Biz Bir Aileyiz Fabrikası

Fabrikada teknik eleman olanlar, kol gücüyle emek harcayan işçilerden daha farklı bir statüde görülürdü. Ne onlar işçilerle ne de işçiler onlarla öyle haşir neşir olamazlardı. Bir sıkıntın, üzüntün varsa arkadaşlarınla değil öncelikle şefle paylaşacaksın, çünkü biz bir aileyiz diye her zaman üstüne basa basa ifade ediyorlardı.

Denize kıyısı olan kentin üstünde yoğun bir sis tabakası vardı. Sis yüzünden birkaç metre ötesi ancak belli belirsiz şekilde fark edilebiliyordu. Özellikle ana caddeler yoğundu. Ne de olsa iş günüydü. İnsanlar tutturduğu yöne doğru akarken hızlı yürüyenler aradan sıyrıldığında kalabalıkta sisle karışık dalgalı bir hareketlilik göze çarpıyordu. Ana yolların birleştiği alandaki Atatürk heykelinin önü ise her zamanki gibi daha renkli kalabalıktı. Küçük bir kız çocuğu, meydanı adımlayanların yollarını oyundaymışçasına seke seke keserek elindeki kâğıt mendilleri uzatıyordu. Her yaş grubundan satıcısıyla simitçisi, çiçekçisi, elma şekercisi, salepçisi de hiç eksik olmazdı meydanın. Gündelik ya da süreli iş arayanlarla, el arabası ya da kamyonetine yük arayanların yolu önce bu meydanda kesişir sonra kendi patikasında geçer kaybolurdu.

Kemal, nişanlısı Derya’yla şehrin dışındaki Serbest Bölge Sanayi’ye gitmek için Atatürk heykelini geçip belediye binasının arka tarafındaki sokaklardan birindeki dolmuş durağına yaklaştı. Ortalığın hareketli renkleri onlar meydanı geçerken yer yer ahenkli, yer yer curcunayı andıran bir ses tonunda Kemal’le Derya’nın peşinden bir süre onları takip etmişti.

Dört alana bir bedava. Beş mendil bir lira, beş mendil bir lira.

Kalite bunlar kalitee. Eğilen alıyoor.

Hay maşallah! Çıtıtıy çıtıy, çatıy çıtıyyy…

Sıcaak sıcaak, caak cak…

Kemal, Derya’nın elini sıkarak “Şu satıcıların sesleri çok hoşuma gidiyor, valla insanın stresini boşaltıyorlar.” diye gülümsedi. Meydan geride kaldıkça zaten kulağa karmaşık gelen sözler, belirsizleşir bu defa şehrin başka bir yoğun noktasının uğultusunu delen çığırtılar seçilmeye başlardı.

Başeyüp, başyüp, başip, aşip!

Hilanlı kalkıyor Hilanlı bir iki Hilanlı…

Evet Akyol! Şimdi! Akyol kalktı kalkıyor.

Kemal,  “Akyol!” diye bağıran minibüsçüye yaklaşıp. “Serbest Bölge’den geçer mi?” diye sordu.

Şoförden olumlu yanıt alınca el ele tutuşan iki sevgili araca geçip en arka koltuğa oturdu. Kendileriyle birlikte minibüste toplam beş kişi vardı. Bu gidişle koltukların dolması için daha çok bekleyecek gibiydiler. Neyse ki kalkışlar saate göreydi. Minibüsçülerin bağırması daha çok ve çabuk yolcu çekebilmek için olsa gerekti. 

Minibüsün şehir merkezini çıkması on beş dakikadan fazla sürdü. Araç, Serbest Bölge önüne gelmeden başka bir yola saptı ve durdu. Orta boylu kara yağız delikanlı muavin “Evet, Serbest Bölge’de inecekler!” diye seslendiğinde Kemal göz ucuyla dışarı baktı ve:

Ya kaptan hani burada Serbest Bölge? Orası neresi, burası neresi!

Abi işte aşağıya biraz yürüyecek, sonra sağda göreceksin. Çok yakındır ha.

Kemal sinirlenmeye başlamıştı:

Ben ne kadar yakın olduğunu biliyorum. Madem önünden geçmiyorsun yolcuyu alma. Nerden baksan oraya varmam 20-25 dakika sürer.

Kemal önde nişanlısı arkada söylene söylene aşağı indiler. Asfaltın kenarından aşağı doğru biraz yürüdükten sonra ana yola çıktılar. Ana yolda, arabalar özellikle sebze meyve taşıyan yük kamyonları vızır vızırdı. Bunun için asfaltın dışındaki toprak patika üzerinde yürümeyi tercih ettiler.

Bazı arabalar yanlarından korna çalarak geçiyordu. Kemal de onlara küfürle karşılık vermeden edemiyordu. Hatta kamyon şoförünün biri kamyonu durdurarak “Hemşerim buyurun, yardımcı olalım.” deyince Kemal’in sinirleri iyicene gerilmişti.

Yoluna kardeşim yoluna! Hödüğe bak sen! Ne yardımı gördüğün gibi burası yol ve biz de senin gibi geçip gidiyoruz işte!

Derya, Kemal’in koluna yapışmış ileri gitmemesi için onu yatıştırmaya çabalıyordu. Sonuçta önemli bir iş görüşmesine gidiyordu. Maazallah bir olay molay çıkar ya da sinirleri hepten bozulursa iş görüşmesi gümbürtüye gidebilirdi.

Şu düştüğümüz hale bak ya! Hem kapı kapı sürün hem de pezevengin şoförü seni dağ başında bıraksın.

Tamam, canım az kaldı. Öyle ya da böyle kazasız geldik işte.

Serbest Bölge büyük bir alan içindeydi. Denize açılan güney tarafı gemi limanıydı. Gemilerle buradaki fabrikalara mal getirilir, aynı şekilde işlenmiş maddeler de buradan gemilere taşınırdı. Kemal daha önce buraya birçok kez iş başvurusu için gelmişti. Öyle bir binanın kapısına gelmiş gibi Serbest Bölge’de istediğin yere varmıyordun. İçinde git git, dön dolaş epey uğraştırıyordu. Serbest Bölge’nin dışı ne kadar ıssız ve sakinse içi de bunun aksine hareketliydi. İşyerlerine ait özel araçlar, kamyon ve kamyonetler vızır vızırdı.

Derya’nın dikkatini başka bir şey çekmişti. Bir iş yerinin önünde beyaz kolsuz önlüklü iki kişi oturuyordu. Büyük demir kapının üstüne asılı bir bezde “Bu İş Yerinde Grev Var” yazılıydı. Büyük yazının sağ altındaki yazı boyutu ise küçük olduğundan okunmuyordu. Kemal’i gömleğinden çekiştirerek yavaşlamasını sağlamaya çalışıyor, Kemal ise yürümesi için onu çekiştirirken  “Ya gel kızım ben sana anlatırım kaç zamandır görüyorum onları.” diye söyleniyordu.

Kapının önünde iki erkek işçi, grev gözcüsü yazan beyaz kolsuz gömleklerini üstlerine geçirmiş ve karşılıklı oturdukları sandalyenin arasında bir taşın üstüne koydukları tavla tahtasında karşılıklı zar atmaktaydı. Grev duyurusunun yazılı olduğu bez ortadan sarkmış, yer yer de yırtılmıştı ve arabaların egzoz dumanından, yolun tozundan asıl rengini de kaybetmişti.  Ana kapının yan tarafındaki siyah bir levha üzerinde grevin kaçıncı günde olduğu yazıyordu.

Vay canına Kemal bak bak! Grevde 381. günmüş. İlk defa bir grev yeri görüyorum. Şimdi bu fabrika çalışmıyor mu?

İçeriden harıl harıl makine sesi geldiğine göre demek çalışıyor. Ben de bilmiyorum nasıl oluyor. Üç defadır aynı grevi görüyorum. İki kişi öyle oturuyor. Grev olunca fabrika çalışıyorsa, grev ne işe yarıyor ki değil mi ama?

Grev yerini geride bırakıp epey ilerledikten sonra Kemal’in görüşme yapacağı iş yerine yaklaştılar. Fabrikanın etrafına betondan yüksek bir duvar örülmüştü. Bahçe içindeki büyük raylı kapının üstünde Nepamed yazılı idi. Burası dışarıdan aldığı yarı mamul maddeyi kullanarak kozmetik ve sağlık malzemeleri üreten bir firmaydı. Kemal, Derya’yla girişindeki bekçi kulübesine yaklaşırken bekçi dışarı çıkmıştı bile.

Buyurun, ne vardı?

 “Merhaba beyefendi. İş görüşmesine geldim. Telefonla aradılar da.

Bekçi, bir Kemal’i bir Derya’yı süzerken kapıdan gerisin geri çekilip telefon ahizesine uzanarak dahili bir numarayı çevirdi. Konuştuktan sonra telefonu kapatıp Derya’ya “Bayan siz burada bekleyin.” diye işaret etti. Kemal’e de “İnsan Kaynakları’na gidiyorsunuz.”  diyerek geçeceği kapıyı işaret etti.

Bu iş Kemal için çok önemliydi. Teknik lise mezunuydu ve askerden geldikten beri iki yıldır işsizdi. Arada geçici kısa süreli bazı işler yapmıştı. Çalmadık kapı, dilekçe yazmadık yer de bırakmamıştı. İstediği kavgasız gürültüsüz sigortalı bir işti. İdare katına yan taraftan bir kapıdan çıktı. “İnsan Kaynakları Müdürü” yazan kapıyı üç kez tıklatıp karşılık almadan içeri girdi. Başını oturduğu koltukta iyice arkaya yaslanmış olan orta yaşlı adam, Kemal içeri girince toparlanıp ellerini masanın üzerine koydu. Masasının bir köşesinde pirinç ayaklı bir levhada “Adnan Yalaz/ Müdür”  yazıyordu. Adnan Yalaz, eliyle masanın sağındaki koltuğu Kemal’e işaret etti. Kemal bir falso yapmamaya özen göstererek kibarca oturdu. Müdür çekmecesinden çıkardığı sigara paketini Kemal’e doğru uzatınca, Kemal bunun bir sınama olabileceğini de hesaba katarak ikramı reddetti.

Müdür iki elini masada birleştirdikten sonra ortada henüz edilmiş bir söz yokken “Evet gelelim sadede… Teknik servis için seni çağırdık. Önümdeki formda ne zaman, nereyi bitirdiğin, nerede çalıştığın yazılı. Ancak işe başlamak için personel müdürümüz Mariata’nın öncelikle sizinle görüşmesi gerekiyor. Bilgin olsun kendisi İtalyan’dır.” deyiverdi.

Kemal sıkılganlıkla heyecan arasında çırpınmaya başlamıştı. Oysa kapıdan içeri girerken aslında çok sakindi. İş yerlerine gir, görüş, çık, haber bekle derken usançla karışık bir alışkanlık edinmişti. Bu defa işe başlayacağı inancıyla gelmiş, birinden birine gönderileceğini düşünmemişti. Heyecanını belli etmemeye çalışarak kendini Mariata’nın görüşmesine hazırlamaya çabalıyordu.

Adnan Yalaz, telefonu eline alarak dahili numarayı tuşladı ve Mariata’ya beklenen işçinin geldiğini söyledi. Çok geçmeden koridordan takır tukur bir ayak sesi duyuldu. Gelen Mariata idi. Elinde Kemal’in önceden doldurduğu iş başvuru formu vardı. İnsan Kaynakları Müdürü Mariata’ya başıyla Kemal’i işaret edince kadın gülümseyerek bir baş selamı verdi. Ardından da “Beni takip edin.” diyerek Kemal’i peşine takarak çıktı. Koridorun sonundaki bir merdivenle üst kata çıktılar. Mariata, Kemal’e dur işareti yaparak, içeri geçip kapıyı kapattı ve saniyeler içinde de Kemal’i içeri buyur etti ve aynı anda kendisi çekip gitti.

İçeride iki kişi, sehpanın etrafını çevreleyen dört ayrı koltuktan ikisine karşılıklı olarak oturmuşlardı. Bunlardan biri işyerinin İtalyan, diğeri Türk ortağı idi. Sanki fırça atacak birini bekliyormuşçasına ellerini koltuğun yanına koymuş birbirlerini süzüyorlardı. Manzara Kemal’in hiç hoşuna gitmemişti doğrusu. İçinden “ne olacaksa olsun bitsin” diye düşünüp yandaki koltuğa teklifsiz oturdu.

Yerli ortak hemen söze girdi:

Bak delikanlı! Nepamed insan gücünü en organize ve en verimli düzeyde kullanmayı ilke edinmiş bir iş yeridir. Size bunu şimdiden söylemek istiyoruz. Hoş, prensibimizin asıl olarak nasıl hayat bulduğu ancak ve ancak çalışma içinde kavranılabilir.

Kemal başını “evet” der gibi salladı ama adamın sözlerinden pek de bir şey anlamamıştı.

Evli misin?

Soru işyerinin İtalyan ortağından gelmişti.

Nişanlıyım. Kısmetse yazın evleneceğim.

İşte bizim prensibimizin alakalı noktalardan biri. Biz işçilerimizle bir bütün, bir aileyiz. Kararları birlikte veririz. Evlenme, boşanma, düğün, bayram, doğum, tatil artık her neyse… Çünkü organizeyiz, verimlilik hepimizin gücünü arttırıyor, ülkeye fayda sağlıyor.” diye atıldı yerli ortak.

İşiyle ilgili bir muhabbet olmaması Kemal’in tuhafına gidiyordu. İçine sıkıntı çökmeye başlamıştı. Cesaretini toplayarak söze girdi:

Şimdi anlamadığım bir şey var…

Kemal devamını getirmeden, yerli ortak sürdürdü:

Evet olabilir ama daha bitmedi ki, bitince anlayacaksınız. Yani Nepamedli demek fabrikada, evde, sokakta, serviste de Nepamedli yaşamaktır. Çünkü biz bir aileyiz, birbirimizin ne yaptığını biliriz. Nişanlısın, yaşın 28. Makinecisin. Bu demek makinenin teknik özelliklerinden anlıyorsun. Annene bakıyorsun. Nepamed’e başvuru amacın istikrarlı, sigortalı, ücretli bir işinin olması.” 

İtalyan ağzı yarı açık konuşmak için arkadaşının ara vermesini beklemişti:

Önceki işten ne ayrıldı?

Arkadaşı bunu  “Neden ayrıldın önceki işyerinden?” diye düzeltme gereği duydu.

Askere gitmek için?

Askerden geldin, aynı yere niye girmedin?

Daha ben askere giderken zaten birini almışlardı. Küçük bir yerdi fazla elemana ihtiyaç olmuyordu.

Yerlisi, ortağına İtalyanca bir şeyler anlattı ve yine Kemal’e döndü. 

Daha önceki ya da başka işyerlerinde işverenle işleriniz nasıldı, işverene karşı aranızda neler konuşurdunuz?

Kemal’i afakanlar bastı. Sıkıntısı artıkça arttı. Kendini suç işlemiş de sorguya çekilen biri gibi hissetmişti. Dayanamadı.

İşe başlıyor muyum, başlamıyor muyum? Lütfen bunu söyleyin.

Sinirlenmeyin Kemal Yüce. Bunlar olağan şeyler. Her şey bir kağıtla bitmiyor. Tabii ki işe başlayacaksınız. Bundan önce Nepamedli nasıl olunuyor onun ipuçlarını alarak. Tabii her işçi Nepamed’in kollarının uzun olduğunu anlamalıdır.

Devam ettiler. Onlar soruyor Kemal yanıtlıyor, yanıtların kiminden ise sıyrılıyordu. Olacağı buydu. Her şey de anlatılmaz ki. Adamın neye yoracağı belli olmaz. İşverene karşı ta stajyer öğrenci iken yapılan iş yavaşlatmaya katılışını, daha sonra başka bir işyerindeki zam için ustayı destekleyişini filan es geçerek, her şeyi normal bir havada anlattı.

Görüşme bittiğinde patronlar onu aynı soğuk, mesafeli edayla uğurladılar. Günlerden perşembe idi. Pazartesi sabah vardiyasıyla saat sekizde iş başı yapacaktı. Servise adı yazdırılacak ve servis onu alacaktı. Öyle de oldu. Heyecanlı bir pazar gecesinin ardından Kemal nihayet servise bindi. Şimdi gerçekten de bir iş sahibi olduğuna inanmaya başlamıştı. Yeni dostlar edinecek, şen şakrak herkesin yüzüne gönül rahatlığıyla bakacaktı. Servisin merdivenlerine adım atarken tanımadığı insanlara bir günaydın çekti. Çok fazla umursayan olmadığı gibi kimisi de ağzının içinde belli belirsiz bir karşılık verdi. Kemal onlara göre yabancıydı. Birden konuşacak halleri yoktu ya!

İşçiler servisten indikten sonra arka arkaya dizili talebeler gibi içeri akıp yerlerini aldılar. Kemal’i de posta servisi şefinin yanına teslim ettiler. Servis şefi Kemal’e yapacağı işleri birer birer anlattı. Makineleri tanıması biraz zaman alacaktı. Bunun için arıza hallerinde ya kendisi ya da diğer teknisyenle birlikte çalışacaktı.

Öyle ya da böyle bir ay içinde işe adapte olduğunu hissetti. İşi olmuştu ama yine de boşlukta gibiydi. Eksik olan bir şeyler vardı. Ücret azdı. Ama sorun bu değildi ki zamanla artacaktı. Fabrikada olmak, servis aracına adım atmak sıkıcı idi. Her şeyin bir kuralı vardı. Önce bunu olağan karşılamıştı. Zaman geçtikçe kurallar üstüne yıkılan, kendini boğmaya çalışan birer sicime dönüşüyordu. Kimseyle konuşmak, tartışmak olanaksız gibi bir şeydi. Yemek molası yirmi beş dakika. Çay molası beş dakika. Tuvalet koridorundaki karşılaşmalarda da konuşmak yasak. Beş dakikadan fazla tuvalette kalmak yasak. Zaten acil bir durum yoksa tuvalet ihtiyacı yemek ve çay paydoslarında karşılanacaktı.

Makinenin bozulması ve tamiri sırasında işçi ile konuşmak yasak. Konuşulacaksa postabaşı ile konuşulacaktı. Nepamed’in kolu uzun denmişti. İşçiler arasında ev gezmeleri olamayacaktı. Evlenmek işverenin izne tabiydi. Kemal’in güzün yapılan düğününe işveren katından iki kişi üzerinde “Nepamed Ailesi” yazan bir çelenk eşliğinde katılmıştı. Fabrikada çalışıp da karı koca olanlar fabrika yönetiminin izniyle ancak çocuk yapabilirlerdi.

Fabrikada teknik eleman olanlar, kol gücüyle emek harcayan işçilerden daha farklı bir statüde görülürdü. Ne onlar işçilerle ne de işçiler onlarla öyle haşir neşir olamazlardı. Bir sıkıntın, üzüntün varsa arkadaşlarınla değil öncelikle şefle paylaşacaksın, çünkü biz bir aileyiz diye her zaman üstüne basa basa ifade ediyorlardı. Postabaşı kadının “Biz bir aileyiz.” derken ki takındığı edayı çaktırmadan taklit eden kadın işçiler gülüp eğlenir olmuştu.

Bir gün paketleme servisinde hamile bir kadının işten çıkartıldığını Kemal ve aynı servisteki arkadaşları üç gün sonra yemekhanede duymuştu. Bir buçuk yıl önce Nepamed’e görüşmeye gelirken 381 gün grevde olan ve diğer yanda içeride tıkır tıkır çalışan işçilerin halini göz önüne getirdi. İlk başta imkânsız ya da sürdürülemez gibi görünen şeylerin nasıl da insanın normali haline geldiğini düşünerekten elindeki vida anahtarını makinenin üzerine arka arkaya “tak, tak” ederek vurmaya başladı. Makineye bakan genç işçi şaşırmış olarak “Kemal Abi n’oluyor öyle?” diye seslendiğinde Kemal “Hiiç biz bir aileyiz de.” diyerek anahtarı vurmaya devam etti.  

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar