İşkence Fabrikası

Gözlerimdeki bağı çözüp cepheden ve iki profilden fotoğrafımı çektiler. İlk anda soğuk ve boğucu bir tüneller labirenti yer etti zihnimde. Bedenleri, sesleri ve bakışları, esir alan bir karanlık düzenekler zinciri dört bir yanda şakıyor. Canhıraş insan sesleri ve bir işkencecinin küfürlü komutları tırmaladı kulaklarımı.

Dışarıda, gecekondunun yoksul yalnızlığına sırtımı dayayıp derin bir nefes alıyorum. Bir sigara yakıp, kurdun puslu havasıyla kuşatılmış çaresizliğini seyre dalıyorum derme çatma kulübemsi yapıların. Çatıları akşam-üstünün kasvetli gölgesinde, birer tavşan sırtı gibi titriyorlar. İçerden Nermin Ablanın serzenişini duyuyorum: “Artık böyle mi oldu? Mahalle kuşatma altındayken, yere göğe sığdıramıyordunuz çocuğu.”

Korku bulaşıcı mıdır? Aç kalma korkusu, ihanete uğrama korkusu ve nihayet ölüm korkusu… Korku duvarı aşıldığında, derin derin sızlayan bir ihanete uğramışlık duygusu kalır geriye; anlamsız bir boşluk! Aldatılmış ve kıstırılmış olmanın soğuk esintisi dört bir yandan eser. Bir ütopyacı kendini nasıl koruyabilir bundan! Yenilginin hemen sonrasıdır. Ön saftakiler birer birer avlanmış, paranın tarlasına izinsiz giren birkaç tavşan kalmıştır geriye. Gözlerine dolan karanlık namlunun hastalıklı, soğuk parıltısı gafil avlamıştır hazırlıksız olanları. Av mevsiminin en kahredici zamanıdır bu; tüm korkuların ve kaygıların tam ortası. Şayet av kendini bu sinsi esintinin anaforundan kurtaramazsa, sonrası yılgınlık ve en nihayetinde de teslimiyet olacaktır.

Yaşadığım hayal kırıklığımın birkaç gün sonrası… Faşistler tarafından sırtından vurulan bir yoldaşın evindeyim. Belden aşağısı felç olduğu için yatağa mahkûm. Benden birkaç yaş büyük, bilge bir eski savaşçı. Abisinin yanında kalıyor. Abiyle yenge fabrikada çalışıyorlar. Onlar işteyken sırayla yanında kalıp ihtiyaçlarını gidermesine yardımcı oluyoruz. Bir sabah güneşi, kısık bir lambanın ölgün aydınlığında sızıyor odaya. Örtük perdelerin karamsar sarışınlığını delip geçen bir av kokusu… Günün korkak çağrısı, radyodan yükselen şarkının ezik tınısına sızdıktan sonra yüzümüzde dağılıyor. “Bakkaldan yumurta alacağım” diyorum. “Bir şey istiyor musun?” Ahşap koltukta bir ceset gibi bakıyor yüzüme. Huzursuz biraz. Kötü bir haberi vermekle vermemek arasında gidip gelen bir kararsızlık hali… “Geç otur” diyor, “sana söylemem gereken bir şey var.” Bir sandalye çekip oturuyorum. Kahvaltı masasının üstünden uzanan kalem kadar ince ve duyarlı parmakları altın bir kelepçe tadında sarıyor bileklerimi. Kalleş bir pusudan geriye kalan yaralı gövdenin eşsiz sıcaklığı bu! Bir yara, kurdun açlığını ve yılanın çıplaklığını kuşanmış başka bir yaraya derman olabilir mi? Kuduz kurtların dişinde biriken kanla açılan bir yaraya! İkimiz de biliyoruz ki, yaralarımızı iyileştirmek için artık çok geç! Yenildik ve geri çekiliyoruz. Barikatlarda omuz omuza savaştığımız yoldaş yoksullar, İbrahim Peygamberin duasına geri döndü. Parkları, alanları, sinemaları, kitapçıları, gecekonduları ve yağmurlarıyla bu kent, biz deneycilerden kurtarıldı. Bedenimizde açılan yaranın etrafında hileli bir rulet masası gibi dönmeye devam ediyor, değiştirmeye çalıştığımız çar. Kurdun dişine daha çok kan bulaştırıp, yılanın şehvetli kinini daha da kuşanarak.

Omuzlarını iyice dikleştirip, gözlerimin içine bakıyor. Sarı saçlarının bir tutamı temiz alnında titriyor o konuştukça.

-“Dışarı çıkma” diyor. Etraf polis kaynıyor.

Kahvaltı masasını elimle işaret edip itiraz edecek oluyorum, konuşma sırasını bana bırakmadan devam ediyor.

-“Aranıyorsun, gazeteden adını okudum.’’

-“O halde yakında buraya da düşerler” diyorum. “Sizi de tehlikeye atıyorum.”

Arkasına yaslanıp, yorgun bakışlarını odanın dört bir yanında dolaştırıyor. Kıstırılmışlığın soğuk rüzgârı çarpıyor, yaralı gövdesine. Fırtınanın önünde set olmak, kahramanlığın bükülmez erdemidir. Soğukkanlı ve bilici, sağduyulu ve sezgili… Yarım bir bedenle de olsa, direnip umudu yeşertmek… Gözlerinin akında sevecen bir parıltı yuvarlanıp hemen sönüyor. Başını geriye atıp gecekondunun ahşap tavanına dikiyor gözlerini. “bekar eviniz gözetim altında olmalı” diyor, “Bu durumda burası en güvenli yer. Daha iyi bir çözüm buluncaya kadar…’’

Daha iyi bir çözüm! Kudurgan namluların ucunda, daha elverişli bir son belki!.. Bir şeyler başarmak için değil, bazı şeyleri kurtarmak için mi? Yenilginin bedelini geciktirmek için, ya da. Verilecek kavgamız, ödevlerimiz okul kantinlerinde ve fabrikalarda direnişi örgütleyen büyük sözlerimiz vardı. Okunacak kitaplar, derecelerimiz, akrabalarımız, sılamız ve geri dönüşlerimiz… Gecekondularımız, barikatlarımız ve kendimize duyduğumuz yanlış hayranlık! Sonun başladığı yerde, bunlardan hangisinin bir yarar var şimdi? Kalleş bir vuruşmada kötürüm kalan bu yaralı savaşçının başına kaldım işte. Abisiyle, yengesi de yardım ve yataklıktan içeri düşerlerse şayet, kolu kanadı kırık bir halde ortada kalacak yetimimiz.

Bayat ekmek ve suyunu çekmiş birkaç zeytinle geçiştiriyoruz kahvaltıyı. Oradan buradan konuşuyoruz. Kitaplardan, Vizyona yeni giren filmlerden… “Sinemada şöyle arkama yaslanıp, güzel bir film seyretmeyeli çok oldu” diyor. “En son, abimle Ayten götürmüşlerdi beni.” Duraksıyor bir an; sonra ekliyor. “Onu da almışlar içeri.” “Ne zaman?” diyorum “Bir hafta kadar oldu” diyor. “Birileri ötmüş olmalı.’’ – Teyzesinin evinden almışlar sabaha karşı.- Sesinde ezik bir şarkının biten yavaşlığı… Eli alnındaki derin çizgilere gidiyor. İki kaşının arasını kaşıyor bezginlikle. “Onu da almışlar içeri.” Bir alışkanlıktan bahseder gibi anıyoruz bizden eksilenleri… Gidip de geri dönmeyenleri, “Amerika’nın piç çocuklarını’’ baş tacı edenleri… Başlangıcın değil, sonun muhasebesi bu. -Onu da almışlar içeri; Sabaha karşı teyzesinin evinden- Bir yolculukta bulup bir yenilgide yitirdiğim onu. “Akın var güneşe akın, güneşin zapt i yakın.” Sonun başlangıcına eklenen bir yeni alışkanlık yayılıyor saflarımızda. Saygı ve korku! Bir başka omuzdaşın avlanmasından sorumlu olma korkusu…

Perdenin sarı kıvrımlarına dolan sabah güneşi, zapt ettiğimiz güneş değil artık. Tutsak ve kirli, çokça. Bir kumaşın sarışın gölgesiyle korunuyor ve kaçıyoruz ondan. Aralayıp o kumaşı göz atıyorum dışarı. Hayat olağan bir yavaşlıkla devam ediyor. Paranın ve karanlık avcıların eski nizamı tıkır tıkır işliyor. Dolmuş durağında dolup boşalan Amerikan malı steyşın arabalarının önünde uzayıp giden bir kuyruk…

Mahallenin tüm duvarlarında mütevazı kavgamızın eski izleri soluk alıp veriyor. Öfkenin ve kararlılığın üstünü bir darağacı işçiliği örtmüş. -Aman acele edin ve hepsini görünmez kılın bir an önce. -Kahrolsun faşizm!- Bir mozaiğin kirli beyazını andıran badananın altından eski bir dost gibi bakıyorlar bana sloganlarımız; elinden tutanı tanır ve ona şefkat duyar onlar. “Bende sakladığın öfke, ödevindir. Benim sana görünürlüğümse hakkın. İkisinin toplamı, haramzadenin yüzündeki dehşettir. “Yaşasın halkların kardeşliği.” Arkadaşlar! Paranın tanrısı, birbirine yenilen halkların kardeşliğini sevmiştir en çok. Bir de günahlarının bedelini yenilenlere ödetenlerin riyakarlığını! Ve madem ki, hak başarılmış ödevin ödülüdür, o halde, başarılmamış iyilik de beceriksizlik olarak mı görülecek?-

Yaralı yoldaşımın başı önünde düştü. Tedirgin bir uyku duvarının önünde, uzaklaşıyor benden. Soluk alıp verdikçe, belden aşağısını hareketsiz bırakan yaranın dolaşık şalı kendiliğinden çözülüyor sanki. Çözülüp, odanın sarı loşluğunda dağılıyor. Bir kızın elini bir yudum su tadında tatmayı da yeri geldiğinde aynı elle tetik düşürmeyi de ondan öğrenmişizdir. O yüzden değil midir ki, omuzumuzda türkü tadında ses veren her namlu dişine kan bulaşanların ağzından salya olarak akmıştır toprağa. Gece vardiyasından çıkan abiyle yenge birazdan gelirler. Bir battaniye örtüp bacaklarına, dışarı atıyorum kendimi. Güneş epeyce yükselmiş. Kasvetli bir hazan kapalılığı kayıyor gökyüzünde. Bulut kümeleriyle güneş sürekli yer değiştiriyorlar.

-Acaba saat kaç? Saat!.. Zamanın duraklarına mim koyan dakik makinenin yalancı çağrısıdır o. “Saat on buçuğa geliyor; gölgenizin boyunda uzayıp kısalan kederin keskin sınırıdır o şimdi. Peki, o çalışkan, dakik makinenin rakamlarından size ne! Hem sonra, yaşadığınız serüvenlerin ve yenilgilerin hepsi de zamanın bir yerinde olup bitmediler mi? Şimdi hangi birinin saatini hatırlıyorsunuz ki? O halde saatleri boş verin. Onlar, zamanı tanımak için uydurulmuş yalancı işaretlerdir. Şunu bilin yeter! yenilenlerin zamanı, felaketlerle sahte oluşların toplamıdır. Size bir önerim olacak. Yaşadığınız her sevince ve başınıza gelen her felakete bir isim koyarak geçmişten şimdiye doğru bir yolculuğa çıkın. Emin olun ki yolculuğunuz şimdi, şu anda, sol yanınızda sürükleyip götürdüğünüz gölgenin kıyısında son bulacaktır. Hadi başlayalım öyleyse. Size yardımcı olmayı görev biliyorum. Böylesi, içinizdeki mezara gömdüğünüz beni hatırlamanın da vesilesi olacaktır bayım. İşte başlıyoruz. O toprak damın tozlu serinliğinde kanın ilk serüveni gözlerinize dolarken mi kazmaya başladınız içinizdeki mezarı? İkinci işaret sizden gelsin. Yaslı, yaralı deneyci… Küfürle, beddua arasına kazdığınız o çukura dolan kumral renkli imdat ateşinin neresindesiniz şimdi?-

-Baba beni de kurtar- Bakın gördünüz mü? Hatırlamak da bir kefareti ödemektir yeri geldiğinde. İçinizdeki dertli çukurun üstünü örtüp durdunuz yıllarca. Ve günü geldiğinde orada çıldıran kadavranın bağırsakları saçıldı ortaya. Bir güz ikindisinin solgun şarkısı, herhangi birine yaptığınız bir iyilik, laboratuvar titizliğinize yakıştırdığınız o kavganız, büyük ve büyüleyici söylevleriniz, barikatlardaki… Ayten yoldaşın acemi yalnızlığından gövdenize yayılan utangaç sıcaklık… Hepsine ama hepsine o çukurun dibinde ben göz kulak oldum. Şimdi siz bir gölgesiniz bu şehirde, bayım. Ben olmasam, o gölgenin içinde eriyip yok olacaksınız. O halde hatırlayın! Hatırlamak içinizdeki beni iyileştirdikçe, kendinize geleceksiniz. Böylece sizi bağışlamak ve sizinle barışmak -belki- mümkün olacaktır.-

Bir karınca yuvasının çalışkan masumiyeti kadar sevmiştik yığınların haylaz keyfini. Gecekonduları, fabrikaları, hasat bayramlarını, düğünleri, türkülerin serin akşamlarını, halayları, grevleri, boykotları, arazi işgallerini ve barikatları.

Hazan’ın solgun, kırışık aydınlığı içinde kayan bir taksi dolmuşun ön koltuğunda oturuyorum. O karınca harmanını yerle bir eden hâkî renkli duvarın önünden yeni bir yolculuk başladı, az önce. Yoksulların üstümüze yıkılan duvarını inşa ettiğimiz yerden, bir bilinmeze doğru… Özel kötülükten çok da şikayetçi görünmüyor, eski ve yeni kaybedenler. Paranın kurnaz gücü onlar için yeni vaatlerde bulunuyor. Amerikan malı altı silindirli aracın radyosu, Cuntanın ısmarlama şarkısını bağırıyor. –Türkiye’m Türkiye’m cennetim, benim eşsiz milletim- “Mağrur beste” şoförün sarkık alt dudağında titredikçe, yüzümün aynadaki yarısı kederle kararıyor. “Müsait bir yerde lütfen…” –Evet, müsait bir yer kaptan! Polis bekar evime karakol kurmuş. Adım gazetelere çıkmış. Gidecek hiçbir yerim yok. Bana müsait bir yer lütfen. Sana ait bir oda, “Bana ait bir oda…” Hiç olmadı bir kömürlük, ya da merdiven altı karanlığı. Velev ki, sana da okutmuşluğum vardır bizim yasaklı gazete ve bildirilerden. Unuttun mu, şu ısmarlama marşın şehvetli mesajını alkışlamak için bir generalin apoletine doğru eğilen dudakların, bir zamanlar bize duyduğun hayranlığı haykırıyordu. “Çocuklar dün gece iyi benzetmişler itleri.” Bir destanın iyi niyetli temennisini fısıldayan o babacanlığın şimdi bana hırlıyor. “haydi, birader ineceksen in!” Amerika’nın çocukları, Amerikan arabası ve şu apoletli beste…-Türkiye’m, Türkiye’m cennetim, benim eşsiz milletim- Eğilip bükülmez bir eski nizamdır, şimdi seni gönendiren. Şu kavşağı, birer halat gibi dolanan asfalt dört yol örneğin. Kaldırımlardan yaya geçitlerinden akan kalabalıklar… Bir alışkanlığa benziyor hepsi de. Bizden kurtulan özgürlüğünüze… Canlanmaya, mutlu olmaya hakkınız var kutlu kafesinizde. Zamanında, belirsiz biçimler halinde geçtik biz buralardan. Bir müziğin dar aralıkları olarak, büyük alanlara yayılarak…

Kıraathanenin içinde kirli bir loşluk titriyor duvarlarda. Gürültü, sigara dumanı ve idrar kokusunun -en dipteki tuvaletin kapısı sonuna kadar açık- karışımı buğulanmış insan yüzlerinde. Bir kentin kederine ve insani sabrına benzer, kalabalıkları da. Aynı anda hem erkek hem de sinik, merhametli ve kaypak, hem cesur hem korkak, hem öksüz hem arsız, hem köle hem kahraman… Yorgunluk kadar güçsüz, ama tembel; yılan kadar sinsi ve çalışkan… Köşkün yeni müdavimi o generalin yalnızlığına içlenecek kadar merhametli, idam sehpasıyla orgazm olacak kadar hunhar. Apartmanların zemin katlarında, bir kavanoza sıkıştırılmış hava gibidirler. En kalıcı özelliği bu kapalı cemiyet akrabalığının, her zaman aynı kaba sıçmalarıdır! Gizli ve sabırlı bir ortaklığı paylaşmışlardır bir arada. Suçlu ve riyakâr kardeşliğin “erdemini…” Bir maça kızı için kavga etmiş, hemen barışmışlardır. Bu sıkışık ve zehirli güruh, benzersiz deneyimize hiç yakınlık duymadı aslında. Kendileri için bir hikâye yazma zahmetine de katlanmadılar hiçbir zaman. Paranın cehenneminde yazılıp sahneye konan hep aynı piyesi oynayıp kuduz sırtlanın kıçında birbirlerine geçtiler. “Zeynel Abi, bir çay verir misin?” Oralı olmadı Zeynel Abi. Belki duymadı. Ya da duydu da duymazlıktan geldi. Yan masadakiler duydu ama. Okeyden kaldırıp başlarını bana baktılar. Bir bana, bir Zeynel Abiye. yangından artan en yararsız eşyaya. Kavganın son demir başıyım ben. Bir yenilginin artanı. İki adım ötemiz yalnızlık, iki ıslık ötemiz ölüm olan bu şehirde… “Zeynel Abi çay söylemiştim.” Masalar arasında koşturuyor Zeynel Abi, tepsisi ince belli bardaklarla dolu. Herkese gülücükler dağıtıyor. Yanımdan geçerken, alnındaki biçimsiz tümsekten aşağı o mağrur bestenin kini yuvarlanıyor.” İnce bıyıklarında sıska bir yılan misali der, top olup, yüzüme tıslıyor. –Türkiye’m Türkiye’m cennetim. Benim eşsiz milletim….- “Zeynel Abi çay.” Hiç oralı değil Zeynel Abi. Bana karşı tepkili olduğu belli. Peki ama neden? Kavgamızın eski müdavimlerinden değil miydi? Apartmanın birinci katındaki derneğimizin, sıkıyönetim komutanlığının bilmem kaç nolu bildirisiyle kapısına kilit vurulunca cümbür cemaat Zeynel Abinin babacanlığına kapılanmıştık. Mekânın sahibini ikna etmek için az mı dil dökmüştü zamanında? “Yapma patron, zaten zor günlerden geçiyoruz. Bu çocukların fedakarlığını görmezden gelme. Sen de elini taşın altına koy bir parça” Yukarıda gürültüsüz patırtısız takılırlar. “Bakın çocuklar, siz de dikkatli olun. Girip çıkarken üstünüzde emanet bulunmasın, yoksa külahları değişiriz.” Zeynel Abi yukarıya sekiz çay.” Çok güvenmiştik Zeynel Abiye. Haniyse gizlimiz saklımız kalmamıştı. Bildirilerimizde, pankartlarımızda onun da alın teri vardı. “Valla Zeynel Abinin inci gibi yazısı var arkadaşlar.” “Halkımıza: komsomol Çorum’daki direnişte destan yazıyor. Halk yediden yetmişe barikatlarda faşizme karşı omuz omuza!” Yeşil üstüne kırmızıyla, Zeynel Abinin elinden. Bir polis hafiyesine slogan yazdırmak az şey mi? Ne illegalite ama!

Anlaşıldı, Zeynel Abi bana çay vermeyecek. Kaynak olduğum okey masasındakilerden biri, önündeki tekel birasını önüme sürüyor. Zeynel Abinin cibilliyetini kulağıma fısıldadıktan sonra tabi. “Yapma yahu!” Bana ikramda bulunanın karşısındaki oyuncu başını sallıyor iki yana. Gözlerimin içine bakarken; acımayla karışık bir yazıklanma bu. Dördünü de tanıyorum. Uzak ve soğuk bir selam kadar kesişmiştir yollarımız. Biz “asil” deneyciler lümpen diye küçümserdik onları. Oysa yaşanan depremden en az etkilenenler, onlar oldu. Başlarda ne idilerse, şimdi de aynı yerde duruyorlar. Bir bakıma aynı isyanın çocuklarıydık. Aynı şeye kin besledik, bir farkla: Onlar tımarhanenin patronlarını alaşağı edip yerlerini almak için haylazlık ediyordu. Bizse onu yerle bir etmek istiyorduk. Büyük iddiamız, denenmiş ve başarılmış yöntemlerimiz vardı. Hun/Nuh’un ganimet gemisini batırmak için yer altına çekilmiştik, -biraz fazla havadar- bu kahvenin üst katına. “Zeynel Abi, kaçıncı sınıfa kadar okudun sen; vallahi yazın hepimizinken daha güzel.” “Faşizme geçit yok.” Derin iç geçirirdi Zeynel Abi. “Yokluğun kör olsun. Çocuklar, okuyamadık! Vesselam.”

Kim ne derse desin, yıllar sonra şimdi bu kahvenin tozu dumanı içinde karşı karşıya gelen üç taraf var: Kuduzun karnındaki ganimetin fedaisi, kuduzun kıçındaki haylaz, asi çocuklar ve bir zamanlar kuduzun beynini uçurmaya ahdetmiş bir kaçak isyancı. “İçelim abi” Çaprazımdaki çocuk gülüyor. -Kimin birasını- Eski çağlardan kalma bir ses düğümleniyor boğazımda. “Çay bulamıyorlarsa, bira içsinler.” Ne diyordum? Ah evet! Gürültü, sigara dumanı ve azot kokusunun tuhaf yumağı yavaş yavaş çözülüyor. Mekân şimdi daha mı tenha? “Saat kaç?” İki adım ötemiz yalnızlık, iki ıslık ötemiz ölüm. İki adım ötemiz polis, iki karanlık ötemiz pusu… Şerefe Hocam!

Zeynel, polis dört yana koşturuyor; masalar arasından bir yılan gibi kıvrılarak. Onunla arama bir duvar örmeliyim. Herhangi bir mania. Böylece benim korkunç sınırımı ihlal etmemiş olur. Yalnız ve korunaksız hıncıma, kuduz bir kurdun dişinde biriken kan gibi bakmak kalsın ona. Şu ahşap sandalye, biçilmiş kaftan mesela. Benim kadar korkunç ve korkak ne de olsa. Kahvedeki diğer sandalyelerden bir farkı var; o soğuk, metal iskeletlerden… Her şeyden önce, yoksul, samimi ve sıcak bir kere. Soluma çekip böğrüme bitiştiriyorum arkasını. Yılanın sağ böğründe, ceketinin altında, soğuk bir kanser gibi kabaran yumruyu görebiliyorum. Biz neler gördük şehir denen şu kuduz sırtlanın kıçında! Biraz önce ceket yoktu üstünde. Düelloya mı hazırlanıyor efendi? Böğründen yayılan sinsi esinti, ahşap yanıma çarptıktan sonra geri çekiliyor. Yerine göre elverişli bir silahın yerini pekala olabilir ahşap bir sandalye. Bütün sorun, onun ruhuna seslenebilmek. Örneğin korkaklar için o, kuduz ve soysuzların vahşetini bekler. Kahramanlar ve gözü karaların. -Onlar, birasını bana ikram eden şu dört serkeş- kinini biriktirir. Bir yılanınsa kinini saklar, ya da kusar.

Sanırım yeterince kapsayıcı olmadı. Öyleyse yerinde bir tespit yapmalı önce. Hani ne oldu benim teorisyenliğime? Hocam rica etsem, şu yazboz kağıdını verir misin, kalemi de… Evet, ne diyordum? Ve ahşap köylü, kasabalıdır. Şehirlerde nostaljik çarşıların eski kokusunu, sabahçı kahvelerinde yurtsuzluğu, yorgunluğu ve gecenin alnında siyah bir yama gibi yırtılan açlığı bekler. Ömründen eksilirken naylona başkaldıran alçak gönüllü şövalyedir o. Hey zamanına kilit vurulan isyan ve imdat ateşlerine yakınlık duyan vefalı akrabalığım! Nasıl da yakışıyoruz birbirimize! Kursağına kan dolan kuduz bir kurdu terbiye edebilirim onunla. Ve bir yılanın kızışık çıplaklığını da… “Sağlığınıza Hoca, eğreti ve yetim güzelliğimize.” Yanlış mı oldu? Öyleyse baştan alayım. İki tekrar, bir yanlıştan iyidir ne de olsa. “Güzel yetimliğimize!” Olmadı mı? Tamam tamam değiştiriyorum. “Sizin şövalye serseriliğinize ve benim darmadağın olan laboratuvar titizliğime.” Unutmadan söylemeliyim. Şimdi o laboratuvar ıssızlığına yuvarlanan kin, masaların arasında sek sek oynayan şu kuduzun kursağındaki kandır arkadaşlar. “Hoca şu yazbozla kalemi demiştim, bana versen!” Masanın tam köşesinde, iki okeyci’nin arasında emanet gibi duruyorum. Eski, siyah bir yazma kadar kirli ve uçuk. Bana birasını bağışlayan sağımdaki itiraz ediyor. “Daha oyun bitmedi usta, istersen toplama.” “Teessüf ederim dostum! Sizin rakamlarınızı toplamak ne hakkım ne de haddimdir. Hem sonra bu türden bir münasebetsizlik, yani bir oyunu zamanından önce bitirmek oyunbozanlık olmaz mı? Dahası, benim açımdan en iyimser deyimle bozgunculuk ve nasıl desem, nankörlük öylesi.

Unutmayın ki her oyun, kendi zamanında biter kardeş. Ve sonra, inanın bana, zaman denen o göçebe, her sondan sonra yeni bir başlangıç kurar; yeni bir oyun oynar bize başka bir son için. Örneğin şu anda siz, kırmızı yediliyi bekliyorsunuz. Şimdi söyler misiniz bana, ıstakadaki altı ile sekiz arasındaki o şehvetli boşlukta benim yerim ve hükmüm nedir ki? Beleşine bir bira, daha fazlası değil yani. Mekânın kuduz sivili benim için pusuya yatmışken böyle… Bu arada unutmadan, elinizin üstündekinde o yedili var. Var, ama atmayacak. Sizi taşlıyor durmadan. Biliyor olmalısınız, oyunun kuralıdır taşlamak. Yerine göre, taş vermek de tabi. Ve hayat dediğimiz de böyle bir şey değil midir zaten? kalleş bir kumarın kıçında, hepimiz birbirimizi taşlıyoruz durmadan.

İşte ben o kuduzun kıçındaki yaman oyuna yenilen bir kavgadan geliyorum dostum. Hiçbir yere yetişebilmek için, hiçbir yere gidiyorum.. Kurdun açlığından, yılanın kindar çıplağına. Yılanın zehirli çıplaklığından kurdun dişine bulaşan kana… Belli ki hiçbir şey anlamadınız söylediklerimden. Ama durun bir dakika! Hemen öyle pes etmek yok. Ben ki en süslü cümlelerin babası. Maviliklere sürülen sandalların son kazazedesi… Ben sizin için yeni ve benzersiz bir oyun koymuşum sahneye. Şimdi başlıyor! Evet evet, yoksa hem size hem de kendime borçlu giderim yetişemediğim o yere.

O halde başlıyorum bonkör velinimetim. Pür dikkat izleyin beni. Önce bir eşkenar üçgen çiziyorum. Dayanaksız ve borçlu sayılarınızın tam altında bir üçgen. Bunu birlikte de yapabilirdik. Hatta böylesi daha da iyi olurdu. Bir deneyin enkazına beslediğim sadakate alıştıracaktım zatı-alinizi. Ah evet, nerede kalmıştık? Bir eşkenar üçgen! Bu benim deneyci titizliğim dostum. Her şeyi grafiklerle ifade etmeyi seviyorum. Şimdi şuracıkta bir kurban ayininde olup bitenleri en iyi çizgilerle anlatabilirim mesela. Başka türlüsüne el vermez sefilliğim; ne zamanın yerini anlatmaya, ne de nasıl desem, yerin zamanını tanımaya. Paslı bir demir çubuğun kenarından yükselen ses gibi şu yalnızlığımıza bir bak, ne demek istediğimi anlarsın. Sidik, alkol, gürültü ve sigara dumanının içinde korkunç bir uçurtma gibi yalpalıyor keyfimiz. Hay Allah, konudan uzaklaşıyorum yine. Çizgilerde ve grafiklerde kalmıştık dimi en son? Evet, tabii. Bir kurban ayinini eksiksiz ifade edebilmek için, yani o üç bin yıllık kanın solgun hırıltısını! Başı gövdesinden ayrılan kınalı koçun yanı başında… kanı onun, bir yılanın derisini yüzümden sıyırıp alıyor. Yeryüzünde ölesiye yorgunluk çeken bütün atların uykusuyum ben. Sırtlanda açılan yaranın pul pul döküntüsü… Bir yılanın soyulan derisini ve bütün sokak köpeklerinin bir gölgede yorulan açtığı ben… Buradan ilan ediyorum -kime!- Uyanırsam şayet, bir atın burun deliklerinden fışkıran yorgunluk gibi uyanacağım başka bir başlangıca. Yüzümdeki yılanın çıplaklığını sıyırıp alan bu kazanın yararsız erincine süreceğim hıncımı.

Kedinin gözlerindeki derin uçurumda soğuyan o peygamberin oğlunu çizmeli öncelikle. Ve o kutsal veledin gözlerinde üşüyen kendimi de. Bak gördün mü bir türlü toparlanamıyorum mevzuyu. Sanırım çıkış noktamız üçgendi. Eşkenar bir üçgen. Eh, çoğu zaman çizgiler kelimelerin yarısıdır, hatta daha da fazlası. Coşturup konuştururlar onları. –“Kesene bereket Hoca”- “Ah ne güzel, kırmızı yedili de geldi işte!” İnanır mısınız, oyunun sizde kalmadığına eksiksiz sevinemiyorum. Nedenini arz edeyim efendim. Bu arada gözlerime diken gibi batan şu parıltı da neyin nesi? Masaların karanlık kadifesini yüzüme yapıştıran bu sarı solgunluk! Lambalar mı yandı? Demek ki akşam olmuş. Şey diyordum: beni bir köpek dövüşündeki iddia kadar borçlandırdınız dostum, öyleyse şimdi sıra bende.

Bütün başlangıçların canına okuduktan sonra tek, bir çıkar yol görüyorum önümde. Bütün sonları bir Tanrı gibi toplamak; toplayıp bir cılk bir yumurtanın İçine sığdırdıktan sonra, yararsız bir yığın halinde paranın kuduz duvarına çalmak. Ha unutmadan, burası hikâyenin sonu. Yani perdenin indiği yer. –Baştan söyleyeyim kimse alkışlamayacak kahramanlığımı. zaten o üçgeni de bu sona hazırlanmak için çizdim. Bir tür yol haritası anlayacağınız. Benzersiz suikastımın taslak metni. Sevgili dostlarım üçgen bu şehvetli gurur tablosu içinde birbirine diş bileyen üç tarafı ifade ediyor. En tepede istikrarlı kölelik duruyor. Saat yönünde hareket eden sıralamada üçgenin sağ alt açısını size veriyorum. Siz dördünüz kaybedenlerin yararsız asiliğini temsil ediyorsunuz. Bir tür yararsız suikast. Ve nihayet son açı, yani sol alt köşe de bana kalıyor. İstikrarsız isyan diyorum ben sonun bu başlangıcına. İşte Tanrı olduğum yer de orası. Yeni bir oyun için oradan çıkacağım yola. Sizinle ödeşmek için tabi. Arkanıza yaslanın ve anın tadını çıkarmaya bakın. Yazboza karaladıklarım yeni manifestomdur dostlar! Bir mektup ya da ihtilal bildirisi. Polis sirenleriyle arama ördüğüm duvarı onunla yıkacağım.

Düelloya hazırlanan bir eski zaman tanrısıyım ben. Ahşap sandalyeyi eski yerine yerleştiriyorum. Enli kolonun önünde eski bir tanıdık gibi süzüyor beni. Bir yerlerde karşılaşmış olmalıyız mutlaka. Bir kasabanın tozlu, kurak meydanında çayını yudumlayan adamların kıçını yerden kesmiştir belki. Ya da biraz ötedeki manifaturacıda mektuplarını teslim almıştır kan ter içindeki pastacının. Veya yol simsarlarının en efkarlı sigarasını dinlendirmiştir kapı eşiklerinde. Onu tanıyorum. İçimdeki mezarın yıkılmasından biliyorum bunu. Bütün gücümle haykırıyorum. “Düştü gölgesi, düşecek yüzü gecenin de. Polis sirenleri bir sivilin böğründe kudururken böyle, saklı, sinsi ve kalleş. Ey kurdun kursağında doğuran büyük kan! Ve şakağımda, bir adağın şah damarı kadar Tanrısız. İntikamımdır artık.

Büyük eserimi seslendirdikten sonra ellerimi arkamda birleştirip etrafı süzüyorum. Bir iki cılız alkış… Çoğunluğun, hayret ve alaysamayla aralanmış dudakları. Tavla oynayan iki liseli oyuna ara verip elleriyle tempo tutuyorlar. “Bir daha, bir daha.” “İşte buradan ilan ediyorum. Gidin söyleyin Kenan Evren’e gelsin. Gelip önce beniikimden assın. Ama o gelmeden, ben onun bütün efendilerini, muhbirlerini ve işkencecilerini sikeceğim. Tamam mı, olum!” Kahve yarı yarıya boşaldı. Sağ dipteki masada, kağıt oyununu sonlandıran dört polisten pol-derli olanını tanıyorum. Başını çevirip bağırıyor “Ya çıkarın şunu dışarı, müşkül durumda kalıyoruz.” “Müşkül durumda kalmak mı! Hepimiz müşkül durumdayız dostum. Ben, bu gece kalacak bir yerim olmadığı için müşkül durumdayım. Siz, paranın cehennemine göz kulak olduğunuz için müşkül durumdasınız. Solumdaki oyuncu, kırmızı yediliyi attığı için müşkül duruma düştü. Ben, arkadaşlarımı derin laboratuvarlara gönderen şu köylü kılıklı polisin göz hapsinde olduğum için, bir daha müşkül durumdayım. Tanrımız hak edilmemiş bayilikler dağıttığı için müşkül durumda. Ateşten yoğurduğu o asi melekle baş edemediği için bir daha müşkülat yaşıyor. Adem’in çocuklarının şeytana her geçen gün daha çok benzemesi, o büyük yaratıcıya saçını başını yolduruyor kardeş, bunu biliyor muydunuz? Ve nihayet, son müşkül ve mağdur kim biliyor musunuz? Pabucu, ona ters giydirildiği için şeytan dostum! Herkes mağdur ve müşkül senin anlayacağın. Peki gerçek suçlu kim, söyler misiniz bana?

“Sen gel bakim böyle, mınakoduğumun! Seni ikinden ben asacağım.”

Sağ eli sol kolumu kavramış, gözlerimin içine bakıyor. Manidar bir bakış; kindar ve kirli. “Beni hatırladın mı?” diyen bir kendinden emin duruş. “Hatırladım, polis Zeynel. Tanıdım ve takdir ediyorum. Yamanmışsın vallahi. Bir lağım faresi kılığında sızdın havadar yerimize; o hunhar ve kuduz geminin sadık hizmetkarı sen… Maviliklere yelken açan sandallarımız, saltanat geminiz tarafından batırılınca, şimdi de kıyıya vuranları topluyorsun öyle mi? Eh ne denir ki, herkes başkasının işini yapıyordu sonuç olarak. Ben Rıza Abinin işini sen de devlet gemisinin işini. Rıza Abinin selameti o peygamberin binlerce yıllık yeminine geri döndü. Koçun gırtlağındaki çalışkan hırıltıya. İşte o kavgadan artan kazazede karşında duruyor. Yenilenlerin doğurgan kanı ben! O kanın acı çeken anısı. Ve belki de haram-zede kursağında bir kanser gibi büyümeye geldim. Sen bunu nereden bileceksin?” Sol eli böğründeki kabarıklığı yokluyor. Her an tetikte. Sabırsız ve sinsi… Onu fazla bekletmemeliyim. Alnında İblis’in boynuzu kadar uyumlu duran tümsekle, çenesinin arasındaki eğitimli sırıtkanlığa bir kafa atıyorum. Sendeleyip bir adım geri çekiliyor. Sağ eli askıdan düşen buruşuk bir giysi gibi yanına sarkıyor. Böğründeki soğuk uru yoklayan sol eli ceketinin üzerinde gidip geliyor. Okey masasındaki yekpare demirden kül tablasını alıp başına geçiyorum. Etrafımdaki itiş kakış yumağının beni sürüklemesine ramak var. Toz, duman, çığlık, devrilen sandalyeler ve masalar. İnce, bıyıklı hafiye önümde iki büklüm duruyor. Dermansız bir kurt. Faşizmin iğrenç uyuzunu, sırtının kamburunda besleyen kalleş hikaye… Kurdun kuduz açlığı ile yılanın zehirli çıplağı arasında bir yılkı atının korkak uykusunu dolaştıran beni tanısın. Yeni değil ki! Annemin bedduasından artan mirastır o lanetli yadigar. Şu kirli kolondaki boy aynasının altında “mahzun” bir resim gibi duran ahşaptır şimdi terbiyem. Kalabalık bir düğün halayını özlerken önü kesilmiştir. Şimdi ise burada, bir köpek dövüşündeki bahis kadar borçludur dağınık cemiyetimize. O halde, son hesaplar görülsün hızlı hafiye. İşte başlıyorum. Bir, iki, üüüç… Dördüncü darbe havada donuyor; tam başımın üzerinde asılı kalıyor sandalyenin dağınık iskeleti. “Öldürdün adamı imansız!” Biraz önce söylenen pol- derli bu. Sesi telaşlı bir nasihat tadında… Yanında üç toplum polisi var. Onlar ne zaman geldi? Saflarımıza sızan ileri karakol yerde upuzun yatıyor. Başının etrafındaki kan gölüne tükürüp, sinsi namlusunu saklayan böğrüne sıkı bir tekme atıyorum. İki resmi polis ellerimi arkama kıvırıp leşin yanından uzaklaştırıyorlar. Kapının arkasında bir sandalyeye çökmeme ses çıkarmıyorlar. Şaşırmış da görünmüyorlar. İki poker oyuncusunun ümitsiz suratı dalga geçiyor benimle. Soğukkanlı ve alışkın bir eylemsizlik bu. Ne de olsa bir iş kazası vuku buldu. Yaman hafiyeden artan sinsi ve kindar oyunu bir başkası devralabilir. Ne hüzün ne de pişmanlık için elverişlidir mağduru avlayan bu kalleş strateji. Dışarıda tam teçhizatlı iki asker kaldırımda volta atıyorlar. Karşı kaldırımda öbeklenen tabansız kalabalığı vukuat yerinden uzak tutmak önem arz etmiştir. Hepsi bu kadar da değil. Bir kışlanın ulvi nizamına her vatandaş minnettar kalmalı. Kör aklın rahatını ve gönencini borçlandırmak da bir sanattır. “Ey uslu ve bağlı yurttaşlar, endişeye mahal yok; hepiniz güvendesiniz.”

Sigaramdan derin bir nefes çektikten sonra var gücümle haykırıyorum. “Kahrolsun Faşizm, yaşasın mücadelemiz!” Pol-derli ağzımı kapatıp, başımı göğsüme doğru bastırıyor. “Hay ben senin mücadelene!” Omuzlarımın üzerinden eğilip kulağıma fısıldıyor aynı anda. “Polis olduğunu bilmiyorsun dangalak. Meseleyi siyasi hale sokma.” Ambulans, yaralı kuduzu özenle sarmalayıp götürdü. Kapının önünde aynasız bir Reno bekliyor. Sıra bende mi? O halde kartlar yeniden karılacak. Bir dalaşın savrulan tarafları iki ayrı yöne doğru yol alsın diye. Paranın selametini kollayan fedainin sırtı pışpışlanacak. Öte yandan beni, hünerli bir acı çekme seansı bekliyor. Korkuyor muyum? Pek sayılmaz. Aldırışsızlığın ağır boşluğu çöreklenmiş içime. Kuyunun dibinden yeryüzüne taşan bir suyun eski anısıyım. Düze çıktım. Dövülmüş bir demir kadar kendi biçimimi almaya hazırım. Yenilenlerin sevinci ve sabrı için su verdiğimiz çeliğin pasında, ucu bana değen her şeyden alacaklıyım. Hepsine, her birine, kendi biçimimi vereceğim. Ben, acımanın değil, acının yeni öğretmeni! Çeşme başındaki köylü kızın kirpiğinde sönen akşam güneşi, pişmiş bir bamya yemeğinin kokusu, Bir kilimin mavili, kırmızılı motiflerini bekleyen kuytu han köşeleri… Hepsi ama hepsi, paranın zina kutusundan dışarı çıkıp, yoldaşlarımın namlusuna nakış olsun. Mezar taşlarına, şiir gibi işlensin ölülerimizin.

Beyaz renodan inen iki sivilin arasından dışarı çıkarıldım. Sağımdaki sarışın olanı, bir tilkiyi andırıyor. Bıyığının uçları sivri çenesinde bir farenin kuyruğu gibi titriyor. Soğuk camsı bakışları var. Direksiyona o geçiyor. Diğer polis yanına kuruluyor. İlgisiz ve durgun… Tilki, “Gözlerimi siyah bir bantla kapatırken, sesine babacan bir tını vermeye çalışıyor. Zoraki bir özen! “Huylanmayasın birader, bez temiz, tamam mı?” -İyi polisi erken oynuyor olabilirsin! Ben bu sesi unutamam. Bu yalancı nezaketi kusan o çirkin sarışınlığı da! Şimdi gözlerimde siyah bir bant var ve arabanın camları, koyu renkli filmle kaplı. Ne ben kenti görüyorum ne de o beni. Öylece geçip gidiyorum sokaklarından. Gözlerine mil çekilmiş iki kör gibi bakışıyoruz karşılıklı. İnsan ve araba seslerinin dağınık ritmine girip çıkan dönme dolabın karanlık kabininde oradan oraya savruluyorum. Telsiz cihazının madeni cızırtısı en kötü olasılığın sınırlarına girince sona erecek mi bu zoraki yolculuk? Duvarlarda, kaldırımlarda ve asfaltın kapkara günlüğünde bir andan ötekine hızla kayan, birbirinin üzerine kapanıp tekrar parçalara ayrılan bu karanlık pusu! Başını ellerinin arasında taşıyan gülünç bir fedaiyim ben. Yeşil çuhalı masaların azot kokulu eğlencesinden kirli tanrıların av partisine hızla geçiyorum. En büyük korkum, düşmana sessiz ve sinsi bir saygı duyacak hale gelmek. Beni bu aşağılayıcı sondan kurtaracak tek silahım var. Onlara duyduğum hınç! O halde onu daha da büyütmeli ve diri tutmalıyım.

Merkezin adı, Derin Araştırmalar Laboratuvarı. İşkenceye, bilimsel yöntemin italik başlığından yola çıkarak isim koymak hem bir alaysama hem de bir tür meydan okuma olsa gerekti. DAL! Dünyanın dört bir yanındaki bodrumlarda, hücrelerde, hapishanelerde ve toplama kamplarında, alternatif bir yaşam uğruna çarmıha gerilenlerin cesaretiyle dalga geçen korku ideolojisinin kalleş, korkak ve gizli evi!

Gözlerimdeki bağı çözüp cepheden ve iki profilden fotoğrafımı çektiler. İlk anda soğuk ve boğucu bir tüneller labirenti yer etti zihnimde. Bedenleri, sesleri ve bakışları, esir alan bir karanlık düzenekler zinciri dört bir yanda şakıyor. Canhıraş insan sesleri ve bir işkencecinin küfürlü komutları tırmaladı kulaklarımı. “Çömel lan evradını iktiğimin seni” Hemen sonrasında bir çığlık: ”Ahh anam, anam.” Ve tekrar celladın salyalı sesi! “Avratlar gibi bağırma mınakoduğumun. Seni ben, yüzülmüş bir koyun gibi asacağım çengele oğlum, gör bak!”

Sinir sistemim çökünceye kadar, beni hücrede tutacaklarını sanmıştım. En azından bir iki günlüğüne. Girip çıkanlar böyle söylemişti. Ama öyle olmadı. İşkencecilerin acelesi vardı anlaşılan. Vakit kaybetmek istemiyorlardı.

Gözlerim örtük halde, beton bir zeminde ayakta bekliyorum. Etrafımda dönen ayak seslerinin görevi zamansız bir uyumu parçalara ayırmak. O parçalı bütünün ablukasındaki bekleyişimi bekleyerek hedefe ulaşmak istiyorlar. Anladığım bu. İnisiyatif onlarda. Sinsi ve deneyimliler de… Bekleyişimi bekleterek, anı parçalara bölecekler önce. Bunu başardıklarında zafer onların olacak. Daha doğrusu böyle olmasını umuyorlar. Kim bilir, daha önce kaç kez denediler bunu. Buna karşın benim bir stratejim var mı? Hayır. Bağışlanamaz bir hata! Beleş biralarla ziftleneceğime, oturup bu konu üzerine kafa yormalıydım. Hafif bir esrime bulutu dolanıyor kafamın içinde. Beynimin belirsiz köşelerini gıdıklayan bir opak pamuğun ıslaklığı. Gülmek geliyor içimden. Bunu avantaja dönüştürebilir miyim? Yani, onlarla dalga geçmek. Ama hayır. Bir sürekliliği yok bunun. Esriklik sona erdiğinde, bütün stratejim çökecek. O halde bildiğim en elverişli yöntemi uygulamalıyım. Ne de olsa, “çivi, çiviyi söker.” Kaldı ki içinde bulunduğum koşullar altında daha iyi bir direniş yolu aklıma gelmiyor. Faşizmin duvarlarından bir tuğla sökmek için bile olsa bu riski almaya değer. Öyleyse işkence uzmanının saldırılarını tam cepheden karşılamalıyım. Gözlerimi örten pasaklı kuşağın altında yer değiştiren sarılı morlu beneklerle, işkence fabrikasının kulaklarıma dolan tuhaf hışırtısını barıştırmalıyım. Anın ve anıların birliği için gerekli bu. Kurdun açlığı ile yılanın kızgın günlüğü arasında, kör bir leke olarak kalmalıyım. Ancak o takdirde ayakta kalabilirim. Kurtla yılan arasında yağmalanan geçmişimden bana kalan tek önemli kazanım, korkunun serüvenine zehirli bir leke olarak musallat olma yeteneği değil miydi! Doğrusu, bununla ilgili olarak baya bir idmanlı sayılırım.

Sekiz dokuz yaşlarında olmalıydım. Alçak bir iskemlenin üstünde dara durdurulmuştum. Ellerim arkadan bağlı. Damın tavanından sarkan siyah bir urgan gevşek bir salınımla boğazımı sıkıyor. Tıpkı liflerini avına dolayan kara bir yılan gibi. Yılanın terbiyecisi taştan örülü sedire kurulmuş, sigara üstüne sigara içiyor. Aynı bekleyişi bekletiyor, aynı bekleyişi bekliyorum ben de. Tanrı babanın rızkına ve nizamına çomak sokan aynı haylazlığı hizaya sokuyor.

-Şimdi söyle bana, baba kimdir?

-“Baba Allah’tır” diyorum.

-Haa! Kişinin babası, onun Allah’ıdır yani!

Evet anlamında başımı sallıyorum. Boynuma sıkı sıkıya dolaşık duran yılanın kıllı derisi gerdanımı gıdıklıyor. Bir gülme isteği düğümleniyor boğazımda. Sinirli ve ağlamaklı biraz. Çok da korkuyorum aynı anda. Korkum, gülüşümü dudaklarımın kapkara arasında donduracak kadar baskın. Yarı aralık duran kapıdan dışarının nane tadındaki ferahlığı doluyor içeri. Köyün Ermeni mezarlığı karşı yamacın yayvan sırtına açık bir dua kitabı gibi kapaklanmış, öylece bana bakıyor. Beyaz ve bakımsız mezarların her biri o açık kitabın sayfalarından kopup içime yerleşiyor sanki. Anıları ve yazgıları çiğnenip geçilmiş hepsinin de. Oradaki kanı kurdun kursağına dolduran süngü, şimdi benim gırtlağımı gıdıklıyor sanki. Çünkü devlet babadır, baba Allah’tır. Allah, para ve bekadır. Öyleyse evlat, teferruattır ve kurbandır. Şiddetli bir şamar sol yanağımda patlıyor. Babam şimdi, o dua kitabıyla içimdeki mezar arasında duruyor, tam önünde…

Eğri omuzunun üzerinden mezarlığın ancak bir kısmını görebiliyorum. Perçeminden sarkan bir tutam saç sağ gözünü örtmüş, açıkta kalan gözüyle eğri omuzu arasında, bir kin kuması saldırıya geçmek için tetikte bekliyor.

-Peki Allah’a karşı pak ve kusursuz olmak için nasıl davranmalı evlat kişi?

-Sonsuz itaat etmeli ve ona layık olmalı.

-Kime?

-Babaya…

Bir sigara daha yaktı “Allah baba.” Parmaklarının ucuyla alnına dökülen perçemini geriye doğru savurduktan sonra derin bir nefes çekip birkaç adım atıyor toprak zeminde.

Ne kadar zamandır bu darağacındayım bilmiyorum. Ayaklarım uyuşmuş, gözlerim yaş dolu. Tekrar gelip önümde duruyor. “Mademki kişinin babası onun Allah’ıdır, o halde ona…” cümleyi ben tamamlıyorum ağlamaklı sesimle. “Baba sevilmeli, sayılmalı ve dediğinden çıkılmamalı.” Daha şiddetli bir şamar sol yanımda patlıyor. “Biliyorsun da, niçin ters yoldasın nursuz piç. Neden babanın rızkına ve emeğine musallat oluyorsun haa! Hani babayı seviyordun, hani baban Allah’ındı ya!”

Babayı sevmek; yani Allah’ı! Oradan geliyoruz hepimiz. Her birimiz baba. Kanın yeşerdiği yerden, Hun’dan. Hun’dan geldik, Nuh’a gidiyoruz. Kandan kine… Ötesi yok, geri dönüşümüz aslımızadır. Önce Hun’dan Nuh’a sonra Nuh’tan Hun’a! Hun/Nuh veya Nuh/Hun. İşte İblis soyumuzun piç düğümü. Bulunduğumuz yer ara bölge. Tanrının iki yakasını bir araya getirdiğimiz zifiri Araf. Rızkına musallat olduğum tımarhanen orası işte. Kuduz bir kurdun kıçı. Orada öğreniyoruz Tanrı’yı sevmeyi ve ona hizmet etmeyi. Ve aç kalmayı ve kuduzun kıçındaki kaptan köşküne sadakatle bağlanmayı ve şehveti ve çalmayı birbirimizden ve biriktirmeyi ve kin duymayı ve nefret etmeyi ve ölmeyi…

Çıplağın şehvetinden, bir dirhem kan olarak yola çıkıyorduk baba. Varacağımız yer kin ve kapristi. Bir sigaranın ucundaki kenevir tohumu gibi kavrulan açlık içimdeki. En eski hastalığı soyumuzun. Hun’dan Nuh’a giderken Tanrımızı yaratıp ona tapıyorduk. Nuh’tan Hun’a geri dönerken, yarattığımız o Tanrıyı yolda yiyorduk. Kör ve karanlık bir şeytani düğüm halinde yuvarlanıyorduk, kanla kin arasında. İşte beni kör bir leke gibi rızkına düşüren büyük serüven, şaşkın mucize. Şu derme çatma kapıdan içeri girdiğimde açlıktan başım dönüyordu. Ayrana doğranmış koca bir kase mısır ekmeği duruyordu sedirin üstünde. Soğuk mucizen, en tekinsiz işaretin! Dayanamadım. Sen dışarıda muhtarla laflarken, ben kurdun açlığından yılanın çıplağına doğru koşmaya başladım. Yani sana kin olmak için bir daha…

Altıma yapmışım korkudan; korku! En çirkin hastalığı yenilenlerin. Paçalarımdan sızan sidik, toprak zeminde küçük bir gölcük halinde birikmiş. Dar pencereden içeri dolan güneş, pasaklı bir parıltı gibi titriyor gölün korkak suyunda. Babam okkalı bir balgam savurdu gölün ortasına. Sigaralı ve sarımtırak… Korkunun mayasıdır nefret. “Allah babanın” geciken selameti kadar kalleş! Bir yamacın kamburunda büyüyen yara!

-“Eee görüşmeyeli nasılsın bakim şef?” Tilkinin sesi bu, tam arkamda duruyor. Kod adımı biliyorlar. Acının korkunç ve korkak karantinası burası. Bilumum kemirgenlerin idrar kokusu, sigara dumanı ve esir bedenlerden sağılan ıstırap… Hepsi birlikte yapışkan bir ıslaklık halinde etrafımda kaynıyor. Biliyorum kalıcı değil bu duygu ama, oldukça tehlikeli. Mevcut edilgenliğim devam ederse beni yutacak. Yutmasa bile annemin bana giydirdiği beddua gömleğinde küçük, minnacık delikler açar. Bu kadarı da acının uzmanlarına yeter. Peki ne yapmalıyım? Üzerimdeki korkak kefenden nasıl uzak tutabilirim onları? -“Dilerim bir kurttan aç, yılandan çıplak olasın çocuk, nasipsiz kalasın ömrünce!”- “Bütün mülksüzlerin dua kitabıyım anne. Yenilmişlerin ve yenileceklerin soğuyan ahı ve bedduası! Ölümün ve hıncın katıksız rızkıyım ben. Gör bak, kurdun obur kursağına paslı bir çivi gibi batacağım. İçime kazdığınız mezarı; bir kobranın derisi gibi sıyırıp içimden, acının bu saklı, iğrenç fabrikasına kusacağım!

-Görüyorsun “Metin Şef, hakkında her şeyi biliyoruz. Bizi uğraştırma. Biz yorulmalıyım, sen de boşuna eziyet çekme.

Susku ve sessizlik! Bu ikisi uzadıkça onlardan bana sinirli bir karasızlık bulaşır. Bir fare kapanının pis, paslı pususuna yakın olurum. Benim için kurulan bu kalleş düzeneği boşa düşürmenin bir yolunu bulmalıyım. Daha fazla gecikmeden altın vuruşumu yapmalıyım. “Çişim geliyor” diyorum. “Tuvalete gidebilir miyim?” Enseme bir yumruk iniyor. “Bizimle dalga geçiyor orospu çocuğu” Tilkinin değil, başka birinin sesi. Nasıl da ustalıkla yer değiştirebiliyorlar. Bizim gürültülü makamımıza da böyle sızmış olmalılar. Zeynel hafiyenin gözetimindeki devrim alıştırmalarımız olmasaydı, “Şefliğime” vakıf olabilirler miydi böyle kolaylıkla! “Soyun lan” diyor deminki yumruğun sahibi. Soluğu ensemde, onca yakın… Pis kokulu bir esinti yanağıma çarptıktan sonra dağılıp yok oluyor. Namluların çıplak gölgesini, yeni esaretimizde dinlendiren danışıklı kurnazlık. “Gerek yok, gerek yok.” Tilki bu. Tam önümde duruyor. “Bak Metin, arkadaşların konuştu. Susmanın sana bir faydası olmayacak. Nasılsa konuşacaksın. Hadi ben işini kolaylaştırıyorum. Mesela Yıldıztepe’de kurduğunuz şu direniş komitesinden başlayabilirsin. Biz her şeyi öğrendik. Bir de senin ağzından duymak istiyoruz. Senin komitedeki görevin ne? Daha yukarıda kim var ve infazları kim yapıyordu? Hepsi bu kadar işte. “Çişim geliyor.” Sağlı sollu yumruklar, ikisi birlikte vuruyor. Gözlerim kararıp ayakta duramayacak hale gelinceye kadar… Sonra birileri önümde çömelip uçkurumu çözüyor. Çok pis bir iş bu! İşkencecinin görev bilincine seslenen kirli kutsal: “emek en yüce değerdir- Paranın selametini apış aramda arayan çilekeş mesai, büyük vatanseverlik! –Türkiye’m Türkiye’m cennetim/benim eşsiz milletim.- “Günah benden gitti oğlum. Sen iyilikten anlamıyorsun, etini kemiklerinden ayırayım da gör.” Dizlerime kadar inen uçkurum adamın parmakları arasında kül tadında dağılıyor. Becerikli ve alışkın bir işçilik musallat olmuş en mahrem yerime. Önce bir tas su serpiyor orama, sonra çatal kablonun bir ucunu süngüye süngüye, diğer ucunu serçe parmağıma geçiriyor. İki başlı gri bir yılan tırmalıyor gövdemi. “Etimi kemiklerimden ayıracakmış. Seni karanlığın yılan terbiyecisi; hırsız paranın ve zina cemiyetinin dalavere valisi seni! Bir şeyi boşuna bekleme. Ağzımdan tek kelime alamayacaksın. Çünkü ben devrimin onuncu, ölümün on beşinci katıyım. Bir papağanın şımarık taklidine benzemek için, şaşırdım kızların en masum makamını. Bütün bunları paranın rezil dünyasına tükürmek için yaptım. Ya ne sanmıştın, ben de en az senin kadar zevk alıyorum yaptığım işten.”

Et ve kemik! Bu ikisinin birliği ancak celladın kaprisine boyun eğerse parçalanır kovboy. Hayata ve zafere ihanet etmek olur böylesi de. Yeryüzünü dolduran kurban çukurlarına da… Ve hayatın o çilekeş bacısı ölüme de… Doğrusu, böyle bir yola girmeye hiç niyetim yok. Bak ne yapacağımı söyleyeyim sana. Biraz önce bam teline dokunmuştum aslında; yani ödevlerimizden bahsederken. Sen o Hırsız saltanat gemisinin kiralık askerisin. Acının, ispiyonun ve kalleş olanın becerikli zanaatkarı’sın sen. Görevin, efendin haramilerin selameti için hayatı parçalara ayırmak. Kuduz bulaştırılan o kurdun kıçındaki isyanı bastırmak için hizaya sokmak istiyorsun beni. Halbuki ben etle kemiği bir arada tutarak umudu yaşatmak istiyorum. Bak gördün mü? Benim işim seninkinden çok zor, ama daha soylu! Sakın ola, bu seni cesaretlendirmesin. Ben ölüme bir mucize kadar yakınlık duyuyorum. Oysa sen onun varlığından dehşete kapılıyorsun. İşte benim üstünlüğüm, zengin ve soylu mirasım. O mirasın bilge aklından ve anılarından dışarı uğrayıp, bir tufan gibi yağacağım şu izbe duvarların gerisindeki zorba keyfine.

İşte başlıyorum. Prangalı erkekliğim hey! Şu tımarhanenin soğuk egemenliğine bakan kapalı yıkım… Gül ve Kaos arasındaki çığlık! Yağ yağ yağ. Yoğun ve ılık… Paranın frengi tadındaki keyfine, solgun bir çağıltıyla… ölen ve yeniden dirilen, ölen ve yeniden çoğalan bende.

Kan, küfür ve idrar! Cehennemin en soylu terbiyecisiyim ben. Celladı’mın yüzünde patlayan sinirli kahkaha sen, güzel edepsizliğim. “Vay orospu çocuğu, lan Salih üstüme işedi gördün mü? Ulan ben senin ananı, avradını…” Sağlı sollu darbeler… Enseme, yüzümün ortasına, kulaklarımın dibine, boynuma, karnıma…

Kendimden geçiyorum, kendime geliyorum. Gövdemi eğip büken keskin titreşimin önünde ve arkasında, sağında ve solunda… Et ve kemiğin ayrışık birliği bu. Bu kutsal birliği, darmadağın kıldığım bir kinden damıtıyorum. İşkencecinin eğitimli kibrinden, kursağında uğuldayan kanın doğurgan bütünlüğünden. Basit ve ama çok kullanışlı bir yöntemim var. Kendi zamanımı onun zamanından ayırıyorum. Ya da nasıl desem, onu, kendi zamanımdan kovuyorum. Uzmanın hırıltısı karanlık namluların ucundaki bir radyonun tenekeden cızırtısı olarak geçip gidiyor krallığımı. O yoksul damdaki eğri omuzlu “Tanrı’nın’’ balgamına yapışıp kalıyor her şey. O balgamın etrafını saran güneş arınıp geri çekiliyor. Zamanın benzersiz yurdu hey! Yeni, taze ve temiz. O dinlenik ışığın göksel tarlasına kuruyorum evimi.

Kurak bir öğlen sonu; Balgamla, çığlık arasında bekleyen zamanın savruk belleği bu. Uzunlamasına tek katlı bir binanın sol köşe başında oturuyorum. Tam üstümden bir yüksek gerilim hattı geçiyor. Yapının ön cephesi boyunca serin bir çiçek tarhı uzanıyor. Çok eski bir sessizlik tadında. Tohumun içinde, çatlayan dokunaklı çağrım, şimdi ve burada… Bir karınca yuvasındaki saygılı hamaratlık kadar benimsin artık. Ne korkunç ne de uzak. Kulaklarımı tırmalayan bu hastalığın üzerinde merhem kıvamında dağılırken doğur beni bir daha; şimdiki kendime el sallayacağım o serin yakandan.

Gri renkli briket taşlarıyla örülmüş yapının çevresi. Sırtımı duvara dayamış bacaklarımı taşların serin sevincine uzatmışım. Naylon gömleğimde kiremit kaplı çatının kararsız gölgesi yer değiştiriyor. Gün döndükçe güneşe bunalıyorum. İn cin top oynuyor etrafta. Bir köşe, yalnızlık bu. Okulların uğultusunu bir tatil ikindisiyle hatırlayan ıssızlığım! Sana da inandım. Kendimin yaptım, kendime sakladım seni. O köşeyi dönmek kadar bensiz ve benzersiz, şimdi. Bir minarenin tepesini görüyorum uzaktan. Kömür dolu vagonlar ve parlak tren rayları.

Dereken, bir yazlık sinemanın haşarı tellalı o köşeyi dönüyor. Başka bir anın içinden süzülüp beni bol yıldızlı bir yaz gecesine sürüklüyor. Çok geç artık. “Oğlum Metin, konuşmazsan öldürecek bu adam seni. Söylemesi benden. Lamı cimi yok evladım. Üstüne işedin yahu.” Kulağıma fısıldayan ses, ucuz tütün kokusu üflüyor yüzüme. Çakıl taşlarının gıcırtısında eriyip yok oluyor sesi. “Ben yakın köylüklerdenim” diyor yan koltukta oturan adam. Ürkek, uzun yüzlü biri “Baban iyi tanır beni. ”Sevda yüklü kervanlar senin kapından geçer.” Ding dong, ding dong. Film başlıyor. -sessizlik beyler- Filmin adını hatırlamıyorum şimdi. Dişlerimizin arasında kırılan çekirdek kabuklarının çıtırtısı, soğuk gazoz ve tepemizde bir yıldız tarlası! Esas oğlanın kavruk benzi perdeye vurunca bir alkış tufanı kopuyor salonda. “Kuru kayısı, kuru üzüm ve dut aldık” diyor adam. “Arabayı yükledik yarın yola çıkıyoruz.” Yarın yola çıkacakmış. Ben de! Birbirimize uğradık, ayrılıyoruz. İki ahşap sandalyenin yan yanalığı kadar bile değildir iki insanın yalnızlığı. Nasıl olsun ki! Ben bir düşçüyüm, o esnaf. Ben üstümdeki en ışıldak yıldızı arıyorum. Şimdi içinde büyük bir hikmet saklayan onu. O babamın mertliğinden dem vuruyor. Gerçek bir dram bu. Fazla acemi ve aceleci… “Sen güneşin oğluysan biz de Allah’ın kuluyuz.” diyor çirkin kral, süngüsü düşük kötü adama. Sonra da basıyor kurşunu; SON. Tekrar başlangıç, bir daha son.

Düzenlenmiş bir sondur güneşin oğlunu öldüren. Ölümünden sonra da hatırlamak isteyenlerin hıncını biriktiren bir tiyatro. Bir kaza gibi yaşamayı seçenlerin intikamı orada seslenmiştir yenilmişlerin hıncına. Yıllar önce o yazlık sinemada çirkin Kralı alkışlayanların büyük çoğunluğu sonradan kurdun kıçına iman getirip saf değiştirecekti. İşte güneşin oğlunu bütün sonların efendisi yapan büyük ihanet! Şimdi yıllar sonra, bu yaman düzeneğin zamanı hem beni hem de çirkin Kralı esir aldı. Güneşin, yani o deniz aşırı para imparatorluğunun çocukları kazandı. İşte o bozgundan artan bir kazanın efendisi olmak bütün amacım. Güneşin oğlunu yenen tiyatronun yer altındaki neferi. Bu derin laboratuvarın kalleş hizasından alnımın akıyla çıkacağım. Çıkabilirsem, kurdun kıçındaki isyana umut olurum. Yeni bir son için başka bir başlangıç!..
Gözlerimdeki bağı çözdüler. Şimdi hücredeyim. “Bir Medusanın zehir dolu kesesi böyle olmalı” diye geçiyorum içimden. Kör bir kuyunun çöl kokusunu bu karanlık zehirden sağacak kadar ustalıklı davranmalıyım. Düşlerin ve direnişin ustası olmak için buna mecburum. Hem zaten önceden tasarlanmış bir yalnızlık değil ki bu! Pekala bir yol kazası olarak görebilirim başıma gelenleri. İşte bana, tanıdık olanın kapalı benzerliğini verecek olan kavuşma.

Yıllar sonra birine rastlamışsınızdır. Dar bir zamandır. Durup oyalanmaya vaktiniz yoktur. Eskimiş bir tanışıklıkla şöyle bir süzer geçersiniz. Kalabalığın alnındaki sıcak bir leke gibi kalır ardınızda. Eski bir türkünün iki nakaratı arasındaki dalgınlık kadar tırmalar zihninizi. Çok uzak ve buruk. Geçmişteki bir anın tanığı ya da eyleyenidir o. Ne ki, çıkaramamışsınızdır bir türlü. Geçer gidersiniz ama yakanızı bırakmaz günlerce.

Peki nereye varmak istiyorum? Bu zehirli yalnızlığın alanında bir nazar boncuğu gibi bir yanıp bir sönen o tanımsız eski, beni direngen yapar mı ki! Zayıf bir anın bütün izlenimlerini omuzlarıma yığan şu keder haline bakılırsa hayır! O halde beni güçsüz düşürecek eski ve yeni anıların yükünden sıyrılmalıyım. Kendime merhamet göstermek yerine düşmana olan öfkemi bilemeliyim. Nasıl olacağını gayet iyi biliyorum. Ne de olsa yaşanmış felaketlerden bir öç duygusu damıtacak kadar soğukkanlıyımdır. Mademki kabulümdür, o halde o kurak gün ortasına geri dönmeliyim. O uzun yapının köşe başına serip postumu, eski bir ıssızlığın kaval tadını yudumlayabilirim.

Yüksek bahçe duvarının ötesinden başlayan mahallenin kaypak barışı, yüksek gerilim hatlarının altındaki katil arıların kovanını andırıyor. Kahverenginin uzun yüzü, bir bozlak havasının kısık avazı halinde düğümleniyor boğazımda. Binanın ön cephesi boyunca uzanan çiçek tarhını, uysal bir yavaşlıkla sürükleyip götürmekte… Bekliyorum. Kinimi keskinleştirmek için, bu uzun yüzlü donmuşluktan nasıl yuvarlanabilirim ki? Doğrusu hiçte elverişli bir yöntem sayılmaz benimkisi. Bu romantik nostalji, bana istediğimi asla vermeyecektir.

Şimdinin kapalı yıkımına sırtımı dayamış, geçmişin buruk sevincinden kindar bir serinlik sağmak için çaba harcıyorum. Yılanın kursağındaki kurbağayı dinlendiren sinsi pusunun saklandığı yer burası. Tutsak bedenlerde kuruyan eziyetin mola yeri… Eski bir yalnızlığın esrik kavuşması! Böylesi, yılanı ne daha uysal ne de daha insan yapar. Engereği terbiye edemeyeceğime göre ona saldırmalıyım. Ancak bu şekilde kendimi acındırdığım kazanın sapkın keyfini celladın en korunaklı makamına taşırabilirim. Koynumdaki helal zinayla yıkanır, onu can evinden vururum. Sonraki darbem gerçek anlamda bir altın vuruş olarak gerçekleşecek. İspiyon bir yarından azade olmanın akıl almaz özverisi! Hem geçmişi kurtarmak hem de yarını temiz bırakmak için bugünü yakacağım. Çıkaracağım büyük yangın her şeyin hem sonu hem de kurtuluşu olacak.


Mustafa EROĞLU

(MayaDergi #5)

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar