“UMARSIZ PENELOPE
Onu tanımamış değildi ocaktaki ateşin belirsiz
aydınlığında;
adamın dilenci gibi paçavralar giymesi kendini
gizlemek için değildi.
Hayır. Onun özellikleriydi bunlar:
dizkapağındaki yara izi, kuvveti, kurnaz bakışı.
Kadın korku içinde, duvara yaslanarak bir özür aradı,
zaman kazanmalıydı hemen konuşup kendini ele
vermemek için.
Bu adam için mi harcamıştı yirmi yılını bekleyip düşler
kurarak?
Ak sakalı kana bulanmış bu yoksul yabancı için mi?
Ne diyeceğini bilemeden bir iskemleye çöktü.
Kendi ölü isteklerine bakıyormuş gibi
dikkatle baktı yerde öldürülmüş yatan taliplerine
ve ” Hoş geldin! ” dedi.
Sanki çok uzaktan geliyordu sesi, sanki bir başkasınındı
bu ses.
Köşedeki gergefinin tavana vuran gölgesi bir kafes
gibiydi,
yeşil yapraklar arasına parlak kırmızı ibrişimle işlediği
kuşlar
külrengi ve kapkara kesildi birden bu dönüş gecesinde
son direncinin basık göğünde alçaktan uçan” (1)
Bu şiirde savaş ve savaşçı imgesiyle biçimlenen Odisseus’u görürüz. Antik Yunan destanları bize kahramanlık destanları olarak sunulsa da, tam karşılığı savaş ve savaşçı imgesinin üretimi ve bu mitsel üretimin iktidarın devamlılığını sağlaması ve ikna süreçlerinin etkin hale getirilmesidir. İktidarlar bu ideolojik üretim aracığıyla toplumun bütün yaşam alanına sızar. Bu süreçler insanla toplum arasındaki yabancılaşmayı köklü hale getirirken, tahakküm ve zorbalık içselleşir düşünce üretimini engelleyen yapıya dönüşür. Bunun önemli nedeni de iktidarın ideolojik yapısının köle ekonomisi ve kolonizasyon şeklinde biçimlenmesine dayanır.
İktidarlar kendi varlığını ve sömürü sistemini devam ettirmek için kendi oluşumuna uygun ideolojik üretimi yapmak zorundadır. Bu üretimin araçları ise bilim, din, felsefe, sanat ve benzerleridir. Bu anlamda iktidarın tahakkümü ve zorbalığı bu kurumların ideolojik baskılarıyla sağlanır. İdeoloji o toplumsallık içinde yaşam alanlarını kapsayan bir dokuyla var olur. Savaş ve savaşçı imgesi de bu yapı içinde biçimlenir.
Fakat bu şiirde Ritsos savaş ve savaşçı imgesi ile aşk ve evlilik arasındaki ilişkiyi bir tezatlıkla ortaya çıkartır. Antik Yunan’ın Bir sömürge savaşçısı olan Odisseus’un bir kahraman olmaktan daha çok bir yağmacı veya talancı yüzüyle karşılaşırız. Bu garip çelişki şiirin temel dokusu gibidir. Yağma ve talanla şekillenen iktidarların sunduğu bu imgenin aşk olgusuyla çelişkisi ortaya çıkar. Antik Yunan kültüründen kader ile biçimlenen trajik olgu, kader olgusunu aşarak somut ve gerçekçi bir şekilde önümüze konur. Birdenbire aşk ve savaşçı ve aşk ve savaş ilişkisinin nasıllığı ile karşılaşırız. Daha geniş anlamda aşkın haklı savaş ile ilişkisi ve aşk ile kahramanlık olgusunun sömürü ve talan olgusunun dışında olması gerçeğiyle baş başa kalırız.
İnsanlık tarihinin sömürüye dayalı dokusu içinde din de siyasal bir olgu olarak yer almıştır. Örnek vermek gerekirse, Tevrat’ın on emrinin altıncısı olan öldürmeyeceksin emri günümüzde boşluğa söylenmiş bir laf gibi duruyor. Tevrat’taki bu söylem dinsel olarak Yahudi toplumunu pek etkilemiyor gibidir. Oysa Siyonizm’in temel söylemi Tevrat’taki kutsal topraklar ve seçilmişler göndermesine dayanır. Kan bağına ve vaat edilmiş dinsel söylemi geniş bir şekilde Yahudi toplumunu etkiler ve şekillendirir. Kitabın belirlediği çizgide hareket eden Siyonist ideoloji Yahudi toplumunu etkilediği gibi kitaptan (Tevrat’tan) ne kadar koptuğunu gösteren önermedir ‘öldürmeyeceksin’ emri.
O zaman dinin Siyonizm içindeki yeri, toplumu biçimlendiren bir siyasal olgu olduğunu gösteren önemli argüman. Dinin kendisi her zaman bir savaşçı ve savaş anlayışı olarak biçimlenir. Savaş ve savaşçı dinin siyasal biçimlenişini sağlayan önemli unsurdur. Devletler dinin bu biçimlenişini kullandığı gibi savaş ve savaşçı dinsel söylemini devlete uygun hale getirir. Misal diyanet işleri başkanı Ali Erbaş’ın Ayasofya’da cuma hutbesini kılıçla yapması dinin siyasal olarak kullanılması ve savaş savaşçı kimliğinin belirtilmesi anlamında önemlidir. Bu etkinlik İslam dini cihat arasındaki ilişkiyi de ortaya serer. Savaşan ve savaşçı kimliği dışında bir dinsellik olmayacağı gerçeğiyle baş başa kalırız.
Kutsal kitaplardaki belirgin ve belirgin olmadan yapılan öldürmeyeceksin söylemi hiçbir işlevi olmadığını görmemiz anlamında önemlidir. Dinin varlığı varoluşu bu anlamda devletlerin toplumsal sömürü talan ve gaspına izin verdiği sürece iktidarla birlik oluşturur ve iktidarın şiddet mekanizmasını çalıştırmak için önemli bir siyasal yapıya dönüşür. Göz ardı edilmemesi gereken dinin her zaman iktidarın siyasal malzemesi olmasının önemli nedeni onun öldürmeyeceksin ilkesinden vazgeçmesiyle başa baş gider. İktidarların kullandıkları dinin birincil önermesi bu anlamda ‘öldüreceksin’dir.
Bundan yüz yüz elli yıl önce harp bakanlığı ve nazırı sözünü duyarken artık savaş veya sömürge bakanlığı sözünü pek duymuyoruz. Algı yaratmanın birincil olduğu dünyamızda savunma bakanlığı sözünü daha çok duyuyoruz. Savunma bakanlığı bütün dünyada genel kabul görüyor. Bu durum savaş alanına yönelik yapılan bütün yaptırımların ve silahlı kuvvetler operasyonlarının savunma amacıyla yapıldığı algısıyla baş başa bırakır bizi. Savunma sözü, savaş ve sömürgeci emelleri gizleyen sisli bir söz gibidir. Bizi devletlerin kendini koruma güdüsü ile hareket ettiğine ikna etmeye çalışır. Bir sömürge bakanlığı veya arada bir kullanılan savaş bakanlığı sözüyle pek karşılaşmayız. Bu deyimler bile savunma bakanlığı adıyla uygulanan bakanlığın işlevini anlatmak anlamında daha gerçekçidir.
Savunma bakanlığı ile gizlenen kapitalizmin doğasıdır. Ürün ve sermaye diyalektiğini ve kapitalizmin rekabet unsurunu göz ardı eden bir söylem… Kapitalizmin artı ürüne ve rekabete dayalı yapısı onun artı ürünü boşaltacağı alanlar yaratmadan var olmayacağı gerçeğini de bizden gizler. Ürün varsa bu ürünün boşaltılacağı bir pazar alanı da zorunluluktur. Statik bir ürün üretimi veya programlanmış bir ürün üretimi olsaydı ürün ile pazar ilişkisi belirli ve kendi kendine yeterlilik ilkesiyle hareket etseydi ürünün boşaltılacağı alanın pazar alanını da statik bir dokuda tutabilirdi. Oysa kapitalizm rekabete dayalıdır. Rekabetin olduğu alanlarda ise eşitsiz gelişim yasası işlerlik kazanır. Bu anlamda siyasal iktidarların temel sorunu rekabete dayalı üretim sürecinde ortaya çıkan artı ürünün yeni pazar alanlarına boşaltılmasını sağlamaktır. Bu ise rekabeti ve bu rekabetin dayattığı emperyalist (kolonyal) istemleri zorunlu hale getirir. Bu artı ürünün boşaltım süreci ister istemez bitmeyen bir savaş ve savaşma güdüsünü toplumsal ideoloji haline getirmeye ihtiyaç haline getirtir. Bunun yanında güç savaşlarında işleyen yasa ise yine kapitalizmin rekabete dayalı ve kriz süreçleri ile biçimlenen eşitsiz gelişim yasasıdır. Bu yüzden emperyalist devletler krizleri çözümleyecek veya krizleri aşacak politikalar üretmez. Krizler ve krizlerin belirlediği eşitsiz gelişim yasasıyla hareket etmeyi birincil öge yaparlar. Çünkü eşitsiz gelişim yasasının önemli ayağı güçlü ve hazırlıklı olanların piyasayı ele geçirmesine dayanır. Emperyalistlerin kriz ekonomilerini bütün dünyaya dayatmalarının en önemli nedeni güçsüzleşen bütün yapıları ele geçirmeleri ve bu alanlara artı ürünü boşaltmaları olgusuna dayanır. O yüzden savaş daha çok savaş, o yüzden kriz daha çok kriz birincil argümanıdır.
Bu anlamda doğru olan savunma bakanlığı değil, savaş veya sömürge bakanlığı olmalıdır.
Günümüz emperyalizmi sinema, dizi ve görsel alanda savaş ve savaşçı imgesini işlerken aşk ile sömürü arasındaki ilişkiyi gizlemeye çalışır. Mesihyan (kurtarıcı) imgesiyle sunulan kahramanlar vatan din kisvesiyle biçimlendirilerek topluma empoze edilir. Bu empoze süreci aşkın ve kahramanlığın insani yanını dışarıda bırakır. Bu ise kahramanların; vatan, din, sermaye birliği içindeki ideolojik boyutta işlenmesine dayanır. Aynı durumu kahramanlaştırmalar ile mafya arasındaki ilişkilerde de görürüz. Mafya ile ilişkisi olan tipin kahramanlaştırılması veya ikonlaştırılması aynı zamanda ideolojinin, bütün hayatımızı kapsadığı meta üretiminin işlerli hale getirilmesidir. Kültür endüstrisi bize kapitalist sömürüyü değiştirilemez veya insanlık var olduğundan beri var olan bir ilişki olarak verir. Bütün bu durum pazar ekonomisinin dayatmak istediği pazarlamacı anlayışının toplumsallık kazanmasına dayanır. Bu anlamda kahraman bir meta pazarlayan olduğu gibi kendisi de kendini pazarlayan bir metadır. İdeolojinin boşluk tanımaması bütün hayatı kapsaması aynı zamanda üst yapıyı elinde bulunduran iktidarın dayandığı kapitalist üretim tarzını pazar ve pazarlamacı toplum içinde kültürel olarak birincil hale getirir. Kapitalist toplumun savaş ve savaşçı imgesi bu anlamda pazarın biçimlendirdiği pazarlamacı tipiyle şekillenir. Aşk, savaş, savaşçı, mafya, kahramanlar meta üretiminin öğelerine ve kapitalist yaşam tarzının istemlerine uygun biçimlenir. Yaşam içindeki pazara dayalı meta fetişizmi böylece açığa çıkartılarak topluma empoze edilerek alışkanlıklar ve olağanlıklar haline getirtilir.
“John Masefield’ın yenilgileri parlak başarılarmış gibi aktarmasına benzer olarak Osmanlı Devleti’nin Sarıkamış Harekatı’nda ve Kanal Seferi’nde yaşadığı başarısızlıklar da halka yansıtılmaz; hatta bu yenilgiler zafermiş gibi gösterilmeye çalışılır.¹ Çanakkale Savaşı’nın Türk cephesindeki anlatımında İngiliz ve Fransızlar kutsal olana zarar verir, acımasız silahlar kullanır, Türklere eziyet eder. Türkler ise centilmenlikle savaşır, yaralı düşman esirlerine büyük bir özen gösterir. Bütün savaşan devletler acımasız silahlar kullanmasına rağmen -gelişmişlik seviyesine bağlı olarak silahların etki gücü değişmektedir- bu tür silahlar sadece düşman olarak kabul edilen grup tarafından kullanılıyormuş gibi lanse edilir. Edebiyatçıların bilinçli bir şekilde yanılsama yaratmalarının örneklerinden bir diğeri Ziya Gökalp’in “Altın Destan” adlı şiiri yayımlandığında düşülen nottur. Söz konusu notta şiirin Gökalp tarafından Asya’dan gönderildiği yazar. Oysa Gökalp o sırada Asya’da değil Selanik’te bulunmaktadır; fakat şiirin dramatik etkisinin arttırılması için böyle bir mizansen yaratılır. Şair/ideolog bir başka şiirinde ise Alman kayzerini bir Müslüman gibi konuşturur. Alman kayzerinin Müslüman olduğu ve Müslümanlar için savaştığı inancına kaynaklık eden şiir, Türk halkında Alman sempatisi uyandırarak Almanya’nın yanında savaşa girilmesini hedefler.” (2)
Savaş ve savaşçı temasını ülkemizde güçlendiren ikili bir doku vardır. Osmanlı çöküşü süreci ve savaşın biçimlenmesi ve cumhuriyetin oluşumu süreciyle biçimlenen kurtuluş savaşı ve sonrası isyanlar ve bu isyanlara yönelik ideolojik metinleri oluşturma süreci. Bu anlamda olgular gerçekçilik ilkesinde daha çok mitsel anlatım tarzıyla devam etmiş veya nesnelliği abartma ile gerçeklik yitimi sağlayan bir zeminde hareket etmiştir. Bu anlamda oluşturulan metinlerin birincil ilkesi ulus ideolojisinin öne çıkartılması olurken, nesnellik algısının biçimlenmesi geri plana atılmıştır. Uluslaşma sürecine feda edilen ideoloji, toplumun olguları gerçekçi bir şekilde algılamasını da engeller bir dokuda biçimlenmiştir. Bütün metinler iktidarın olanakları ve iktidarın istem talepleri doğrultusu içinde biçimlenmiş ve biz ve onlar anlayışı merkez edilmiştir. Ulusallaşma anlayışıyla, bütün olanaklar iktidarın istemleri üzerinde biçimlenmiş böylece ırkçılık ve milliyetçiliğin korkunç bir şekilde topluma dayatıldığı bir süreç ortaya çıkmıştır.
Bu ulusallaşma süreci ile biçimlenen ırkçılık ve milliyetçilik ideolojik boyutla savaşabilmenin yolları her zaman şiddet ve devletin korkunç baskısıyla sonuçlanmıştır. Bu baskılandırma ve faşist terör ülkede korkunç bir travma yaratmıştır. Düşman yaratma ve düşmanlaştırma insanın insan olarak kendini ifade etme olanaklarını da ortadan kaldırmıştır. Bu gün savaş ve savaşçı bu ideolojik boyutta biçimlenir. Televizyonda biçimlenen dizilere veya sinemaya da buradan bakmak lazım.
Bu gerçeklik algısı olmayan veya sadece ulusal çıkarların resmedildiği metinlerde ortaya konan abartı nesnellik algısının da yitirilmesini sağlar. Bir ulusal aidiyet yaratmak için masal (mit) gerçekmiş gibi öne sürülür. Böylece katliamların üstü bu mitsel anlatılarla ırkçılık ve milliyetçilik söylemiyle biçimlenir. Ne Ermenilerin, ne de Kürtlerin, Alevilerin düzenli orduları vardır. Bu grupların dışarı ile bütün toplumsallıklarını belirleyen bir ideolojik birlikleri de yoktur. Çoğu hala Osmanlıcılık veya ümmetçilik anlayışı içindedir. Bunun yanında silahlı olan bir kaç kişinin bir düzenli ordu olarak gösterilmesi da ayrı bir durumdur. Bu tür gruplar genel çeteleşme olgusundan kopartılarak verilir. Koruma güdüsünün işlevli olduğu, Osmanlı’nın yetersiz olanaklar ve savaşlarla harap olduğu bu süreçte çoğu insan yağma ve talan anlayışıyla dağlara çıkmış ve dağlarda koruma güdüsüyle hareket eden çok çeşitli toplumsal aidiyetlere bağlı grupların oluşması süreci yaşanmıştır. Bundan bile bir düzenli ordu diye bahsedemeyiz. Ne Ermenilerin, ne Rumların veya Kürtlerin düzenli orduları yoktu. Bunun yanında bu grupların hiçbirinde bütünlüklü bir birlikten bahsedemeyiz. Çoğu, okuma yazma bilmeyen ulusal veya dinsel bilincin oluşmadığı bir toplumsallıkla yaşıyordu. Genel aidiyeti ise Osmanlılıktı. Buna rağmen bu halklar korkunç katliama uğramıştır. Bir buçuk milyon Ermeni’nin ölmesini sadece savaşa ve koşullara bağlamak veya o korkunç sürgün süreçlerini savaşın sonucu olarak göstermek hiç insani bir tutum değildir. Aynı durumun Rum veya Kürt Alevi insanlara uygulanması doğru değildir. Bir devrimcinin, komünistin, insanın böyle bir durumu savunmasının imkanı yoktur. Silahsız ve savunmasız insanlara terör uygulamak insanlık suçudur. Bunu kim yapmışsa yanlıştır, savunulmaz. Bunun Kürt’ü, Türk’ü, Ermeni’si, Yunan’ı olmaz.
“Ruslar komünist, Araplar hain, Kürtler işbirlikçi, Yunanlar kalleş, Rumlar sütü bozuk, Ermeniler sırtımızdan bıçakladı” söylemleri çoğaltılabilir. Bizler ötekiler anlayışı böyle devam eder. Bu yüzden şaşırmamak imkansız. Dünyanın en akıllı halkı Türkler olurken, dünyanın ilk dilini geliştiren de Türkler olur. Bu hayali veya mitsel söylemler öyle abartılmıştır ki, insanın insan olarak öteki ile ilişki kurabilmesi imkansız veya ihanet olarak görülmüştür. Bütün bunlar ulusallaşma süreciyle biçimlenmiş insanın insan olarak kendini ifade etmesini engeller konuma gelmiştir. Ulusallaşma sürecinin yarattığı şizofreni ve travma siyasal iktidarın kontrolüyle mitselleştirilerek topluma dayatılmıştır. Bu süreçten çıkmak artık bir zorunluluk olduğu kadar insan olarak kalmanın birincil öğesidir. Bu şizofreniden kurtulmak için aydınlara ve entelektüellere büyük görev düşer. Onların ulusu olmaz. İnsan için insanlık için atan kalbi vardır.
Son olarak, 1’inci dünya savaşı ve 2’inci dünya savaşı deniyor emperyalist cephede. Emperyalizme karşı olanlar ve savaş karşıtları ise 1’inci dünya Paylaşım ve 2.’inci dünya paylaşım savaşı, diyor. Savaşın zorunluluğu ve emperyalizmin dünyayı paylaşma isteğini karşılıyor. Fakat insanlığın evrensel ideasının yok edilmesini de karşılayan bu savaş süreçleri sınıfsal analizlere dayansa da antiemperyalist cephede insanlığın evrensel idealarının göz ardı edilmesini getiriyor. 1’inci dünya paylaşım savaşı olduğu veya 2’nci dünya paylaşım savaşı olduğu kadar 1’inci dünya insanlık katliamı ve 2’inci dünya insanlık katliamı olarak anılması gerekir. İnsanlığın evrensel idealarını yıktığı ve insan olma onurunu parçaladığı için.
Haklı savaş ve haksız savaş diyalektiğinin zorunlu nedensellikleri de olsa sanatçı hiç bir şekilde savaş savunuculuğu yapmamalı ve militarist söylemlerin dışında durmalı bence. Sanat eserinin üretimi insanlığın evrensel birliğini içinde taşır. Bu birlik insanın insan olarak var olmasının zorunluluğudur. Bu ideanın ortaya konması savaşın reddini de uzun süreli bir mücadele içinde var eder. Bütün ekonomik ve sosyal nedenlere rağmen sanatçının görevi onun komün içinde insanlığın evrensel birliğini sağlamaktır. Bu onun birincil görevidir. O hiçbir haksız savaşın öznesi olamaz.
NOTLAR
Kapak resmi: Landscape with the Fall of Icarus – Pieter Bruegel the Elder, 1557
1- Yannis Ritsos, Bir Mayıs Günü Bırakıp Gittin, Can Yayınları, Çeviri= Cevat Çapan
2- Zamanın İzleri: 100. Yılında Birinci Dünya Savaşı, Savaş ve edebiyat, Esra Polat

