Fakir Baykurt’un İlk Öykülerinden “Pıtrak” Üzerine

Öykünün temel nesnel itici gücünü ekin tarlasını sarıp sarmalayan pıtrak oluşturuyor. Burada bir parantez açacak olursak, Pıtrak aslında yazarın ilk öykü kitabına koymak istediği isimdir de.

“Güneş tepemizin üstünde ateş. Yakıyor. Kocaman çelik kazanlarda kaynamış da ateşini başımızdan döküyor gibi. Kanlı Tarla’dayız. Buğday biçiyoruz. Boyu iki karış yok ekinin. Toprak kötü. On parmak altı kaya. Yakıyor ekini… Öyle bir yerine gelip durduk, şimdi, orman. Pıtrak ormanı. (…) Ekinden çok pıtrak var. Sapları uzun uzun uzayıp kurumuş. Tohumları kemik gibi. Asıl acıtan, asıl başa bela olan da bu tohumları.”

Yukarıdaki satırlar Fakir Baykurt’un “Pıtrak” öyküsünün giriş cümleleri. Öykünün temel nesnel itici gücünü de ekin tarlasını sarıp sarmalayan pıtrak oluşturuyor. Burada bir parantez açacak olursak, Pıtrak aslında yazarın ilk öykü kitabına koymak istediği isimdir de. 1950’li yıllar DP iktidarının hüküm sürdüğü baskıcı, despot bir dönemdir. İktidar güçleri söylenen türkü, yazılan şiir ve öyküden ya kendilerine gönderme yapıldığını ya da yasadışı örgüt üyeliği suçlamasına malzeme çıkartacak kadar ileri gidebilmektedir. O yüzden yazarın “Pıtrak” adını verdiği öykü dosyasını inceleyen Yeditepe Yayınlarının sahibi Hüsamettin Bozok, “Pıtrak”ın iktidarın dikkatini çekerek soruşturmaya neden olacağı kaygısıyla F.Baykurt’a bunu değiştirmeyi hatta koymamayı önerir. Yazara gönderdiği bir mektupta der ki: “Adnan Menderes’in Türk köylüsüne şu kadar bin traktör verdik diye konuşup durduğu bir zamanda, parmaklarıyla hasat yapan zavallı köylüleri, böyle göz yaşartan bir öykü ile ortaya koymak sakıncalı olur. Eğer ısrar edersen bu güzel öyküyü, fazla öne çıkarmadan, kitaba alabiliriz, ama kitap adı yapamayız.” Ama F.Baykurt bu konuda taviz vermek istemez. Çok emek verdiği öykülerinin yayıncının elinde esnetilmesine karşıdır. Ve İstanbul’a vardığında bu derdini Yaşar Kemal’e açar. Yaşar Kemal de ilk kitabın yayımının daha önemli olduğunu o yüzden diretmemesini; hem Hüsamettin Bozok’un önerdiği “Çilli” adının da güzel olduğunu belirterek Fakir Baykurt’u ikna eder. Zaten Çilli de çıkacak kitaptaki öykülerden biridir. “Pıtrak”tan vazgeçmek yazarın içine sinmese de ilk kitabın hatırına yayıncının isteğini kabul eder.

**

Çilli’nin çıkış serüvenini öğrendiğimde, “Pıtrak” öyküsünü çok merak ettim. 1955 tarihli Çilli’nin ilk baskısı elime geçtiğinde, Pıtrak’ın, kitabın ikinci ve güçlü bir öyküsü olduğunu anlamıştım. Pıtrak, baştan sona okunduğunda iyi kurgulanmış bir öykü olarak doğanın çetin şartları karşısında yokluğun, tanrı inancının getirdiği “şükürcü” mantığın ortaya konulup sorgulandığı bir örgüyle ilerlemektedir. Pıtraklı tarlada “ana” olarak geçen Elif’in çocukları büyükten küçüğe Tahir, Ramazan, Ayşe ve Veli –hepsi de gerçek kişilerdir- ekin biçmektedir. Aralarında pıtraktan kaynaklı birçok konuda çatışma yaşanır. İlk çatışmanın odağında Veli ile Ramazan vardır. Veli olumsuzluklara karşı isyan ederken, Ramazan Allah’a olan minnetinden ve inancından taviz vermez. Yazar Fakir Baykurt (Tahir), anlatıcı kişi olarak kardeşlerin enstitüde okuyanı ve en büyük olanıdır. Bazen kendisi de çatışmanın bir tarafı olsa da asıl olarak ortalığı yatıştırmaya çalışır. Taşlı ve pıtraklı tarla gerçeği o dönemki köy insanın sıkıntıları bazında öyküye çok çarpıcı bir nitelik kazandırır.

“…Ekinin boyu yok. Pıtrak ekinden uzun. Seçip seçip almaya çalışıyoruz buğdayları. Basacak yer yok. Bir adımcık açılmadan paçalarımız doluyor. Ellerimiz kan içinde.”

(…)

“Allah allah!.. diyor anam, ‘öldür gayri süründürme gayri bizi böyle allaah!’ diyor. Kıçındaki donun yamaları pıtraktan görünmüyor.”

“Kardeşim Ramazan yılgın yılgın: ‘Üstümüz başımız doldu. Namaz da kılınmaz bu halle. Yatıp kalkılmaz da…’ Sabahtan beri böyle söyleniyor, ‘namaz kılınmaz’ diyor tasa çekiyor. Öfkemi tutamıyorum: ‘Her iş bitti de namaz mı kaldı Ramazan’ diyorum.”

“En küçük kardeşim Veli gülmeye başlıyor yanımda.’ Nasıl yemek yiyeceğini düşünmüyor da, nasıl namaz kılınacağını düşünüyor. Efendi, efendi… Ah, eski zaman efendisi.’

Öyküdeki çatışma burada bir adım daha öte geçer; Veli de Ramazan da eline bir taş alarak şiddetli bir kavgaya hazırlanmıştır. Araya ağabeyleri Tahir girer ve Ramazan’a “Sen Veli’den büyüksün bak. Madem o sana söylüyor. Sen de ona söyle fakat vurma” der.

Ramazan “elbet namazı düşüneceğim” diye bağırıyor. “Namaz Allaha borcum. Kılarsam Allaha gidecek. Ya yediğimiz ekmek? Yediğimiz ekmek nereye gidecek? Elbet namazı düşünürüm, elbet allahı düşünürüm.”

“O seni niye düşünmüyor madem” diyor Veli.

“Ne biliyorsun düşünmediğini”

“Düşünse bir yanımızdan belli olurduk. Yok yoksul sürünmezdik böyle.”

“Bu kadar insan var yeryüzünde. İçlerinde bizden daha irezilleri var. Belki onları düşünmekten bize sıra gelmiyor. Kolay mı Allah olmak. Acele etme bakalım sıra bir gün bize de gelir.”

“Akıl değil seninki” diyor Veli. “Eğer Allah bizim gibi fukaraları düşünseydi, bu tarlada bu kadar pıtrağın işi olmazdı. Sen Allah olsan, düşündüğün kulun başına bu kadar pıtrağı bela eder miydin?”

Veli ile Ramazan arasındaki tartışma burada öykünün itici gücü olmaktadır.

Veli’nin son sözleri üzerine Ramazan yeniden köpürüyor ve eline tekrar taş alıyor. Ağabeyi yine devreye girerek taşlı çatışmayı önlüyor. Ramazan, taşı atarken belini de doğrultmaya çalışarak “bu belim kopacak gayri” diyerek yeniden işine eğiliyor. Veli, çelme atmayı kolay bırakacak birine pek benzemiyor: “Benimki de kopacak. Köylülük irezillik, bizimkisi tüm irezillik. Allahın olanca garazı bizeymiş” diyor.

Kardeşler arasındaki söz dalaşına oradan anne Elif “Allah dedeyi gücendirmeyin. Zaten bet bereket yok” diyerek tartışmaya dahil oluyor.

Acaba evlerinde bir tırpan olsa tarla rahat biçilir, pıtrakların zamanla kökü kurur muydu? Bunun da tartışması yapılıyor. Zor ama evlerinde bir tırpan olsa bile tarla taşlı olduğu için gerekirse onun da fayda etmeyeceği görüşüne varılıyor. Sonra Veli, kaçıp ya pıtrak olmayan bir köye ya da şehirlere gideceğinden bahsediyor. Kaçıp gitme sözü Elifçe’yi kamçılıyor: “Gidin gidin, gavurun dölleri babanızın yurduna baykuşlar tünesin.”

“Babamızın yurdu olup da pıtraklı tarla değil mi tabanı, üstelik bir de taşlı?” diye yanıt veriyor Veli. Anacığı biraz daha sinirlenip “babanızın yurdu, kan dökülmüş yoluna” diye üsteliyor.

“Ne yapalım babamızın yurduysa?”

“Allah belanı versin yerler yutası çocuk. Dokuz ay dağ, bayır karnımda taşıdım seni. Orak demedim, harman demedim emzirdim seni. Allah belanı versin ası çocuk tûûh diyor. Tükürük yok ağzında.”

Tahir, ana üzülme Veli giderse ben kalırım, kitaplara bakar pıtrağa bir çare bulurum diyerek anayı teselli etmek istiyor. Veli de ağabeyine “bulursun” diyerek alaysı bir bakış atıyor. Anlatıcı yani Tahir o an Veli’nin görünümünü niteliyor:

“Ayaklarında eskimiş yün çoraplar, Eşek derisinden ham çarıklar. En çok da ona çullanmış pıtrak.”

Taşlı pıtraklı tarlanın zorluğu orakçılara kök söktürüyor. Elifçe “dermanım kalmadı” diye orağı elinden atıp ileride ahlat ağacının dibine düşen gölgeye çekiliyor.

“İleride eşeğimiz anırıyor. Gün gelmiş üstüne yanıyor. Ağlıyor eşek. Acı acı anırıyor.”

Çocuklar devam ediyor. Anası çekilince tarlanın öte başındaki Ayşe de kardeşlerinin yanına geliyor. Biraz dinlenen Elifçe, biçilen yeri kontrol etmek için geri dönüyor. Dinlenmek için dönüm başına kadar biçmeyi göze almışlar. Eller ayaklar paralanmış, dilleri kupkuru. Bir tek Tahir’in ayağında sağlam ayakkabı olarak potin var. O da enstitüden verilen.

Elifçe “gavur mezarlarında bitesice pıtrak” diye ah ediyor.

Tahir:

“Gavur mezarlarının içinde mi bitsin yani ana.”

“İçinde bitsin.”

“Nasıl yatsınlar?”

“Yatsınlar işte. Kanatsın bağırsınlar”

“Yazık değil mi?”

“Neye yazık olsun? Dinleri bizim dinden değil, dilleri bizim dilden değil.”

Devreye yine Veli giriyor:

“Ana sen Allah olsan Müslümanlardan başkasına nefes aldırmayacakmışsın.”

“Aldırmazdım.”

“Aferin sana aferin.”

Ağabeyi Tahir, Veli’ye bir toka yapıyor ve “sen buralardan git. Yürek var sende. Bizim ilçeye kaymakam olsan becerirsin” diyor.

Yemek molası verinceye kadar yanmış kavrulmuşlardır. Ahlatın altına çekilelim derken Ayşe tökezleyip düşerek boylu boyunca pıtrağa batmış ve kan ağlar haldedir. “Ağa” dediği ağabeyi onu sırtına alarak ağacın gölgesine taşır.

Bir testi suları vardır. Testiyi önce Veli diker tepesine. Ramazan “az için ben daha onunla abdest alacağım” der. Annesi ise Ramazan’a “toprakla al” der. Ramazan suyun olduğu yerde “toprakla olmaz” diye itiraz eder. Küser kenarı çekilir.

Tahir, su hakkının bir tasını, susuzluktan yanan eşeğe götürüp “Gözlerinin suyu pınarında kurumuş zavallının. Öpüyor suyu; hıçkırıyor içiyor” der.

Öykü şu satırlarla sonlanıyor:

“Kuru ekmeği döndürüyoruz ağzımızda. Kırlar yanıyor. Verimsiz topraklar yanıyor. Taşlar yanıyor. Taa uzaklarda, belli belirsiz titrek çizgiler halinde görünen köyümüz yanıyor. Gölgenin güneşten farkı yok; terimiz akıyor, yanıyoruz.“

Evet, pıtrak öyküye neden olan baş nesne. Taşlı toprak, susuzluk, sıcak hava da yardımcı nesneler. Veli başta olmak üzere öykünün tüm kişileri aynı zamanda özne niteliğinde. Kitap 1955’te yayınlanıyor ama öykünün zamanı F.Baykurt’un enstitüde okuduğu 1940’lı yılların ikinci yarısını gösteriyor. Söz konusu dönem, ülkemizde ekonomik ve buna bağlı toplumsal ilerlemenin bir düğüm noktasının kırsal kesime işaret ettiği yıllar. Köy Enstitülerinde bilinçlenen ve eli kalem tutmaya yatkın öğrenci ve öğretmenlerin köy gerçeğini yalın ve çarpıcı bir şekilde işlemesi bu ve benzeri sorunların tartışılmasıyla yaygınlık kazanır hale getirmiştir. “Pıtrak” öyküsü sanırım kitabın adı olarak kalsaydı yayın alanında daha çarpıcı bir etki yaratabilirdi ki yazarın dosyasına bu ismi seçmesinin de nedeni bu olsa gerekti.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar