Biz gözlerimizde saklı tuzlu sularla, acı bir tebessümle onları kalbimizin en derinlerinde hissediyoruz.(…) Şimdi yürekleri parçalı olan bu topraklar, su yerine kanla ıslanmaktadır.

Otobüse biner binmez boş bir koltuk aradım. Dünden kalan kitabı bitirmek istiyordum. Arkada cam kenarında oturan kilolu bir kadın ve yanındaki çocuğu fark ettim. Onlar da beni gördüler. Kadınla çocuk bir an bakıştılar, sanki bir şey konuşuyorlardı. Çocuk annesinin kucağına geçmeye çalıştı. “Rahatsız olmayın, böyle iyiyim.” dedim ayakta dururken.

Çocuğun elleri dikkatimi çekti. Pamuk gibi beyazdı. Resimli bir kitapçık tutuyordu. Kitabın sayfalarını karıştırırken bir sayfada takılı kaldı. “Anne, anne.” diye seslendi annesine, ama o elindeki telefonla meşguldü. “Merve Merkür Tekstilin Kış Sezonu Kreasyonunu Sundu.” başlıklı bir siteye bakıyordu. Mankenlerin üzerindeki elbiseler, kadının bedeninin yarısını bile örtmeyecek kadar küçüktü.

Çocuk annesine dokunmaya devam ediyordu, ama kadın duymazdan geliyordu. Ben de dayanamadım, çocuğa eğildim.

“Mert, ona mikroskop deniyor.” dedim.

Kadın telefonundan kafasını kaldırıp bana baktı. Mert de kimdi? Çocuğun kitabına baktı.

“Özcan’ım, ne diyorsun anlamadım?” dedi.

“Anne bundan istiyorum.” dedi çocuk.

“Oğlum, ne yapacaksın? Bunlar oyuncak değil ki! Tanıyasın, aşina olasın diye aldık bu broşürü sana.” dedi kadın.

“Pamuk Prenses” durağında indiler. Ben de yerlerine oturdum. Ayağıma bir şey değdiğini hissettim. Eğildim, yerde bir oyuncak vardı. Çocuk düşürmüş olmalıydı. Elime aldım, ilginç bir şeydi. Bir yerine dokununca başka bir yeri hareket ediyordu. Üzerinde ad-telefon yazan bir etiket aradım ama bulamadım.

Emek Durağına geldik. Yanımdaki adamdan izin isteyip ayağa kalktım ve düğmeye bastım. Otobüsün yarısı boşaldı.

Elimde oyuncakla yürüyordum. Özcan’ı ve annesini düşünüyordum. Özcan bilime meraklıydı, uzay çağı oyuncaklarına ilgi duyuyordu. Annesi ise kilolarını umursamadan kış sezonu elbiselerine bakıyordu. Bu düşüncelerle ofise girdim. Selamlaştım ve masama oturdum. Çaycı arkamdan çay bıraktı.

“Abi, bugün pek dalgınsın.” dedi.

Gözlerim masamdaki oyuncağa takılı kaldı.

“Öyle mi? Nasıl bir dalgınlık anlayamadım.” dedim.

“Abi o oyuncak da ne? Sabah sabah… Çocuğuna mı aldın?” diye sordu.

Anlatmak istemedim, işime daldım. Babamdan kalan eski radyoyu açtım. Günün haberleri geliyordu kulaklarıma. Günlük işlerimi yaparken hayat akıp gidiyordu.

Zaman nasıl geçti bilmiyorum. Radyodan Çapa Tıp Fakültesi Hastanesinde altı yaşında bir kız çocuğu için acil trombosite ihtiyaç olduğu duyuruldu. Kan verebileceklerin acilen hastaneye başvurmaları gerekiyordu. Saat 16.30’a kadar bitirmem gereken işler vardı, ama içimde bir sızı hissettim. O iş bitecekti.

Tam o sırada emekliliğine az kalmış ablam geldi yanıma. Ellerini masama dayadı. Kafamı kaldırıp bakınca mavi gözleriyle bana bakıyordu. Rengi solmuştu. Canı sıkkındı.

“Ablacığım, otur.” dedim.

Öyle bir oturdu ki, sanki yılların yorgunluğu çökmüştü üzerine.  Şekersiz kahvesini istedim.

“Deli çocuk. Kırk yıl bir kahvenin hatırı olur diye hep söylüyorsun.” dedi.

“Böyle şeylere takılma. Senin hep hatırın vardır bende.” dedim.

Merakla bekliyordum. Ne anlatacaktı? Emekli olacağını mı? Onu paylaşacak benimle miydi? Dayanamadım, sordum:

“Abla, bana acı bir şeyler söylemeyeceksin değil mi?”

“Deli çocuk! Acımız, anlayışımızın ve algımızın zarını kırdığında olur. Nasıl içindeki öze ulaşmak için bademin çekirdeğini kırmak zorundayız, onun gibi.” dedi.

“Abla, bana acı çektiriyorsun, farkında mısın? Hangi kabuğum kırılacak, şimdi ona bakıyorum.”

“Bu beden kaç yaz gördü, kaç kış. Kalplerimiz, mevsimler gibi değişkendir. Ve her defasında ‘Kabul etmem, olmaz!’ dediğimiz birçok şeyi kabul etmiş, onunla yaşamışızdır. Tıpkı bir ekin tarlasına çiftçinin hep aynı mahsulü ekip her defasında aynı sonucu alması gibi. Ne o çiftçi tarlasına ektiği mahsulü değiştiriyor ne de biz yaşamımızdaki insanları.”

Radyodan yine aynı duyuru geldi: “Altı yaşında bir kız çocuğu için trombosit ihtiyacı…”

“Abla, kusura bakmazsan kalkacağım, bu duyuruyu takip edeceğim bugün. Acının içime iyice kümelenmesini istemiyorum.” dedim.

Masanın üstüne bıraktığım çantamı açmadan, gideceğim yeri şefe söyleyerek çıktım. İlk gördüğüm taksiye bindim. İçimdeki sızı beni çekiyor en karanlık köşeye. Biraz da olsa hafiflemek istiyordum.

Taksici, “Abi kapıyı yeniden kapatır mısın?” dedi.

Hastaneye vardığımda “Altı yaşında kız çocuğu duyurusu için geldiğimi” söyledim.

Danışmadakiler beni hastanın yakınlarına yönlendirdi. Onlarla tanıştım.

Hasta yakını “Kurban ben, Neşe’nin amcasıyım.” dedi.

“Tamam amcacığım. Ne yapmam gerekiyor onu söyler misiniz?”

Trombositin ne olduğunu annemin hastalığında ablamın söylediklerinden öğrenmiştim. Trombositler, kanın pıhtılaşmasını sağlayarak kanamayı durduran hücrelerdi. Onların düşmesi, hastanın ölümü demekti.

Neşe’yi gördüm. Çok halsizdi. Ona bir şeyler yapmak istedim, ama ne bedenim ne ruhum hareketliydi. Çantamda otobüste bulduğum oyuncak vardı. Çıkarttım, ona doğru tuttum. Oyuncağı bir kukla gibi oynattım. O anda gözlerinde bir ışıltıyı gördüm. O ışıltı ve gülümseme bana fazlasıyla yetti.

Trombosit işi biraz uzun sürdü. Kanımı verdikten sonra biraz dinlenmem gerektiğini söylediler. Kanımı verirken acının kabuğunu kırdığımı hissettim. Bedenim ağırlaşsa da şimdi daha iyiydim. Neşe’nin amcası bana ayran ve meyve suyu getirdi.

“Çok sağ olasın. Burada kimimiz kimsemiz yok. Babası da çalışmak için yurt dışına gittiydi.” dedi.

Amcanın çaresiz halinden umutlu hale geçişini görünce ne çok geç kaldığımı düşündüm.

“Kardeş Vanlıyız, Kürt’üz. Helal et hakkını” dedi.

“Amca, ben buraya memleketiniz veya milletiniz için değil acı çeken bir çocuğun kabuğunu kırmak için geldim. Neden böyle söyledin ki? Asıl sen sağ olasın. Keşke elimden daha fazlası gelse.” dedim.

Adam suçlu gibi mahcup duruyordu öylece karşımda. Çok öfkelendim. İnsanlar ne zamandan beri milliyetlerini ikrar ederek kendilerini ifade eder olmuştu. Anladım ki çat diye bölünmemiştik ama düşüncelerde bölünmüşüz. Aklıma babaannemin bir sözü geldi. “Ey insanlar arasında kötü tohum ekenler! Etleriniz çürüye, gözleriniz elinize düşe, inim inim ölüm dilenesiniz!”

“Bizim yüreğimiz yanıyor. Siz, yüreğimize su serptiniz. Bu kardeşliği gösterdiniz. Sade bu gerçeği bilesiniz istedim.” dedi.

Amcanın o mahcup duruşu gözlerimde bir heykel gibi asılı kaldı. Yaklaştım. Kucakladım can vereyim, istedim. Gözlerimden akan yaşlar, amcanın omuzlarına düştü.

Biz gözlerimizde saklı tuzlu sularla, acı bir tebessümle onları kalbimizin en derinlerinde hissediyoruz. Onlar ki yaşamımızın en kötü ve en iyi günlerini birlikte geçirmiş olduğumuz insanlar. Şimdi yürekleri parçalı olan bu topraklar, su yerine kanla ıslanmaktadır.

Sonra gözlerine dahi bakamadan elimde su şişesiyle “görüşmek üzere” diyerek ayrıldım oradan.


(MayaDergi #5)

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar