dış politikasına uygun mesajlar, yeni sahneler çekilerek filmlerin içine monte ediliyordu. ABD askerlerinin okuduğu çizgi romanların içine uygun imajlar monte edilirken, kilise papazlarının verdikleri vaizlerin düzenlenmesi de ihmal edilmiyordu. Sosyalist örgütlerin konferanslarına paralel uluslararası konferanslar düzenleyip finanse ediliyordu. Müzisyenlere ve ressamlara ödüller dağıtılıyor, onların konser vermesine sergi açmasına, Nobel Ödülü kazanmalarına destek olunuyordu. Çeperindeki aydın ve sanatçılardan çengel attıklarına, bedava lüks tatil gezileri hediye ediliyordu.” (10)

Bu ödenekler, doğrudan değil, dünyanın “sanatsever, barışsever” zenginlerinin kurduğu büyük vakıflar üzerinden yapılıyordu. Öyle ki bazı yazarlar ödeneklerinin arkasındaki finans kapital ve istihbari örtülü ödenek desteğini göremiyordu. “Para trafiğindeki bu aşırı gizliliğin nedenini, Avrupa Kültür Kongresi’ndeki CIA görevlisi Cord Meyer, anılarında şöyle açıklamıştı: ‘Batı Avrupa’da eğer özgür ve çoğulcu toplum yaşayacaksa demokratik partilere ve kurumlara Amerikan yardımı şarttı. Bizim yardımımızın gizli tutulması gereği, beni hiç rahatsız etmedi. Sovyet destekli aparat ile eşitsiz savaşlarında bizden yardım isteyen Avrupa’nın siyasal ve kültürel önderleri bunun duyulmamasını şart koşmuşlardı.’” (11)

Bu konuda daha fazla bilgi, kaynak, örnek arayan dostlarımız kaynak gösterdiğimiz kitaplara ve yazılara bakabilirler. Sosyalist toplum kurma girişimlerinin esas olarak kendi içindeki hata ve sapmalarla başlayan daha sonra kültürel ve ekonomik çözülmeyle sonuçlanan süreci, dünyamızı daha karanlık, daha bunalımlı hale getirdi.

Çağlar boyunca toplumu siyasal, sosyal bakımdan denetiminde tutmak isteyen ve devletli sisteme sahip olan egemen sınıflar, sömürdükleri toplumsal sınıf ve tabakaları cehalet, yozluk ve gerilik içinde tutmak için özel çaba göstermiştir.

Karşısında artık örgütlü bir sosyalist devletler birliği olmamasına rağmen emperyalizm hem askeri hem de kültürel savaş konseptini tasfiye etmedi. Aksine gelişen yeni teknolojileri de yedeğine alarak, dünya çapında yaygınlaştırdığı, köylere kadar giren kültür endüstrisi ürünleriyle insanlık bilincini, sanatsal duyarlılığı, topluma ve doğaya karşı olan sorumluluk duygusunu, bağımsız akıl yürütme ve eleştirel düşünce tarzını köreltmek için durmaksızın saldırdı, saldırıyor.

Sınıf bilinci gelişmemiş olanların, yaşama müdahil olamadan ömür geçirip bilimkurgu film izler gibi sanatta yapay zekâ kullanımının nasıl büyük sonuçları olacağını söyleyenlerin, Platon’dan bu yana gelinen ve kısaca değinebildiğimiz tarihsel süreçten anlayacağı bir şeyler olması mümkün mü? Emperyalist barbarlığın toplumlarda ve doğada yol açtığı tahribatı bugün durdurabilsek bile, onların yeniden toparlanması uzun zaman alacak.

Rosa Luxemburg’un erkenden görerek dillendirdiği “ya barbarlık ya sosyalizm” gerçekliğini bugün iliklerimize kadar hissediyor, yaşıyoruz…

Süleyman KUŞ

(MayaDergi Yedi)

Ocak 2024

N O T L A R

1- Propaganda Çağı, A. Pratkanis / E. Aronson

2- Hakan Yüceer, Gazete Duvar / Arkeo

3- Ayaklar Baş Olunca, M. Robespierre, İlk Eriş Yayınları

4- Marksizmin Klasiklerini Okumak, Taner Timur

5, 6,7- Edward Bernays – Ben Devri, belgesel, Adam Curtis

8- Parayı Verdi Düdüğü Çaldı, Sanat ve Edebiyat Dünyasında CIA Parmağı, F. Saunders, İmge Kitabevi Yayınları. 9, 10, 11- Ergün Özalp, Arkadaş Gazetesi. 13.10.2022.

Kapak görseli, DALL-E 2 (AI) ile yapılmıştır.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar