“Karşıdakiler’i kaleme alırken hiçbir kaygı ile otosansür uygulamadım kendime”

 “Karşıdakiler’i kaleme alırken hiçbir kaygı ile otosansür uygulamadım kendime. Bu kitabın bazı çevreleri rahatsız edeceğini biliyorum. (…) tarihsel bir yüzleşme ve hesaplaşma kitabı bu roman. Ama edebi bir eser olduğunu hiçbir zaman unutmuyor.” diyen Önder Birol Bıyık ile geçtiğimiz günlerde yayımlanan kitabı “Karşıdakiler” üzerine söyleştik…

“Karşıdakiler” gibi devrimci mücadelenin yakın dönemini ele alan bir roman yazma düşüncesi sizde ne zaman oluştu? Özellikle bir parçası olduğun ve tanıklık ettiğin trajedi diyebileceğimiz olayların sıcak küllerindeki ateş daha küllenmemişken cezaevi direnişleri, ölüm oruçları, kayıplar, acılar üzerinden böyle bir romanı kaleme almada zorlandığınız anlar oldu mu?

Sevgili Mustafa, okurlar için şu ön bilgiyle başlamak daha doğru sanırım. 1990’lı yılları politik mahkûm olarak cezaevinde geçirmiş biriyim. Yani 90 kuşağının bir ferdiyim. 90’lı yıllar toplumun üzerinden 12 Eylül’ün ölü toprağının yavaş yavaş kalktığı ama dünyada reel sosyalizmin çözülüp, sosyalizmin büyük prestij kaybettiği yıllardı. Biraz da Kürt mücadelesinin yarattığı iklimin etkisiyle Türkiye’de devrimci hareketler de yeniden mücadele sahnesine çıktılar o yıllarda. Yıkılan 20. yüzyıl sosyalizminin kavramlarıyla -üstelik kapitalizm küreselleşme süreciyle dikey geçiş yaşarken- devrim yapmaya kalkan bir kuşaktı 90 kuşağı. Hareketlere öncülük edenler hâlâ 1970’lerdan kalma ideolojik bakış açısını o dönemden almış insanlardı. Bu bakımdan anakronik bir çıkıştı 90 çıkışı. Devlet de artık eski devlet değildi, çok profesyonelleşmişti. Çok sert yöneldi sol yapılara. Birkaç yıl içinde hemen bütün hareketlerin sürükleyici kadroları cezaevine düştü. Cezaevleri yanılsamalı biçimde devrimci hareketlerin merkezi haline geldi. İçeriden bir rüzgâr yaratarak dışarıyı hareketlendirme gibi bir yola girildi. Ki bu devrimin mantığına terstir.  

Bu bakımdan 90’lı yılların sol hareketlerini anlamak için cezaevi yaşanmışlığına bakmak lazım. Önemli veriler sunuyor. Bizim kuşak çok sert ve bedelleri ağır bir mücadeleye girdi. Sosyalizm çözülmüş ama siz onun kavramlarıyla devrim yapmaya kalkıyorsunuz ve güçler çok orantısız. İktidarken yıkılmış kavramlarla yeni bir sosyalizmi nasıl kuracaksınız? Ancak konuyu hiç böylesi bir ideolojik noktadan ele almadı sol. Ya örgütsel ya kadrosal yetersizliklere bağladı yaşanan marjinalleşmeyi. Oysa sorun ideolojikti ve esaslı bir tartışma gerektiriyordu. Bu noktada daralan ve tutunmaya çalışan yapılarda özünde yok olmama üzerine kurgulanmış, siyaseten aslında pasifist ama sonuçları bakımından bedelleri ağır bir “direniş kültü” öne çıktı. Ölümsüzleşmek, şehitlik, ölümü yenmek gibi mistifike kavramlar bilincin ana kavramları haline geldi, ölüm yaşam diyalektiği giderek yer değiştirdi. Kendini büyütemeyen yapılar, kendi içlerinde derin sorunlar yaşadılar.  Bu solun kirlenmesi yol açan örgüt içi şiddet, işkence ve öldürme olaylarına kadar evrildi. Şüphesiz yenilgi dönemlerine has bir yozlaşma ve çürüme haliydi bu. 1950’ler 60’lar, 70’ler ve 80’ler edebiyatımızda sıkça yer buldu ama 90’ların tekil bazı olaylar dışında bütünlüklü bir edebi eseri konmadı ortaya. O süreci hem yaşayan hem de gözlemleyen biri olarak kendi kuşağıma bir borç olarak kaleme aldım Karşıdakiler’i. Anlatmam gereken şeyler vardı, anlattım. Elbette her şeyi bir roman kurgusu içinde vermek mümkün değil. Buna gerek de yok.  Sonuçta bu bir roman ve roman estetiği içinde kıymetli bir yer tutmak önemliydi benim için.

Kitabı pandemi döneminde sokağa çıkma yasaklarının olduğu günlerde kaleme aldım. Evsiz ve işsizdim. İzmir Karantina’da mahpus arkadaşım Ernil’in evinde kalıyordum. Zor zamanlardı. Hayatımın belki de en sıkıntılı dönemlerini atlatmamda bir katarsis etkisi yarattı Karşıdakiler. Buna edebiyatın sağaltıcı gücü de diyebiliriz. Ne kadar kurgusal olsa da romandaki her olay bir yaşanmışlığa tekabül ediyor. Bu bakımdan realist bir kitap Karşıdakiler. Neticede bizim hikâyemiz bu. Hikâyemizin içeriden bir anlatısı… O dönemi yaşayan arkadaşlar romanı okurken o günlere geri döndüklerini, adeta yeniden yaşadıklarını söylüyor. Çok olumlu tepkiler alıyor kitap. Elbette ben de yazarken çok etkilendim. Adeta iki farklı zaman ve boyutta yaşıyor gibiydim 6 ay. Ama yazım aşamasında bir tıkanma yaşadınız mı derseniz, hayır. Birikmişlik o kadar fazla ki tıkanma şansınız yok. Daha da anlatılacak çok şey var. Başka kitaplara artık.

Romanda iç ve dış olarak tanımlayabileceğimiz iki mekân ögesi var. Bu mekânlar birbiriyle girift şekilde romanın ilerleyişindeki akışkanlığı sağlamada önemli rol oynuyor. Mekân-olay ilişkisindeki kırılma anı olarak belirlenebilecek bir noktayı ben Dilek’in ölüm orucunu bırakması olarak gördüm. Fakat bu kırılma anının yarattığı etkinin romanda belki de bazı insani kaygılar yüzünden yüzeysel bir şekilde geçiştirildiğini düşünüyorum. Bu konudaki düşüncelerini öğrenebilir miyim?

Karşıdakiler mekânsal bakımdan bir kasaba hastanesinin mahkûm koğuşunda yaşanan Dilek ile Handan’ın hikâyesi ve mahpustan yeni çıkan Yalvaç’ın İstanbul’da hayata tutunma çabasını anlatan iki farklı hikâye biçiminde akıyor, Dilek’in ölüm orucu bırakıp dışarı çıkması ve Yalvaç’la karşılaşmasıyla tek bir hikâyede birleşiyor. Yani iki ana mekân var, cezaevi ve İstanbul. Ya da içerisi ve dışarısı… İki mekân da iyi bildiğim mekânlar. Kitapta özellikle İstanbul’un mekânsal tasvirlerini, tarihsel arka planını da anlatarak bolca işledim. Romanın mekân etkisini artırdığı gibi 1990’ların politik sürecini tarih dizgesinde bir yere oturmak bakımından da işlevsel oldu bu.

Karşıdakiler’i kaleme alırken hiçbir kaygı ile otosansür uygulamadım kendime. Bu kitabın bazı çevreleri rahatsız edeceğini biliyorum. Bunun önemli olmadığını düşünüyorum. Sonuçta tarihsel bir yüzleşme ve hesaplaşma kitabı bu roman. Ama edebi bir eser olduğunu hiçbir zaman unutmuyor. Romanda kırılma anı diye söz ettiğiniz sürecin ruhsal betimlemeleri oldukça geniş tutuldu. Siz de takdir edersiniz ki bir edebiyat eseri her şeyi anlatmaz, okur için çağrışımsal anlam alanları oluşturur anlatmadığı ama sezdirdiği konular vasıtasıyla. Yoksa bir kronik veya envantere dönüşme tehlikesi yaşar roman. Her şeyi anlatma kaygısı, konuyu değersizleştirir çoğu kez. Buna dikkat etmek gerekir bir romanda. O yüzden ikinci çalışmada dört yüz sayfalık kitabı kısaltma ihtiyacı duydum.

Romandaki kurguyu, akıcı üslubunu, bölümler arası bağıntıları, okuyucuyu dolandırmadan olayın içine çekmesini, postmodernist anlatının çöplüğünde gerçekten takdire değer buluyorum. Bununla birlikte kişilerin karakter özelliklerinin yüzeyde kaldığını kahraman özelliğine kavuşamadan tip olarak roman içinde kurgunun bir parçası olduklarını gözlemledim. Bu durum romanı kısa tutma kaygısından mı kaynaklanıyor? Düşüncelerinizi kısaca alabilir miyim?

Bu sorunuzu anlamaya çalışacağım sadece. Zira bir kahraman ne zaman karakterdir ne zaman tip’tir, bunu ölçecek bir cetvel yok elimde. Ya da kurgu mu karakteri yaratır, karakter mi kurguyu sürükler? Bunların nasıl ayrıştırılıp, birinin diğerinin önüne koşulacağını bilmiyorum ben. Elbette bir karakter pek çok farklı pencereden görünür kılınabilir. Ben bu biçimde yaratmayı tercih ettim.  İlk kez böyle bir eleştiri ile karşılaşıyorum. Zira ruhsal betimlemelerin karakter tasvirlerinin oldukça zengin ve güçlü olduğu yönünde pek çok geri dönüş aldım.

Romanın içine son zamanların moda romanlarında sıklıkla görülen ana akışla alakası olmayan tarihsel bilgilerin araya sıkıştırılması; Semazen, maymunların katli vb. konuların işlenmesi okuyucu açısından ilgi çekici olmakla beraber bazıları açısından da romana sonradan monte edilmiş gereksiz bir dekoratif unsur olarak değerlendirilebilir. Bu konuya ilişkin yukarıda bahsettiğim iki yaklaşıma dair siz neler söylemek istersiniz?

Valla Mustafa, Abdülkadir Budak’ın deyimiyle “Şiir atıla atıla, roman katıla katıla yazılır.” Bir romanda yan olaylar,  ana temayı besleyen anlatı kümecikleri olmazsa kısır kalır. Kitapta anlattığım kahramanlar arası diyaloglarda kendini dışa vuran tarihsel olayların hiçbiri tesadüfen seçilmiş, dolgu malzemeleri değil. 90’lar kendi kendisiyle başlayıp kendisiyle biten tarihten kopuk bir süreç değil. Sözünü ettiğin o bölümler Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aslında egemenlik sisteminin tarihsel sürekliliğine gönderme yapıyor. 90’ları o tarihsel sürekliliğin parçası olarak ele alıyor. Maymun katliamı da, III. Murat’ın Boğaz’ın sularına attırdığı yüzlerce cariye ve çocukları da, Afife Jale’nin hikâyesi de, 6-7 Eylül olayları da tarihsel bir aura içinde romanın ana temasına odaklanmayı sağlıyor. En azından benim çabam bu yöndeydi ve böyle bir matematiğe dayanıyordu.

Karşıdakiler’de ele aldığınız konu gerçekten ötekilerin yani kısıtlı bir çevrede yaşayanların bildiği ihanet ve cesaret üzerinden değerlendirilemeyecek kadar geniş boyutlu sorunları kadrajına almış. Kendi yaşanmışlığınız üzerinden özellikle Yalvaç’ın ölüm orucuyla ilgili birkaç cümleyle geçiştirdiği saptamasında siz anlatıcının objektif bir tutum sergilediğine inanıyor musunuz? Ya da Handan Dilek karşıtlığındaki durumu politik görüşleriniz dışında insani olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Ölüm oruçları konusunda asıl tartışma Yalvaç’ın sözlerinde değil, Dilek ile Handan arasındaki tartışmadadır. Ki epey uzun bir bölüm o bölüm. Pek çok boyutuyla işlendi ölüm oruçları konusu. Yalvaç’ın hikâyesi dünyayı isterken, dışarı çıktığında kendini bu dünyaya ait hissetmeyen yenilmiş devrimciliğin boğuntusunu ve tutunma çabasını imgeliyor. Handan ve Dilek arasında geçen tartışmada Handan daha ideolojik ve örgüt merkezli bir yerden sorgularken, Dilek daha gerçekçi ve pratik üzerinden bir sorgulama yapıyor. Yazım sürecinde bölümleri gönderdiğim bir arkadaş, “Önder nasıl bir şey? Dilek’i okuyorum ona hak veriyorum, Handan’ı okuyorum ona hak veriyorum.” demişti. Benim de başarmak istediğim buydu zaten. Okur her iki düşüncenin de en güçlü argümanları ile sorgulasın bir şeyleri sorgulayacaksa. Handan yürekli ve adanmış bir devrimci. Dilek de devrimci ama mantaliteyi sorguluyor, örgütten psikolojik bir kopuş yaşamış. Yapılan eylem biçimlerini doğru bulmuyor ve giderek kırılma yaşıyor. Gerek 1996 gerekse F tipleri ölüm oruçlarında birçok insan hayatını kaybederken birçok insan da bıraktı. Ne ölenler olağanüstü insanlardı ne bırakanlar karaktersizdi. Zaten mesele o eylemin diyalektiğini ve farklı yansımalarını sorunsallaştırabilmek… Ölüm orucunu bir eylem biçimi olarak bu zaviyeden sorgulayabilmek…

Daha önce de bahsettiğim gibi romanının sağlam bir alt yapısı ve üslubu var. Ben sizin gerçekten bu tür tanıklıkları direniş ya da yenilgi fark etmez, ele alan daha derinden ilerleyen romanlar yazmanızı canı gönülden isterim. Bu sıralar yayıncılık işine de girdiniz. Şiir, roman derken bunca bölünmüşlüğün içinde yeni çalışmalarınız var mı? Gelecekte sizden Karşıdakiler’i başka açılardan ele alan romanları da okuyabilecek miyiz?

Yazar biraz yaşanmışlıklarından biraz da kurgularından beslenir ki, kurgu da soyut düzeyde yazarın yaşanmışlığına dâhildir. Karşıdakiler beklediğimin ötesinde güzel değerlendirmeler aldı. Elbette koşullar el verdiği ölçüde bu damarın içinde biraz daha yürüyeceğim.

Elimde bir bitmeye yakın bir öykü kitabı var. Bir de şiir üzerine aforizmik bir deneme… İkisi de sanırım yılsonuna doğru çıkar. Yayınevi işleri, editoryal çalışma zamanımın önemli bir bölümünü çalıyor. Bu yüzden kendi çalışmalarımın sekteye uğradı ama yayıncılık alanında da güzel işler yapıyoruz. Bir dönem böyle gitsin bakalım. Sonra belki genişleyip büyürüz, kendimize daha fazla zaman ayırma olanağımız doğar.

-ŞYKitap yeni kurulan bir yayınevi olarak kısa zamanda oldukça önemli mesafeler kat etti. Özellikle kendi yağıyla kavrulan sermaye gruplarından bağımsız bir yayıncı olarak içinde bulunduğunuz sürecin zorluklarını değerlendirebilir misiniz?

Ekonomik kriz en büyük dert… Ay geçmiyor ki kâğıt fiyatlarına zam gelmesin. İnsanların alım gücü düşünce ilk olarak kültürel harcamalardan kısıyorlar; bu da kitap satış oranlarını etkiliyor. Biz verili koşullar içinde yazar-yayınevi dayanışması ile sistemin önümüze çıkardığı engelleri aşma azminde olan bir yayıneviyiz. Şimdi hem “Şeykitap” hem de “ŞYKitap” olarak iki marka altında yayıncılık yapacağız. İkisinin de patenti Uluslararası Patent Enstitüsü tarafından tescillendi. Sanırım bütün aleyhte koşullara rağmen şiir, roman, öykü, deneme ve akademik araştırma alanlarında 70 kadar kitap basarak kurumsal bir yapı haline gelebildik geçen bir buçuk yıllık süreçte. Yürümeye devam…

-Son söz olarak okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

Bu güzel ve sorgulayıcı söyleşi için teşekkür ederim Mustafa…

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar