Yapay Zekâ ve Kapitalizm

Doğa, nesne, toplum ve özne karşıtlığı üzerinden sonuçlar almaya çalışan kapitalist sistemin, toplum ve üretimi sosyo-teknik bir sistem modeli olarak tasavvur etmesi, yapay zekâyı, emekle anlam kazanan bir yaşamın tüm değerlerini yok etmek için üretimin merkezine doğru mobilize etmektedir.

Herhangi bir canlı organizmadan destek almadan, tamamen yapay araçlarla oluşturulan, bizler gibi davranışlar sergileyen; karar verme, öğrenme, genelleme yapma yeteneği gösteren yapay zekâ, dış verileri yorumlayan ve uyarlama yolu ile belirlenmiş bir görevi yerine getirebilen teknolojik bir buluşun adıdır. Tarihi izlerine 1884 yılında rastladığımız yapay zekâ kavramı, akıllı davranışlar göstermesi beklenen makinelerin Charles Babbage tarafından deneyimlenmesiyle birlikte, bilim dünyasında adı konulmasa bile varlığının ilk nüveleriyle yer almaya başlamıştır.

Geldiğimiz noktada yapay zekâ laboratuvar ortamının dışına çıkarak, üretici güçlerin önemli bir parçasına ve hatta giderek hayatın önemli ihtiyaçlarını karşılayacak vazgeçilmez bir teknolojiye dönüşmektedir. İnsan müdahalesi olmadan öğrenebilen, kendi kendine karar alabilen; öğrendiklerini ve kararlaştırdıklarını uygulayabilen bir algoritma olan yapay zekâ, insan özerkliğini engelleyen bilimsel bir devrim olarak kapitalist düzen tarafından hızla geliştiriliyor. Fakat yapay zekâyla ilgilenen bilim insanlarının en dikkat çekici yönü, deneyimlenen ile deneyimleyen arasındaki boşluğu görmezden gelmeleridir. Bilinç hakkında bilinen ve bilinmeyenler üzerinde sağlıklı bir tartışma yapmadan ontolojik çıkmazları büyüten kapitalist zihniyetin bilimsel yöntemi, bilincin kavramsal betimlemesini değersiz kılmaktadır. Deneyimi sadece deneyimleyen ve deneyimlenen arasındaki etkileşim sürecine indirgeyen kapitalist bilim yaklaşımı “qualia ve fenomenal” durumlar hakkında da konuşmaktan kaçınmayı daha uygun görmektedir. Bu nedenle deneyimin fenomen niteliğinden kaynaklı ontolojik sorunlar, epistemolojik düzeyde de gelişmesi muhtemel olan tüm zeminlere engel olmaktadır. Zira bilincin öncelikli olarak erişim bilinci bağlamında ele alınması çoğunlukla bilincin özgün yapısını; rasyonel kararlarda, dilsel ve iletişimsel davranışlarda olağan hâlinden farklı yorumlamaya açık hâle getirmektedir. Bu bakımdan yapay zekâ alanında yaşanılan gelişmeler toplumla buluşmaya başladığı andan itibaren zihnin doğasına yönelik yaklaşımların yavaş yavaş değişik bir boyuta evrilmesine neden olmaktadır.

Bilincin içselliği, dışsallığı, beyin ve beden arasındaki doğal akışı ve özdeşlikleri, yapay zekâ çalışmalarıyla tamamen varlığını yitirmeye doğru yol almaktadır. Kendi başlarına hareket edebilen, düşünebilen, konuşabilen ve insanlarla âdeta zihinsel yönden akran olmaya aday gösterilen yapay zekâlı robotlar ve araçlar, toplumsallığın en önemli birlikteliğinin sebebi olan üretim alanında, artı değer üretmenin yeni araçları olarak kapitalist sermayenin gözdesi durumunda. Bu açıdan Marx’ın sermaye analizini yaparken makinelere yaptığı vurgular, kapitalist sistemde makinelerin ve geldiğimiz noktada yapay zekâlı robotların hayatımızda emek ve sömürü bakımından ne derece vahim bir olgu olduğunu tekrar hatırlatıyor.

Kapitalist dünya düzeninde üretimin gittikçe makineleşmesi ve gelişen otomasyon çalışma sistemiyle kapitalist sistemin kökleşmesine katkıda bulunması yapay zekâ konusunun yaşamımızda daha çok sorgulanmasını zorunlulaştırıyor. Sabit sermayenin göreli amacının artı değer üretmesi ve bunun içinde insan iş gücü zamanının azaltılması; daha az insanla, giderek insansız üretilecek artı değerin dünya ölçeğinde yeni üretim modelini yaratmasına neden oluyor. Dolayısıyla sermaye insandan henüz tam olarak vazgeçmeye hazırlıklı olmasa da insanların bilişsel yetilerini gittikçe daha çok akıllı teknolojik araçlara tercih ediyor. Bilişsel araçların üretime katılmasıyla otomasyon sisteminin büyümesi ise yapay zekâ ağlarının üretime hâkim olması anlamına geliyor. Öyle ki emekçilerin kol ve beyin gücüne dayalı klasik kapitalist üretim modelinin yapay zekâ tarafından değişime uğraması artık kaçınılmaz olmaktadır. Sanayi dönemi olarak da adlandırılan bu dönem, canlı emeğin yerini robotlara bırakmasıdır.

Beyin emeği dediğimiz iş potansiyeli artık adım adım yapay zekâ ile yeni bir işgücü potansiyeline dönüşüyor. Ha keza, yapay zekâ ile ilgili haberlere baktığımızda: “Microsoft’un klavyelerinde son otuz yılın büyük değişimini yaptığını ve yeni klavyelerine yapay zekâ tuşu eklediklerini” duyuyoruz. Sağlık sisteminde İngiltere’de doktorların beyin ameliyatlarında yapay zekâdan faydalanmaları için bir takım ön adımlar atması ve Almanya’da özellikle Bosch Yönetim Kurulu Başkanı Stefan Hartung’un, “endüstriyel yapay zekânın geliştirilmesinde ve uygulanmasında öncü rol oynayacaklarını” vurgulaması, beyin ve kol gücünde yapay zekânın pilot bir görev üstleneceğini kesinleştirmektedir.

Kapitalist sömürgeci sistemle birlikte üretim sektörü, teknolojik gelişmelerle birlikte insansız iş gücünü devreye koymak için büyük dönüşümlere imza atmaya devam ediyor. Yapay zekânın bu dönüşümde giderek asıl belirleyici olması, yapay zekâ destekli yazılımları daha fazla lüzûmlu hâle getiriyor. Yapay zekâya deyim yerindeyse “makine öğretilerek” yapay zekânın akıllı üretim süreçlerini gerçekleştirmesi, yapay zekânın iş bakımından yavaş yavaş insan emeğini tasfiye edeceğini görünür kılıyor. Sermaye fraksiyonlarının son yıllarda yapay zekâ propagandaları yapmaları, gelecek planlamasında inovasyonlardan eğitim sahasına kadar yapay zekâ kurgulamalarının tamamen sisteme hâkim olacağına dair ciddi mesajlar sunmaktadır. Dördüncü Sanayi Devrimi (endüstri 4.0) tekabülünü hatırlatmakla birlikte, burjuvazinin çağımızı bilgi ve dijital dönemi olarak telaffuz etmesi buna mukabil siber- fiziksel sistem hakkındaki değerlendirmesi, içinde yaşadığımız tarihsel dönemin temel misyonunu vurgular niteliktedir.

Yapay zekâ ile birlikte gittikçe büyüyen otomasyon planlamaları, burjuva literatürüne yeni uygulanabilir kavramlar kazandırmanın yanında sibernetik bir çağa girişimizi de bizlere fark ettirmektedir. Yapay zekâ savunucularının maddi olmayan emeği doğrudan insanı dışlayarak simüle etmeleri, sadece emek kavramının değil, insan soyu mefhumunu da risk anlamında tehdit eden şüpheleri artık akla getirmektedir. Toplumsal değişimlerin her aşamasında üretim ve üretici güçlerin etkin bir ağırlığının olması, yapay zekâ çağıyla yaşanılması büyük ihtimal dahilinde olan insana rağmen insansızlık çağını, biyolojik riskleriyle birlikte, emekçi toplumların eşiğine getirmiş durumdadır.

Yapay zekâ aktivitelerinin teorik ve pratik olarak gelmiş olduğu aşamada yapay zekâ, toplumsal süreçlerde etkin bir aktör olarak konumlandırılmıştır. Bu nedenle birçok bilim adamına göre insan olmayan şeylerin toplumsallığı biçimlendirme kapasitesine sahip olarak görülmesi aslında bir toplumsal fail (actant) olarak yapay zekâya işaret ediyor. Ne yazık ki; doğa, nesne, toplum ve özne karşıtlığı üzerinden sonuçlar almaya çalışan kapitalist sistemin, toplum ve üretimi sosyo-teknik bir sistem modeli olarak tasavvur etmesi, yapay zekâyı, emekle anlam kazanan bir yaşamın tüm değerlerini yok etmek için üretimin merkezine doğru mobilize etmektedir.

Heybet AKDOĞAN

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar