Turgut Koçak 1949’da Şereflikoçhisar’ın Çıngıl köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şereflikoçhisar’da tamamladı. Ankara Yenişehir Sağlık Koleji Röntgen Bölümü’nü bitirdi. Daha sonra Sinop Öğretmen Okulu’nu bitirerek öğretmen oldu. Farklı hastanelerde görev yaptı. Koçak, ilkokul yıllarında politikayla ilgilenmeye başlar. Demokrasi, hak ve adalet duygusu ağır basmış olmalı ki siyasetten uzaklaşmaz, daha da etkin çalışmaya başlar. Onca baskı ve yıldırma girişimleri ve özgürlüğünden edilmesi onu bu çabasından alıkoymadığı gibi geri adım atmasına da neden olamaz. Kurucusu olduğu Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Genel Başkanlık görevini devam ettirmektedir.
Çocukluğunda edindiği okuma merakı, emek- eşitlik düşüncesine sahip aile ortamında büyümesi, kişiliğini şekillendirir. Okuma ve yazma vazgeçilmez tutkusu olur. Artık ayrılmaz ikili olarak yollarına devam ederler.
Turgut Koçak, siyaset kimliğinin yanına pek çok kimlik ekleyen çok yönlü bir yazardır. Yazım serüveninin yanında resim ve uzun yıllardır yürüttüğü dergicilik “Ekin Sanat dergisi” çalışmalarını ekleyerek yola devam eder. Dergi çıkarmak, günün koşulları göz önünde bulundurulduğunda, hiç de kolay bir çaba değildir. Maliyetlerin artması, okumaya olan ilginin azalması düşünüldüğünde zor bir çaba olsa da çalışmalarını aksatmadan 182. sayıyı geride bırakarak yola devam etmektedir.
Turgut Koçak’ın yazın serüvenine bakacak olursak: Firari Uçurumlarda Ölmek, Adalet Yürüyüşü, Günleri Tutuşturan Şiirler, Güzellik Alev Bir Kuş Muydu, Ateşe Yazdım, Devrimci Süvari Ömer Gürcan (ortak), 2024’te çıkan son dört şiir kitabı; Taşa Fısılda, Şehrimin Şehri, Ateş Döküldü Siperime, Su ve Rüzgâr’dır. Bütün bunların yanı sıra Koçak’ın, dergi yazılarıyla yazın alanına çok emek verdiği görülür.
Koçak, siyaset ve yazın dünyasını ince bir çizgiyle ayırır şiirlerinde. Bu denli siyasetle uğraşan birinin bu dengeyi kurması zor olsa da siyasetle şiiri kendi mecralarında yürütmeyi yeğler. Bu da şiirlerine bir başka tat vermekte. Yaşamın içinden aldıklarından, duru dizelerle uzun şiirler yazar. Zelal su gibi akarına sadık kalarak akar.
Uzun şiir yazmak risklidir. Bütünlüğü yitirmeden, ana temadan uzaklaşmadan yazılan zor şiirlerdir. Turgut Koçak bu zorluğu aşarken o riskli duruma düşürmeden şiirlerini yazar.
Su ve Rüzgâr kitabı:
Kor Ateş şiirinde; “Gölgeli duvarların dibindeyim / Türkü söylüyordum Asya steplerine / Gün doğmuştu uzağa düşürdü ışığı / Ayaz vardı hafiften / Telli turnaların gözünde” (s:3) bir yaşanmışlığın arakesiti gibidir dizeler. Dizelere sızan coğrafya mı, yaşanmışlıklar mı? Birbiriyle ilintili bu iki oluşumu birlikte kullanır. İki vazgeçilmez unsura, geçmişe özlemi de ekler. Koçak, şiirlerini imge ağırlığına boğmadan ama gereken oranda yer verir imgeye. Bu da şiiri ağır bir atmosferden uzak tutar.
“Evdeyim ama dağlara vurmuş gibiydim kendimi / Kırıktı dışarıdaki sokak lambasının ışığı” Yaşamının birey üstünde yaptığı etkiyi, duygusal sıkıntıları, yalnızlık duygusunu imliyor. Lambanın ışığı umutsuzluk olarak da algılanabilir.
Koçak, siyasi düşüncesini şiire aktarırken o ince çizgiyi hep gözetir. Düşün süzgecinde akıp gelendir yazıya dökülenler. Kontrollü ayarlanır, seviye korunursa şiire güzellik katar.
“Saçlarıma yükledim rüzgârın ağırlığını / Bayraklarım rüzgâr ağırlığıyla / Meydanlar canına kıyarken / Gözlerimi açıp kapatsam ki / Devrim olmuş” (s: 12) Şiir; özlemi, aşkı, sevgiyi, hüznü bağrında barındıran yüreği geniş bir anne gibidir. Kucaklarken incitmez. Şiir de incitmez yazacaklarını. Şairin özlemi, hayallerin gerçeğe dönmesi isteğidir. Zaten şiir; şairin dert ortağı, dostu, sırdaşı, özlem yoldaşı değil mi?
Şairin anlatacakları çoksa, debisi yüksek bir akarsu gibi şiirler akar kaleminin ucundan. Zorlanmadan ve bütüncül şiirler kendiliğinden yazılır ki bunu şiirlerini okurken görebiliriz.
“Kutsal kabahatler işlerken / Parkları rüzgârlı şehirlerde” (s: 23) Kutsal ve rüzgâr metaforu doğanın ve insanın iç dünyasındaki isyanı, heyecanı, başkaldırıyı ya da değişimi simgeler. Kabahat ve kutsallık bağdaştırıldığında kişi, kendini haklı çıkarıyor işlenen kabahat karşısında.
Koçak’ın şiirlerini okurken çok güzel dizeler bolca görülür. “Sesimi çölün sırrına yolladım / Suya indi cümle mahlukat / Sır oldum / Bitti bitecek ışığım” (s: 44) Çöl sıcağı ve sırrı bağdaştırırken kimi dizeleri başka bir iç sesi taşır. “Her şeyi silerek / Üzüleyim diye eski yaralarıma / Sesimi yanıma alır / Arka bahçelere giderim” (s:54) Burada, hatalarından ve kendisini inciten yaşamdan kopmadan bir başına kalma gereksinimini duyuyor. Hepimiz için geçerli bu dizeler. Yaşamın içinden çıkabilme yollarından biri de olayları tek başına irdelemektir. “Sesimi yanıma aldım” sesin ayrılmaz bütünleyici ve kaybetmemesi gereken özü olarak da değerlendirilebilir. Şiir, olabilirlikleri dil gücüyle anlatma sanatıdır.
Ateş Döküldü Siperime kitabı:
“Kimbilir” şiiri; bir başka ses, bir başka söyleyiş içerir.
“Hiç kimse çözemedi / Kavasta çözemedi neden doluktuğumu / Bir tek ölüm büyükse yaşam küçükse dedim / Bir yılkı atıysa aşk eğer dedim / Söyle yüreğim kim nasıl nasıl tutabilir aşkı” (s: 5) Şair burada yaşamın vazgeçilmezlerinin yaşamak olduğunu, ölüme karşı direnişini betimliyor. Ölüm-yaşam-aşk üçlemesini merkeze alarak sorgular ve aşktan yana durur. Sevginin en derini ve tehlikelisi olan aşk, yaşamda her koşulda yer edinir. Ya göz önündedir ya yürek koyağındadır. Ama var olmanın üstünlüğünü yaşatır, taşıyan yüreğe.
“Korku ipek koza içinde çürüdü”, “Etime batıyor beceriksizliği”, “Mustunun kamçısıyla çatlamış tohum”, “Rüzgârım kitaplardan sürgün edilmiş bir komünisttim”, “can yürekten atan sihirdir” gibi beğeniyle altını çizdiğim onca dizeden birkaçı. Şiiri şiir yapan unsurların başında, dilin kıvrak yeteneğinden yararlanmak gelir. Koçak, bunu başarıyla yapan şairlerimizdendir.
“Toprak ki yarasını hiç açmazdı / Aşkını söylemezdi” (s: 12) Vurulduğum dizelerden bir başkası. Toprak ana, duygusu derin bir anadır. Toprağı kendiyle bütünleştirirken üzüntüsünü içinde sağaltmaya çalışır. Aşk ve yara ikilisi insani duygu ve yaşam gereklilikleridir. Onsuz olunmadığı gibi onlarla da olmak zor. Toprak burada direnci simgeliyor.
“İçime ağladım / İçim çocuktu” (S. 12) hangimiz çocukluğumuza dönmeyiz ki? Bunun yaşla ilintili olmadığını herkes bilir. Çoğu zaman yaşayamadığımız ya da çabuk kaybettiğimizde, içimize gömdüğümüz çocuğa gideriz. Şair kendisi giderken okurunu da yanında götürür içteki çocuğa.
“Işıklı kentler gibi devrilen yorgunluk / Aşka aşk kadar uzak duran soyluluk” (s: 41) Kentler ışıltılı ışıklar içinde olduğu kadar da yaşanmışlıklarıyla yorgundur. Soyluluk kolay taşınır bir değer değildir. Aşkla soyluluğu bağdaştırması ikisinin de hem zor ulaşıldığını hem de korunmasının güçlüğünü vurguluyor bu dizelerle.
“Öfkem tek kişilik orduydu” (s: 41) Öfkenin tek başına dahi varlığıyla ordunun gücüne sahip olduğunu vurgularken belki kendi isyanını açığa vuruyordur. Ama toplumu merkeze alırsak öfkenin yıkımını ve yarattığı hasarı ne güzel anlattığını görürüz.
Şairler, dizelerine her ne alıyorsa belki kendi iç dünyasıyla muhasebesidir dense de aslında toplumsal bir gerçekliği de şiir güzelliğiyle ince eleyip sık dokuduktan sonra incitmeden, narin bir sunuşla oluşturur yazacaklarını. Turgut Koçak’ın o uzun şiirlerinde bunu görebiliriz.
Koçak; risk alarak uzun şiirler yazıyor, bu da kalemin gücüne ve bilgi birikimine dayanan bir tercih. Dört şiir kitabında bunu gördüm. Koçak’ın, Ekin Sanat dergisinin her sayısında çıkan şiirlerinde de bu görülür.
Şehrimin Şehri kitabı:
Şehrimin Şehri şiirinde; “Çocukken bulut dökülmesin / Ay düşmesin isterdim / Anam masaldı / Babam masaldı / Toprak damlı ev rasathanemdi / Şarapsız Hayyam’dım / İkimiz için yıldız doğuran gökyüzü masaldı” (s: 23) der Turgut Koçak. Ne güzel bir şiir, demekten kendimi alamadım. Kim doğup büyüdüğü evden uzaklaşabilir? Ev demek, anne-baba demek, masal olsalar da. Kimin için ne istiyorsa şair, kendisi için de onu istiyor. “Dağın yükseğinin rüzgârıyım / İnadım büyük / Özlemim büyük” (s: 23) Öfke ve inat iki duygu yoğunluğu, isyan ve başkaldırıyı çağrıştırır. Kişi iç dalgalanmalarını, meydan okuyarak özledikleriyle harmanlıyor. Belki imlediği inat kararlılıktır. Yapabilme potansiyelidir ki bunu kişi dengeli taşıyorsa sonucu başarıya çıkar.
“Telaş yok devrim haritaları bendedir / Kuşlara sor / Bahçemdeki mor güllerime sor / Alanı dolduran milyonlara sor / Her dem bahardır benim mevsimim / Sınırsız ormanda Mozart dinlerim / Mevsimsiz kalmış yaşlı ağaçlara sor “(s: 76) Şair, yüreğinde büyüttüğü devrim özlemini harita ile dillendirirken kanıt olarak doğanın özge unsurlarını gösteriyor. Tanıklar saf, duru, yalansız ve tarafsızdır. Tüm bu düşün yolculuğunda olabildiğince mutlu olma adına Mozart dinlerken kendi yaşamının her dem bahar olduğunu söyleyecek kadar kendiyle barışık ve umut dolu. Zaten şair dediğin terkisinde umut, sevgi, güzel günler ve aşk taşır. Bunlar olmazsa olmazıdır şairlerin. Koçak da bu izleği izleyerek şiirlerini oluşturuyor.
Taşa Fısılda kitabı:
Taş denince insanın aklına ilk gelen dirençtir, dayanıklılıktır. Taşın ufalması, doğanın sert darbeleri olsa da taş direnmeyi bilir. İnsanlar da güçlü bir kişilik sahibiyse gelen olumsuz darbelere karşın direnir, boyun eğmez ödeyeceği bedeller için. Koçak, düşüncelerinden dolayı pek çok kez özgürlüğünden alıkonulmuştur. Buna karşın, yılmadan “nerede kalmıştım” dercesine yoluna devam etmiştir.
“Telaş biter yol ağlar / Taşa fısıldasam ışığın köküne insem / Camlardan kanat tasalı öyküler” (s. 7) Şairin kendine özgü bir dili vardır. Çağrışımları güçlü ve derin şiirlerin çokluğu sanat, mekân, uzam içinde süreci sorgular. Aşk ve umarsızlığın yanına, yaşamın diğer etkenlerini kor.
“Sulara bakıp bakıp yas tutan evler / Bir uzaklık koymuş gökyüzüyle arasına / Oyun oynuyor sanki / Bakışı donuk / Gözbebeği saydam… / Son kuşlar da gitti / Gökyüzü soğudu / İşittim sokakların telaşlı sesini”
Bu güzel dizeler ve harika şiirler için Şair, Yazar, Ressam Turgut Koçak’ı yürekten kutluyorum. Şiirlerini zevkle okudum.
*Turgut Koçak – 1-Su ve Rüzgâr -Ateş Döküldü Siperime- Şehrimin Şehri- Taşa Fısılda / Ekin-sanat Yayınları– 2024
Nilüfer UÇAR

