Bekle Beni: Olgusal Bir Roman

Şu bir gerçek… Sanat yapıtı, özellikle roman, tekil üzerinden tümeli/geneli anlatır. Bu anlamda, “68 Kuşağı”, bu kuşağın genel özelliklerini yansıtan kişi ya da kişiler üzerinden pekâlâ yansıtılabilir. Buradaki estetik yasallık; “68 Kuşağı”na nesnel bir yaklaşımı, bu kuşağın tekil örneğini idealize etmekten uzak gerçekçi bir çizimini, kişilerin temsil ettikleri kuşağın genel özelliklerini kendinde taşıyor olmalarını zorunlu kılar.

Bu açıdan romana baktığımızda; romanda Selim, Leyla ile kızları Zeynep’ten oluşan çekirdek ailenin “hikâyesinin” anlatıldığını görürüz. Buna karşın bu karakterlerin “68 Kuşağı”nı yansıttığını, eylemleriyle düşünceleriyle gösterdiğini söylemek biraz abartı olur. Nitekim karakteri açımlayacağım bölümde dile getireceğim üzere, gerek Leyla karakterinde gerekse Selim’de “68 Kuşağı”nı yansıtan, gösteren bir tutum görmeyiz. Romanda ikincil konumda olan Leyla’nın “uyumlu” yapısından ötürü bu kuşağa uymadığını, ana karakter Selim’in ise bir devrimciden öte, kendi ailesini önceleyen bir küçük burjuva olduğunu söyleyebiliriz.

Romandaki Kişiler

Roman Selim ile Leyla karakterlerinin çevresinde örülmüştür. Yazar, bu iki karakteri çizerken “birbirine zıt, bir bütünün birbirini tamamlayan iki parçası” (s.18) olarak, aralarındaki “aşk” ilişkisini de bu çerçevede göstermek ister.

Selim: Romanın ana karakteridir. Henüz 17 yaşındayken “ilk görüşte” Leyla’ya âşık olur. Yazara/anlatıcıya göre, karakter olarak Leyla’nın tam karşıtı özellikleri varmış. “Fırtınalı bir ruhu” varmış. “Rotasını şaşırmış, kaybolmuş bir gemiye benzer”miş. (s.14) “İsyankâr”mış. “aykırı kimliği” varmış. (s.28) “sürü insanı”, “sıra neferi” olmayı elinin tersiyle itip kendi kendinin efendisi, öznesi olmayı seçmiş.

Yazarın/anlatıcının söylediğinden farklı olarak, Selim karakterinin bu özelliklerini roman boyunca görmeyiz. Karakterin fırtınalı bir ruhunun varlığı, isyankâr oluşu vb. yönleri, ancak onun eylemlerinde görünür olduğu oranda vardır. Yazarın/anlatıcının var demesiyle bu özellikler var olmaz. Dolayısıyla var denilen bu özellikleri Selim’in eylemlerinde görmeyiz.

Selim, Leyla ile “mutlu” bir aile kurar. Birbirlerine aşkla sarılırlar. Kızları Zeynep bu aşkın meyvesi olarak dünyaya gelir. Bu “mutlu” aile, Selim’in “siyasi” nedenle tutuklanmasıyla sekteye uğrar.

Selim’in “siyasi” nedenle tutuklanması, biz okurları şaşırtır. Nitekim tutuklandığı âna dek Selim’in siyasi herhangi bir eylemini görmedik. İşin ilginci, roman boyunca, cezaevinde birkaç kişiyle yaptıkları sola ilişkin kısa konuşmalar dışında; siyasi bir eylemini, tutumunu, düşüncesini görmeyiz.

Selim, cezaevinde işkencenin kendisine geleceği günü kaygıyla bekler. Hatta “kara kara” düşünür. “Bu kadar büyük bir dünya kavgasına nasıl karıştım ben?” (s.114)

Selim, yazara/anlatıcıya göre bir “devrimci”dir. Buna karşın romanda, Selim’in devrimciliğini gösteren herhangi bir eylemini görmeyiz. Selim için varsa yoksa Leyla ile küçük kızı Zeynep’tir. Aslında onun bu tutumu; onu devrimci değil, olsa olsa küçük burjuva yapar.

Leyla: Yazarın/anlatıcının dediğine göre, Leyla bir albayın kızı. Asker babasının titizliği, kuralcılığı, düzenin içinde katı bir disiplinle yaşayışı, Leyla’yı da biçimlendiriyor. Uyumlu, notlarını kusursuzca alan, verilen görevleri “harfiyen” yerine getiren, milimetrik bir düzen içinde yaşayan biri.

Roman boyunca, kocası Selim’le uyumu dışında diğer yönlerini görmeyiz. Eşini içten sever. Bu nedenle, cezaevindeki Selim’in üzülmemesi için ona yazdığı mektuplarda içinde bulunduğu zor durumu gizler.

Dili, Anlatımı

Roman üçüncü tekil anlatımla yazılmıştır. Roman boyunca karşımıza çıkan mektuplarsa karakterlerin ağzından anlatılır.

Romanın dili; yalın olmasına karşın sığdır, derinlikten yoksundur. Roman boyunca göstermeye değil de söylemeye dayalı bir anlatım kullanılmıştır.

Söyleme, Göster

Yazınımızın temel sorunlarından biri de yazarların, okurun gözünde canlanacak biçimde göstermeye değil de salt söylemeyle, anlatmayla yetinmeleridir. Yazık ki yazarımız da bu eksikliğe düşmüş. Okura; eylem içinde göstereceğine söylemekle, anlatmakla yetinmiş.

Bu noktada, söylemeye dayalı anlatımla göstermeye dayalı anlatım arasındaki farkı bir örnekle göstermek istiyorum. Öznel bir görüş olacak ama ben, göstermeye dayalı anlatımla yazılan bir romanı rüyaya benzetiyorum. Rüyalar, çoğu kez bizi etkisi altına alır. Rüyada gördüklerimiz, günlük yaşamın gerçekliğinden farklı da olsa -ki romanda da böyledir- benzer duygulanımlar yaratır. O rüya gerçekçiliğinin, “sahiciliğinin” etkisiyle yüreğimiz hızlanır; heyecanlanır, korkar, tedirgin olur, üzülür, ağlar, rahatlar, sevinir, güleriz… Yaşattığı bu duygu durumlarının etkisi, günlük yaşamda yaşadığımız duygulanımlardan hiç de farklı değildir. Gel gör ki uyanıkken rüyada gördüklerimizi başkalarına anlatmaya kalktığımızda duyumsadığımız duygulanımların, bizi dinleyende uyanmadığını görürüz. Günlük yaşamın bir parçası gibi bizi etkisine alan rüya; etkisini yitirmiş, duygusuz, yavan bir anlatıya dönüşmüştür artık.

Bu anlamda, Bekle Beni romanını, uyanıkken bize anlatılan rüyaya benzetiyorum. Gel gör ki bize anlatılan bu rüya, bizde herhangi bir duygulanım yaratmıyor. Duygusuz, yavan bir anlatı ne denli duygulanım yaratıyorsa Bekle Beni romanı da o denli bir duygulanım yaratıyor. Bu durumun temel nedeni; romanın göstermeye değil de salt söylemeye, anlatmaya dayalı yapısıdır. Yazar; olup biteni gözde canlanacak biçimde, eylem içinde göstereceği yerde söyleyip geçiyor. Böyle olunca duygusuz, yavan bir anlatıya dönüşüyor roman.

Gelin şimdi, romandan örneklerle bu durumu görelim:

Selim, Leyla’yı görünce çarpılır. Âşık olur. “(…) dilin aciz kaldığı bir zirveye yükseldiğini hissetti.” “O genç kıza doğru çekildiğini hissetti.” (s.13) Sonrasında, Leyla dönüp “anlık bir bakış” fırlatır Selim’e. “Selim, o bakışta tüm dünyasının değiştiğini hissetti.” (s.17)

Selim, muhallebicide Leyla’yı beklemektedir. Onun içeri girdiğini görür görmez, “Selim kaderinin çizildiğini, son nefesine kadar birlikte olacağı kişiyi bulduğunu hissetti.” (s.18)

Selim, Temeltepe’de askerlik yaparken “hava değişimi” alır, “tarifsiz bir yalnızlık ve keder” içinde “hisseder” kendini… Kentten ayrılmaya karar verir. Akşam İstanbul’a bir tren olduğunu öğrenir. O trene binemezse çıldıracağını “hisseder.” (s.30)

Yazarlık, Selim’in bu hissetmelerini okura hissettirmekle başlar. Zülfü Livaneli’de yazarlık henüz başlamamış. Çünkü karakterin duygusunu okurda uyandırmayı başaramamış.

Selim ile Leyla muhallebicide “(…) keşkülleri yerken havadan sudan konuşmaya başladılar.” (s.18) İşte, söyleme dayalı anlatıma tipik bir örnek daha. Yazar, okura karakterlerin “havadan sudan” konuştuğunu söylemeyecek. O eylem içinde gösterecek, biz okurlar, “havadan sudan” konuştuklarını anlayacağız.

Yazara/anlatıcıya göre Leyla “dürüst”, “soylu” bir kız. (s.18) Yazın yapıtlarında karaktere yüklenen böylesi nitelikler, karakterin yapıttaki eylemlerinin sonucunda okurda yaratacağı izlenime göre biçimlenir. Dolayısıyla karaktere “dürüst”, “soylu” deyip geçmek kolaycılıktır. Zor olan göstermektir. Yazar, karakterin dürüstlüğünü, soyluluğunu eylemleriyle okura göstermekle yükümlüdür. Bu eylemleri gören okur, karakterin “dürüst”, “soylu” olduğunu anlayacaktır.

Selim ile Leyla evlenir. İki yıl sonra kızları Zeynep doğar. “Leyla ne acılar çekmişti doğumhanede… Saatler süren sancılar, dinmek bilmeyen ağrılar, her bir kasılma bir çığlıktı. (…) Gerçekten çok acı çekiyordu.” (s.21) Leyla’nın doğum yaparken çok acı çektiğini yazar bize söylemeyecek, biz okurlar karakterin eylemlerinden çıkarmalıyız bu sonucu.

“Askerlik görevinin ardından gelen İstanbul günleri anlatılmaz bir güzellikteydi.” (s.31) Yazarımız, karakterin anlatılmaz güzellikteki İstanbul günlerini biz okurlara gösterse iyi olacak ama belli ki anlatılmaz güzellikte olduğu için anlatamamış…

Yazara/anlatıcıya göre, “Selim’in yazıları, yaşadığı deneyimleri, gözlemleri ve isyanını içeriyordu. Kısa hikâyeler, denemeler, toplumsal eleştiriler.” (s.34) Yazar, okurun çıkarması gereken kanıyı, okura kendisi söylüyor.

“Selim’in yazdığı yazılar, katıldığı tartışmalar ve savunduğu fikirler, onu dönemin iktidarı için hedef haline getiriyordu.” 12 Mart 1971’de askeri muhtıra sonrası Selim gözaltına alınır. (S.36) Romanın bu sayfasına dek, Selim’in eşi Leyla’ya yazdığı mektuplar dışında -ki bu mektupların siyasi erk için sorun oluşturacak, gözaltına alınmasını, tutuklanmasını gerektirecek bir içeriği yok- herhangi bir yazısını okumadık, herhangi bir tartışmaya katıldığını görmedik, savunduğu “fikirleri” duymadık… Böyle olmasına karşın, “dönemin iktidarı için hedef haline” gelebiliyor yine de. Hatta “gözaltına” alınabiliyor.

Zülfü Livaneli, kolaya kaçarak yazmış romanını. Var olmayan bir durumu varmış saymamızı istiyor. Ben ne dersem öyle olmuş bilin, deyip kestirip atıyor. İşin acıklı yanı, roman yazdığını sanıyor. Roman yazmanın göstermekle başladığını bilmiyor ya da bilmezden geliyor.

Nedensellik

Yazın yapıtlarında bütün ilişkiler nedensellik ilkesine dayanır. Yapıtın gerçekçiliği bu ilişkilerin doğru kurulmasını zorunlu kılar. Örgeden çıkmayan, yazarın keyfi tutumuyla yapıta eklemlenen durumlar, nedenselliği bozacağı gibi yapıtın gerçekçiliğini de zedeler. Böylesi bir yapıt, estetik yönden kusurlu sayılır. Bu açıdan romana baktığımızda, yapıtın nedensellik yönünden kusurlu olduğunu söyleyebiliriz.

Görseldeki metnin kelime değişikliği yapılmadan, birebir dökümü aşağıdadır:

Romanın başında, Selim’in “birdenbire” askere alındığını öğreniriz. Bu konuda yazar/anlatıcı şöyle der: “O dönemde siyasi olarak adı çıkanlar Temeltepe denen bir yere gönderiliyordu. Sivas’ın soğuğuyla meşhur topraklarında bir sürgün yeriydi orası. (…)” (s.24)

Selim’in de “siyasi olarak adı çıkanlar” gibi Temeltepe’ye gönderildiğini öğreniriz. Oysa romanın bu sayfasına dek, Selim’in herhangi bir “siyasi” eylemine tanık olmayız. Karakterimizi açımladığımız bölümde belirttiğimiz gibi Selim, yine “siyasi” nedenle gözaltına alınıp tutuklanacaktır. Orda da tutuklanmasını gerektirecek herhangi bir “siyasi” eylemini görmeyiz.

Askerlik için Sivas’a gelen Selim, Madımak Oteli’nde bir gece geçirir. Burada yazar/anlatıcı şöyle der: “O loş, eski otelin koridorlarında dolaşırken içinde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Duvarlar geleceğin fısıltılarıyla doluydu.” (s.24)

Zülfü Livaneli, romanın örgesinden çıkmayan bir içerik sokuyor yapıta. Selim’in o otelde, gelecekte olacak bir toplukıyımı sezip “huzursuzluk” duyması olanaksızdır. Nedenselliğe aykırıdır.

Romandaki Nesneler

Güzel sanat yapıtları, nesnelerin estetik biçimlenmesiyle oluşur. Böylesi yapıtlarda nesneler işlevlidir. Hiçbir nesne, hiçbir olay, hiçbir söz boşu boşuna yazılmaz. Her nesnenin karakterlerin yapıt etmenleriyle nedensel bir bağı, ilişkisi vardır.

Bekle Beni romanında karşımıza çıkan başlıca nesneler şöyledir:

Mektup: Roman boyunca en çok karşımıza çıkan nesne, mektup nesnesidir. Romanı ilerleten, devindiren nesnedir. Selim ile Leyla roman boyunca mektuplaşırlar. Selim, Leyla’ya aşkını mektupla açıklar. Sonrasında araya uzaklık girince mektuplarla haberleşirler. Yazara/anlatıcıya göre; “Bu mektuplar onların ilişkilerini sadece bir lise aşkından öteye taşıyarak hayat yoldaşlığına doğru sağlam adımlar atmalarını sağlamıştı.” (s.136) Öyle ki evlenip aynı evde yaşamalarına karşın, mektuplaşma alışkanlıklarını sürdürürler. Gündüz yazdıkları mektupları akşam birbirlerine okurlar.

Tutuklanması sonrası Selim’in dışarıdaki eşi Leyla ile haberleşmesi yine mektuplar üzerinden olur. Burada mektuplar, cezaevi yönetimince sakıncalı olup olmadığı yönünden denetlenir. Bu denetlemede özel yaşamın çiğnendiğini görürüz. Denetimden geçen mektuplar, görülmüştür mührü basılarak teslim edilir. Bu yönüyle mektuplar, gösteren nesne konumundadır. Cezaevi yönetiminin, insan haklarına aykırı baskıcı tutumunu gösterir.

Saat: Leyla, Selim’e doğum gününde bir saat almıştır. Saatin “tik tak”ları, cezaevindeki Selim’in “ruhunu yatıştırır.” Ona eski güzel günleri anımsatır.

İlaç: Cezaevinde adı okunup çağrılan tutuklulara işkence edildiğini öğreniriz. Sıra Selim’e gelince, işkenceden, işkencecilerden kurtulmak için riskli bir adım atar. Onda alerji oluşturan, boğazını tıkayıp soluksuz bırakan bir ilaç içer. Selim’in fenalaştığını gören işkenceciler, onu koğuşuna geri götürürler.

Kuşlar: Yurtdışına kaçan Selim, İsveç’te polis karakolunda tutulur. Penceresiz odada uykuyla uyanıklık arasında kuşlarla sarmalandığını görür. Kuşlar kanat çırpıp ona saldırır. Belli bir süre sonra odaya polisin girmesiyle kuşlar birden yok olur.

Okur olarak, bu kuşların, Türkiye’de cezaevinde tutulduğu, işkence sırasının kendisine ne zaman geleceğini beklemenin yarattığı bir travma olabileceğini umarken çocukluğunda, arkadaşlarının etkisiyle öldürdükleri güvercinlerin “intikamı” olduğunu öğreniriz. Romanın örgesinden çıkmayan böylesi bir “intikam”ın zorlama olduğunu söyleyebiliriz.

Romanda Uzam

Yazın yapıtlarında uzam; öznel uzam, nesnel uzam olarak ikiye ayrılır. Nesnel uzam; içinde karakterlerin eylediği, onların bilincinden bağımsız somut uzamdır. Öznel uzam ise karakterin yaşantılarına bağlı olarak öznelinde duyumsadığı uzamdır.

Görseldeki metnin kelime değişikliği yapılmadan, birebir dökümü aşağıdadır:

Romanın geçtiği nesnel uzamlar şöyledir: Ankara’da bir lise… Selim ile Leyla’nın aynı okulda okuduklarını öğreniriz. Saratago Pastanesi… Selim, Leyla’nın ailesiyle yaşadığı apartmanın karşısında bulunan bu pastaneye gelip sevdiği kızı gözetler. Muhallebici… İlk buluşma yeridir. Gençlik Parkı… Sivas, Temeltepe… Selim, askerliğini burada yapar. Askerlik sonrası İstanbul’a gelir. Cezaevi… Tutuklanan Selim, cezaevine konur. Cezaevi sonrası yurtdışına kaçan Selim, İsveç Stockholm’de bir polis karakolunda çıkar karşımıza.

Öznel uzama geldikte… Romanın bir yerinde Selim, saatin “tik tak, tik tak”larıyla kendinden geçer. Demir parmaklıklardan bir duman gibi süzülerek, Ankara’nın gökyüzünde uçarak kendini diktatörün sarayında bulur. Burada diktatörle hesaplaşmaya girişir.

Romanda Zaman

Yazınsal yapıtlarda zaman; öznel zaman, nesnel zaman olarak ikiye ayrılır. Nesnel zaman, cisimlerin devinimine bağlı olarak ölçülebilen zamandır. Öznel zaman ise zaman bilincine dayanır, yaşantılara bağlıdır, nesnel olarak ölçülemez. Öznel zaman, uzun ya da kısa olabileceği gibi kötü ya da güzel de olabilir.

Bekle Beni romanı, “60’ların sonu, 70’lerin başı” (s.33) zaman aralığında geçer. Bu dönemin temel olayı, 12 Mart Muhtırası’dır. Romanda bu zaman aralığına uymayan bir durumla karşılaşırız. Diktatörle hesaplaşma içindeki Selim; konuşmasının bir yerinde, bir gencin, yaşı hukuksuzca büyütülerek idam edileceğini söyler. “Biraz sonra, (…) iki kilometre ötedeki cezaevinin avlusunda henüz on yedi yaşına girmiş bir çocuğu darağacında asacaklar, (…)” (s.118) “(…) siz, general, o çocuğun yaşını mahkeme kararıyla 18 yaptınız. (…) Sırf onu asabilmek için. (…)” (s.119)

Bu durum, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası benzer biçimde idam edilen Erdal Eren’i akla getirir.

Devlet/Düzen Eleştirisi

Romanda devlet/düzen eleştirisi yapılmaya çalışılmış, nesnellikten uzak bir yaklaşımla. Oysa bir yazarın olmazsa olmazı nesnelliktir.

Romanda devlet ya da var olan düzen; insandan, toplumdan, toplumu oluşturan sınıfsal yapılardan bağımsız bir varlık olarak, salt olumsuz yargılarla eleştirilmiş. Oysa devletin, var olan düzenin eleştirisi; toplumsal, sınıfsal arka planı gösterilerek yapılmalı. Yazarın görevi, yüceltmek ya da yermek olmamalı. Yazarın görevi; çelişkileri ortaya koymak, bu çelişkileri görünür kılmaktır.

Değer Yönlendirme

“(…) Selim artık bir kişi değildi, bir birey değildi. O, kimliksiz bir Homo sapiens, adsız, geçmişsiz, geleceksiz bir varlıktı, (…) bir hayalet, (…) bir hiç.” (s.174)

“Zeynep’in ‘Baba!’ deyişi, Leyla’nın o sessiz, güçlü duruşu, (…) bir gerçeği ortaya koymuştu: O gerçekten bir insandı; bir Homo sapiens değil, bir aileye, bir sevgiye, bir anlama ait bir insan.” (s.180)

Romanda “aile”, insana varoluşunu kazandıran bir kurum olarak gösterilir.

Olgusal Bir Roman

Kimi yazarlar, nesnel gerçekliği yapıtlarında yansıtır ama gerçekçi biçimde yansıtamaz. Bu tür yazarlara olgusal yazarlar denir. Olgusal yazarlar, yapıtlarında olguyu gösterir ama olguyu oluşturan nedenleri gösteremez. Salt görüngüyü yansıtır, görüngünün ötesine nüfuz edemez. Sorunu görür ama o sorunun temelini oluşturan nedenleri, çelişkileri içinde gösteremez. Örneğin açlığı, yoksulluğu, işsizliği… görür ama bu olguların temel nedenini yapıtlarında gösteremez.

Bu açıdan baktığımızda, Zülfü Livaneli için olgusal yazar diyebiliriz. Sorunu görüyor ama sorunun temelini oluşturan nedenleri, çelişkileri içinde gösteremiyor. Bunu başaramadığı içinse gerçekçi yazar olmaktan uzak düşüyor. Bekle Beni romanı da olgusal roman ötesine geçemiyor.

*Zülfü Livaneli, Can Sanat Yayınları, Ekim 2025, İstanbul

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir