Savaş İçin Sanatın Araçsallaştırılması

Doğruluğu ispata muhtaç bir söylem vardır. Denilir ki insanlık tarihinin üç yüz yıllık zaman dilimi dışındaki dönemin tamamı savaşlarla geçmiştir. Üzerinde mutabakata varamayacağımız bu söylemi bir kenara koyarak bizlerin okuduğu, yazılı tarihten bildiğimiz ve öğrendiğimiz, yeryüzünde paylaşımdan kaynaklı binlerce yıldır sürekli savaşların olduğudur. Bu savaşların büyük çoğunluğu iki devlet arasında yaşanmıştır ve dar bir bölge etkilenmiştir. Bazı savaşlar ise imparatorluklar, krallıklar arasında yaşanmış daha geniş coğrafyaları etkilemiştir. Özellikle 1914 -1918 yılları arasındaki birinci ve 1939- 1945 yılları arasında süren ikinci paylaşım savaşları, yerkürenin çok büyük alanını etkilemiştir. Bu savaşların birincisinde 15-22 milyon, ikincisinde ise 70-85 milyon insanın (Can kaybı sayısını 16-20 / 60-65 şeklinde de yazan kaynaklar var.) yaşamını yitirdiği yazılı kaynaklarda karşımıza çıkmaktadır.

Dişine kan değen paylaşımcılar, çıkardıkları savaşlarda kendi haklılıklarını kanıtlamak ve kendilerine taraftar toplamak amacıyla çeşitli yollara başvurmuşlardır. Bunun başında da propaganda gelmektedir. Tarihsel süreç içinde beyler, krallar, padişahlar, çarlar her birinin savaş için ayrı bir gerekçesi olmuştur. Tarihin her döneminde heykeller, kabartmalar, resimler veya çeşitli tasvirlerle savaşı ve savaşçıyı öven ürünlere rastlamak mümkündür. Özellikle 20. yüzyılda propaganda aracı olarak sanatın araçsallaştırıldığına tanık olmaktayız. Propaganda, kitleleri istenilen amaç doğrultusunda yönlendirmenin en etkili yollarındandır. Sözel propaganda yöntemini kullananlardan en bilineni Adolf Hitler’in bakanı Goebbels’tir. Biliyoruz ki propaganda, kitlelere ulaşmadaki en kolay yollardan biridir. Özellikle İkinci Paylaşım Savaşı’nda sözünü ettiğimiz Goebbels’in başını çektiği ekip, radyoyu etkin şekilde kullanarak geniş yığınların desteğini almayı başarmıştır. Sovyet askerleri Berlin üzerine yürürken dahi onlar Moskova’ya ulaşmak üzere olduklarının ve savaşı zaferle taçlandıracaklarının propagandasını yapıyorlardı.

Sanatsal materyallerin siyasi propaganda aracına dönüştürülmesi

1914 yılında patlak veren ve ilk büyük kitlesel savaş olan 1. Dünya Savaşı esnasında propagandanın devletlerce siyasi amaçla kullanıldığı, özellikle sanatsal materyallerin kullanımının arttığı bilinmektedir. Bu dönemde propaganda aracı olarak radyo, film ve gazetelerin kullanımı yaygınlaşmış, halkı savaşa çekebilmek üzere onları ülkelerini savunmaları için orduya çağıran söylemler ve afişler etkili bir şekilde kullanılmaya başlamıştır.” (Taylor, 2003: 174)

Savaşların masumlaştırılmasını konu edinen ve devletlerin halkla bağ kurmasını hedefleyen propaganda amaçlı sanatın kullanımının kökeni tarihsel süreç içinde çok eskiye gitmektedir. Günümüze kadar gelen Eski Mısır ile Eski Yunan’dan kalan, Steller olarak tanımlanan mezar taşları; dönemle ilgili farklı konularda bilgiler vermekle beraber kahramanlıkları anlatanları da vardır. Askeri zaferlerden söz eden bu mezar taşları, niyetten bağımsız da olsa savaşın sanatla yüceleştirilmesine hizmet etmektedir. Konuya dair Asur savaşçılarını gösteren kabartmalar, İskender’in Persler üzerine yaptığı seferi anlatan İskender Mozaiği’ni de örnek verebiliriz. Orta Çağ boyunca en ünlü savaş tasvirini yapan eser ise 1066 yılında, Normanların İngiltere’yi fethini anlatan Hastings Savaşı‘nı tasvir eden ünlü Bayeux Halısı‘dır. Bu halı, panoramik olarak lineer bir biçimde savaşta yaşananları anlatmıştır.

1830 temmuzunda gerçekleşen İkinci Fransız Devrimi ile özdeşleşen ve sayısız kez yazılarda görsel olarak kullanılan “Özgürlük halka rehberlik ediyor” adlı tablo Eugène Delacroix tarafından yapıldığında günümüze kadar süren büyük bir etki bırakacağı düşünülmüş olamaz. 1789 Fran- sız İhtilali’nin tamamlayıcısı rolünü oynayan ve monarşinin yıkılıp yerine başta özgürlük, eşitlik, kardeşlik ilkelerinin hayat bulmasını sağlayan, yalnızca erkeklere ait olan yurttaş kavramını ortadan kaldıran ve kadının kürsüye çıkmasını sembolize eden 1830 Temmuz Devrimi’ni anlatan bu tablo, sanatla ifadenin etkileyici gücünü göstermek açısından önemlidir.

Alfred Leete’nin, İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener’in “Ülkenin Sana İhtiyacı Var” sloganını kullanarak yaptığı afiş çalışması, sanatın propaganda aracı olarak kullanılmasına iyi bir örnek oluşturmaktadır. Bu afiş, savaş bakanını bir ikon haline getirmiştir. Daha önce ülkede çok önemsenmeyen askerlik kavramı ve devlet otoritesi, bu afiş sayesinde yıkılmış ve milli duyguların körüklenmesine sebep olmuştur. Önceden halka devlet yönetimi hakkında bilgi vermeyen ve halkla temasa geçmeyen yönetim, yaptırdığı bu afişteki bakanın, işaret parmağıyla izleyen kişiyi hedef alması, bakışlarının direk ve sert olması birdenbire devletin halkla bir bağ kurmasını sembolize eder. Bu afiş sayesinde savaş için orduya katılım sayısı artmıştır. Aynı zamanda bu afiş, etkisinden dolayı başka ülkelerce ve sanatçılarca çok tekrarlanmıştır.¹

Görüldüğü üzere İngiltere’de önemsenmeyen askerlik; bu afiş ile değer kazanmış, milli duyguların kabarmasına neden olmuştur. Elbette toplumun; savaş isteyenlerin, savaşlara sebep olan paylaşımcıların yanında yer alması tek bir afiş veya duyuru ile izah edilemez. Paylaşımcılar çeşitli kanalları kullanarak insanları savaşın gerekliliğine ve kaçınılmazlığına ikna etmişlerdir.

Bir propaganda aracı olarak sinema

20.Yüzyılın başında “sessiz sinema”yla başlayan süreç içinde gelişerek yaygınlaşan ve yedinci sanat olarak adlandırılan sinema, etkili bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Bilindiği üzere sinema, diğer tüm sanat dallarını da içinde barındırma özelliğine sahiptir. Yazı, görsel ve ses aynı anda kullandığından oldukça geniş kitlelere ulaşma ve etkileme işlevi görmektedir.

Birinci ve ikinci paylaşım savaşlarını konu edinen onlarca sinema filmini izlemişizdir. Başta sadece sinemalarda izlenen bu filimler, 1960 sonrası televizyonların yaygınlaşmasıyla her evde izlenir olmuştur. İkinci Paylaşım Savaşı’nda Normandiya çıkarmasını konu edinen “Er Ryan’ı Kurtarmak” filminde, üç kardeşi savaşta ölen Er Ryan’ı evine götürmek için yapılan fedakârlık anlatılırken ABD askerlerinin Normandiya’da ne aradıkları sorgulanmaz. Filmde, bir askerin kurtarılması için karşı taraftan onlarca askerin öldürülmesi mutlak gereklilik olarak sunulmaktadır. Burada, sanatın gücü kullanılarak kitlelere masumiyet ve haklılık anlayışı dayatılmıştır. Er Ryan, üç kardeşi öldürülmüş bir vatansever olarak yaşaması gereken bir insanken yerle bir edilen ülkeler, gerçekleşen on milyonlarca ölüm ise savaşın doğal sonucu olarak normalleştirilmektedir.

Bir başka konu ise Beyaz Adam’ın, Amerika Kıtası’nda yaptığı katliamların sinema yoluyla “vahşi yerlilerin” yola getirilmesi olarak sunulmasıdır. 1900 /1930 yılları arasındaki Erken Dönem Amerikan sinemasında Kızılderililer “soylu vahşi” veya “kana susamış barbarlar”; 1940 /1960 sonu olan Klasik Western Dönemi olarak adlandırılan dönemde ise “kötü adam” olarak betimlenmişlerdir. 1970’lerden sonra yumuşama görülmüş 1990’lardan sonra özellikle Dances with Wolves (Kurtlarla Dans, 1990) filmiyle yerli kültüre eğilinmiştir. Özetle, Amerikan sineması, Kızılderilileri “medeniyetin düşmanı” olarak gösterdiği erken dönemden, onların insanlığını ve yaşadıkları trajediyi kabul eden daha empati odaklı bir döneme geçiş yapmıştır.

Haluk Gerger, “Kan Tadı” adlı kitabında, beyaz işgalcilerin Amerika Kıtası’na yerleşimini ve hâkimiyet kurma sürecini ele almaktadır. Bu kitapta, nüfusu yüz milyon civarında olduğu düşünülen yerli halkların “uygarlaştırma” süreci sonunda nüfusunun otuz milyona gerilediği belirtilmektedir. Kristof Kolomb’un 1492 yılında Bahama Adaları’na ulaşmasıyla başlayan bu süreç; İspanyol, Portekiz, İngiliz ve Fransızların bölgeyi sömürgeleştirmesi sonucu yerli nüfusa uygulanan soykırım ve hastalıkla yok etme, 19. yüzyılda kıtaya tam hâkim olmasıyla durulur. Başka bir ifadeyle, toplu katliamlar bir nevi sona erer. İşte tam da bu süreçte doğan iş gücü açığını kapatmak için ise azaltılan, katledilen yerli halkların yerine büyük bir köle ticareti başlar.

Yerli halkları soykırımdan geçiren işgalcilerin özellikle 20. yy. sinemasında kullandığı argüman, vahşilerin medenileştirilmesidir. Muhtemeldir ki yazın alanında da benzer eserler verilmiştir. Bunun yalnızca sinemayla sınırlı kaldığını düşünmek pek olası değildir. Koca bir kıtayı işgal eden ve günümüzde insanlığın başına bela olan ABD emperyalizminin sembolü haline gelen ve Fransa tarafından, Amerika’nın kuruluşunun yüzüncü yılı anısına 1886’da inşa edilen Özgürlük Heykeli, ne yazık ki günümüzde yapılan tüm kötülükleri adeta unutturarak kanımca ABD’ye “Özgürlükler Ülkesi” sıfatını kazandırmaya katkı sunmuş bir sanat eseridir.

Sanat tarihçisi, müze eğitimcisi ve serbest yazar Ellen B Cutler’in Quora sitesinden edindiğimiz, çok yaygın şekilde bilinen ve savaşları anlatan bazı önemli sanat eserlerini birer cümle ile hatırlatırsam aşağıdaki tablo ortaya çıkmaktadır:

• Jacques Callot, Savaşın Sefaletleri ve Talihsizlikleri (Büyük Seri), 1633’te başlandı; 11. resim, “İdam Ağacı” Callot’un gravürleri

• Peter Paul Rubens, Savaşın Başlaması (veya Savaşın Dehşeti) Alegorisi

• Francisco Goya, Felaketler, levha #5, Ve onlar vahşi hayvanlar gibidir, 1810–20 Goya, Savaşın Felaketleri adlı eseri

• Henri “le Douanier” Rousseau, Savaş, c. 1894, 1870’teki Fransa-Prusya çatışması ve Douanier Rousseau Savaş tablosu

• Otto Dix, Der Krieg, 1929–32 “Der Krieg” (Savaş) adlı tablosu

• Pablo Picasso, İspanya’nın Bask kasaba insanlarının Guernica’ya akınını ve katliamı anlatan Guernica’sı

Yukarıda sıralanan ve günümüzde gerek sanat merkezlerinde gerekse çeşitli yazılı kaynaklarda karşımıza çıkan sanat eserlerinin konusu savaştır. Buna, savaşın sanata etkisi ya da sanatçıya yaşananı kalıcılaştırması için görev vermesi olarak bakmak mümkündür.

Meseleye biraz da içerinden bakarsak Türk sinemasında da benzer bir duruma rastlamak mümkündür. Özellikle Bizans İmparatorluğu’nu konu edinen çok sayıda sinema filmi vardır. Son yıllarda televizyon dizileri üzerinden başlayan Osmanlı Devleti övgülü yapımların etkisini sokakta, siyasette ve yaşamın değişik alanlarında görmek mümkündür.

Türk edebiyatında, özellikle Kurtuluş Savaşı’nı konu edinen çok sayıda roman bulunmaktadır. Halide Edip Adıvar’ın 1922 yılında yazdığı “Ateşten Gömlek” ve 1926’da yazdığı “Vurun Kahpeye” romanlarıyla başlayan, günümüzde de değişik yazarlarca sürdürülen savaş konulu yazın; içinden geçtiğimiz süreçte “iç düşmanlara” karşı propaganda aracı olarak sürdürülmektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Ne yazık ki sanatın çeşitli dalları savaşlar için araçsallaştırılarak etkili propaganda aracı haline getirilmiştir. Binlerce yıldır paylaşım amaçlı boğuşmakta olan ve sürekli kan döken insanlık, yaptığını meşrulaştırmak için çoğu kez sanatı kullanarak geniş kitleleri etkilemeyi bilmiştir. Öte taraftan savaşın sebep olduğu yıkımları, katliamları, göçleri anlatan ve cümle kötülüklere karşı sanatını kullanan sanatçıların varlığı da unutulmamalıdır. Bu sanatçılardan resimde Pablo Picasso’yu, sinemada Charlie Chaplin’i ve karikatürist Naci el Ali’yi hatırlatarak sonlandıralım.

¹ Akalın, Tolga “Savaş, Propaganda ve Sanat İlişkisi”. idil, 85 (2021 Eylül): s. 1363–1375. doi: 10.7816/idil-10-85-08

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir