Kâmil toplum düzeni düşlerinin türlü zaman ve mekanlarda hep dolaştığına inanmayanlar, ütopyaların sadece batı uygarlığına ait olduğunu ve artık geçmişte kaldığını sanırlar. Oysa içinde yaşadığımız ekinde hem zihnimiz hem de toprağımız, kanla terle ekilmişse, adına ütopya demeseniz de ahlaklı, adaletli ve bilge insanların yaşadığı, emeğin yüceltildiği bir yeryüzü cenneti düşüncesi hep vardır. Kendi bireysel tarihimi düşündüğümde aklıma bireyin kendinden, toplumdan, gittiği yoldan, toplumun da bireyden razı olduğu bir Rıza Şehri hikayesi gelir, örneğin. Ne var ki aldığım Batı- merkezli eğitim nedeniyle Rıza Şehri’nin de bir ütopya olduğunu pek geç anlamıştım. Bunun için batı dünyasının siyaset felsefesi açısından önemli bir kitabı olan Thomas More’un Ütopya (1516) adlı eserini çevirmem gerekmişti. Tabii ki İmam Cafer Buyruğu’na sonradan eklendiği de iddia edilen ve metin kurgusu zayıf Rıza Şehri anlatısına göre, Ütopya, kurgusu ve katmanlı anlamlarıyla ondan daha dolu bir felsefi ve edebi eser. Ama o kısacık Rıza Şehri anlatısındaki felsefe, Anadolu’da geçmişte tekke ve dergahlarda ve kırsal kesimde yaşatılmaya çalışılmıştır. Ütopya’daki toplum düzeni tasavvurunun bu topraklardaki izdüşümlerini hatırlamam da Ütopya’yı İngilizceden Türkçeye çeviri sürecimle başladı. Ütopya’yı satır aralarıyla okumam ise bu düşüncenin doğu-batı farkı olmaksızın hep yeniden doğduğunu anlamama vesile olmuştu.
Ütopya’nın yazıldığı dönem olan Rönesans da kelime anlamıyla yeniden doğuş anlamıyla bilginin ve ütopya düşüncesinin farklı zaman ve mekanlarda devir daiminin izlerini yansıtır. Bu dönemde Haçlı Seferleri, Coğrafi Keşifler, İstanbul’un Fethi ve çeviri çalışmalarıyla ekonomik ve kültürel zenginlikler batıya akmıştır. Böylece Antik Yunan kaynakları, Amerikan Pagan kültürlerine ilişkin bilgiler, Mısır, İran ve Anadolu gibi Doğu uygarlıklarının ve tek tanrılı dinlerin gnostik yorumları Avrupa’ya taşınarak yeni üretimlere de imkân hazırlanmıştır. Bu dönemdeki yeniden doğumların biri de Thomas More’un Ütopya adlı eseridir. Utopia Yunanca yoksunluk bildiren ou ile yer belirten topus eklerinden oluşmuştur ve yok ülke anlamındadır ve ilk kez bu dönemde Thomas More tarafından türetilmiştir. Ama düşünce olarak ütopya ne ilk kez doğmuştur ne de aslında yok ülke anlamındadır. Bizzat yazarın kitabının 1518 baskısında kullandığı eutopia kelimesinde betimlediği ülke, mutlu ve bereketli ülke anlamına gelir. Muhtemel ki kapitalizmin ayak seslerinin de duyulduğu bir dönemde, More, yeniden doğan ütopya düşüncesini bir bebek misali sözcük oyunları ve ironiyle korumaya almak istedi. Yok anlamındaki ou yerine mutlu, bereketli anlamındaki eu ekini kullanarak türettiği Eutopi isimlendirmesi Eutopia /Utopia ses oyunlarıyla kulağımıza böyle şeyler fısıldıyor.
Eserde, Ütopya adasının kurucu bilge kralı Utopus, adanın yerlilerinden, olabilecek en iyi toplumu yaratarak bir devlet kurar. Thomas More; ütopya düşüncesinin yeniden doğuşunu imlercesine adanın kuruluş tarihini, bir Sparta kralının eşitlikçi düşünceleri nedeniyle idam edildiği yıla denk düşürür. Kurucusu bilge bir kral olsa da sonradan seçimle gelen yöneticileri olur. Doğanın kılavuzluğunda yaşanan bir din ve ahlak anlayışıyla laik bir sistem vardır. Bu ülkede emek en yüce değerdir ve kadın erkek herkes çalışmak zorundadır; özellikle kol gücü gerektiren rençberlik işleri herkes için zorunludur. Yöneticiler ve alimler dışında doğrudan bir iş bölümü yoktur ve herkes günde altı saat çalışmak zorundadır. Kalan zamanlarında halka açık derslerde, aşevlerinde ve ortak tapınaklardaki muhabbetlerde herkesin bilgiden nasip alması beklenir. Kişinin kendine ve topluma zarar vermeyen tüm doğal hazlarla zihnini ve bedenini doyurması hoş karşılanır ama yemede içmede eğlencede ölçülülük esastır. Kadın erkek, evli-bekar olmaya göre değişen tek tip rahat kıyafet giyerler. Başka bir kente gitmek için izin almaları gerekir, aksi takdirde ceza alırlar, cezalar üst üste olunca köleleştirilirler. Nüfusları artarsa, anakara etrafında verimsiz ve işlenmeyen toprakları seçerek yeni koloni kurarlar. Para kullanmazlar ama hazineleri sağlamdır. Zira savaş durumunda paralı asker tutarlar. Gönüllü askerlik de vardır. Kadınlar da isterlerse eşleriyle beraber savaşa giderler. Topraklarını ve komşularını korumak ya da tiranlığı önlemek için savaşırlar. Savaş ilanından önce savaşı çıkartan yöneticilere suikastlar düzenlerler. Amansız hastalıklarda ötenazi hakkı verilir. Hastalara, yaşlılara ve delilere karşı naziktirler. Evlilik yaşı kadınlar için 18, erkekler içinse 22’dir.
Ütopya adasında kurulan bu kâmil toplum düzeninin kusursuz olmadığını ve bu düşüncenin sadece batıya ait olmadığını ise doğrudan Thomas More’un Pisagor etkileşimleri üzerinden görebiliriz. Pisagor, hocası Thales’in isteğiyle Mısır’a gidip burada insanın pişip yetkinleşmesiyle Tanrı’ya ulaşabileceğini söyleyen Hermetizm ile sonrasında da Perslerin Mısır’ı işgaliyle Babil’e götürülünce Zerdüştlük ile tanışmıştır. Ardından yazılı bir kaynak bırakmasa da Samos adasında kurduğu Yarım Çember okulu ve İtalya’nın güneyinde, Kroton’da kurduğu tarikatıyla görüşlerini sonraki kuşaklara aktarmıştır. Kurduğu mistik felsefe okulunda kadın erkek birlikte eğitim alırlar, mülkiyet ortaktır, eşitlik ve adalet vurgusu önemlidir. Pisagor’un sayılar ve geometri sembolizmi de Ütopya’da hissedilir. Ütopya; Amerika kıtasında Atlantis Okyanusu’nda konumlanan ve yarım daire (hilal) şeklinde girişi kayalıklı bir adadır. Adaya gitmek için yetkinleşmeniz, girişteki kayalıklardan haberdar olmanız ve adadan kılavuz almanız gereklidir. Ütopya, hilal şekliyle değişimin, dönüşümün ve yeniden doğuşun sembolüdür. Tanrıyı ve mükemmelliği temsil eden daire şeklinin aksine, adanın hilal şekli sistem olarak her ne kadar en iyiyi hedeflese de insan yapımı olarak eksikliğine de gönderme yapar. Adanın iklimi de toprağı da tarım için çok elverişli değildir. Demir madeni yoktur. Ama Ütopyalılar tüm eksikliklerine rağmen olabilecek en iyi sistemi kurmanın peşindedirler. Yeni oluşumlara kucak açan beşik misali hilal şeklindeki adaya kare şeklindeki şehirleri kurarlar. Kare sembolü, yeryüzünü ve dünyevi alanı temsil eder ve birliktelik, düzen ve sağlamlığı anlatır. Ütopya’da sayılar da Pisagorculuktaki sayıların gizemini ve düzenini gösterircesine 9 ve 9’un katlarını gösterirken şehir sayısı 54’tür, her kentteki toplam din adamı sayısı 13’tür, başkentlerindeki büyük ada kurultayına her yıl gönderdikleri kişi sayısı 3’tür.
Ütopya’da, ana karakter Raphael Hythloday’in ismi üzerindeki ışığı uyarmaya çalıştığımızda da ütopya düşüncesindeki bileşenleri ve Thomas More’un etkileşim kaynaklarını daha net görürüz. Raphael, görünüşte bir kaza sonucu, henüz keşfedilmemiş, Güney Amerika kıyılarında bir adaya düşen ve sonradan Avrupa’ya dönerek bu adayı onlara anlatan Portekizli bir denizcidir. Thomas More ise onu Platon misali bir gezgine benzetir. Platon’un da hocası Sokrates’in Atina demokrasisi tarafından öldürülmesinden sonra Anadolu’yu, Akdeniz’i, Mısır’ı hatta Hindistan’ı gezdiği söylenir. Bu yönüyle Platon; batının filozofu, doğunun bilgesi ya da filozof peygamberi Eflatun olarak 16. yüzyılda Rönesans’ın ve hümanizmanın temellerini atan bir bilgedir. Platon’a benzetilen Raphael Hythlodaeus; ismiyle de doğu batı etkileşimini yansıtırken, ismindeki ironiyi anlayabilenlere aydınlık bir dünya muştular. Görünüşte, More’un Yunanca hythlos ve daiein sözcüklerinden türettiği, kocakarı masalları anlatan bir çerçi misali saçma sapan bilgiler satan bir gezgindir Hythloday. Raphael ise İbranice’de Tanrı’nın şifacı meleğidir ya da körlerin gözünü açan şifacı melek. Platon’a benzetilen ve aslında Thomas More’un iç sesi olan bilge gezgin Raphael Hythloday’in anlattığı Ütopya’nın en açık ilham kaynaklarından biri ise Platon’un ideal devletini anlattığı Devlet adlı yapıtıdır.
Platon’a benzetilen Raphael Hythloday, Yeni-Platonculuğun yetkin insanını ve Yeni- Platoncu gezginleri çağrıştırırken doğu batı sentezinden de izleri yansıtır yine. Zira Yeni-Platonculuğun kurucusu Mısır doğumlu Plotinos; Pisagor, Platon, Aristoteles’ten ve Stoacılardan etkilendiği kadar Pers ve Hint bilgelerinden de esinlenerek Hermetik ve Kabalistik unsurları Yeni-Platonculuk içinde sentezler. Yeni-Platonculara göre, insanın en yüksek amacı ve mutluluğu, Tanrı’dan çıkmış olan ruhunu yeniden Tanrı’sına kavuşturmasıdır. İnsanın bütün mücadelesi, kusurlu ve eksik olan insan benliğini en yüksek düzeyine çıkarıp mutlak ve tek varlıkla iletişime geçerek mutlu olmak üzerinedir. Bu yönüyle Raphael Hythloday, çıktığı entelektüel yolculukta kendini aydınlatarak ve yücelterek “bir” içinde erimeye ve yetkinleşmeye çalışır. Bir gezgin olarak Raphael Hythloday’in bendeki çağrışımında ise Yeni-Platonculuktan da etkilenen İslamiyet’in batini yorumlarındaki insan-ı kâmili temsilen abdallar, sufiler, dervişler hatta İsmaili daileri vardı.
Ütopya’nın doğudaki yansımalarına sadece çıkarımlar ve bağlantılarla değil, doğrudan kitap içinde özellikle İran ile ilgili göndermelerde de ulaşmak mümkün. Kitabının ilk bölümde, İran’ın kuzeydoğusuna bir göndermeyle Polylerites adlı bir topluluktan söz edilirken, ütopya teması da kitapta ilk olarak doğuya göndermeyle ortaya çıkar. İran’ın kuzeydoğusunda, dağlık bir bölgede olduğu söylenen bu ülkenin ismi de tıpkı ütopya kelimesinin türetiminde olduğu gibi ironi ve sözcük oyunları içerir. Yunanca polus (çok) ve leros (tuhaf, saçma, abuk,) sözcüklerinden türemiş olan Polylerites ya da çevrimdeki karşılığıyla Fasa Fiso adlı bir ülkedir burası. Ütopya Adası’nın anlatıldığı ikinci bölümde de İran ve Perslere gönderme yapılır. Ütopyalıların ortak tanrıları, Perslerin Güneş Tanrısı Mithra’dır. Mithra, Ütopya’da farklı farklı patikalardan aynı yola çıkan hakikat yolcularının ortak kutsalıdır.
İran göndermesi ve her bir kentteki az sayıdaki din adamı sayısı ve ortak mülkiyet düşüncesi Mazdeizmi de akla getirir. Zira bir Zerdüşt başrahibi (magus) olarak 5.yüzyılda Mazdakçılığı kuran Mazdak, Sasani kralını da etkileyerek devlet depolarını yoksul halka açıp ortak mülkiyet düşüncesini açıkça uygulamaya koyar. Dinsel formaliteleri ve yozlaşan din adamlarının sayısını azaltmak için üç ana ateş tapınağı dışında bütün Zerdüşt tapınaklarını da kapattırır. İslamiyet’in yayılmasıyla beraber İran’daki diğer inançlar gibi Mazdakçılık da İslamiyet içerisinde özellikle Şiilikte etkisini korur. Bu yönüyle Abbasiler döneminde Hürremiler ve Karmatiler gibi birçok grubun başlattığı eşitlikçi ayaklanma ve devlet kurma mücadelelerinin de öncüsü olarak daha sonra da dailer, erenler, azizler ve ozanlar aracılığıyla diyar diyar dolaşarak Bahreyn’e, Anadolu’ya ve Balkanlara kadar farklı farklı milletler ve inançlar arasında yayılır. Böylece gerek manastır gerekse dergâhlar içerisinde bilgelik esaslı küçük komünal yaşamlarda kâmil insanların düşü gerçeğe yaklaştırılırken 16. Yüzyılda adına ütopya denir. Thomas More’un bir dönem rahip olmak üzere manastırlarda yaşaması da eserini etkilemiş olsa gerek.
Thomas More, Ütopya’da açıkça doğudaki ütopya temalı kitaplardan söz etmez ama etkilendiği mistik felsefede bu kitapları tanımaması pek olası değil. Bu kitaplardan biri batıda Abunaser/ Alfarabius adlarıyla bilinen Türkistan doğumlu Farabi (870-950)’ye ait Erdemli Şehir (El Medinetü’l Fazıla) adlı eserdir. Farabi’nin yaşadığı dönemin kültürel atmosferi oldukça kozmopolittir ve İslam altın çağı ya da Rönesans’ı yaşanmaktadır. Bu atmosferde inanç farklılıklarına bakılmaksızın, ortak payda olarak kadim ilimlerin tüm insanlığın ortak malı olduğu düşüncesi hâkimdir. Farabi; Yeni-Platonculuğu, Harran Sabiiliğini, İslam ve İslam içindeki batini akımları sentezleyerek, varlıkları ilk varlık ve mümkün varlıklar sınıflaması içinde inceler ve Südur teorisini geliştirir. Erdemli Şehir adlı eserinde, bu teorisi çerçevesinde analizler yaparak yetkin birey ve yetkin devlet kavramını açıklar. Ona göre, toplumların yetkinliği sahip oldukları erdemlerle doğru orantılıdır. Toplumları da yetkinliklerine göre Erdemli Şehir, Cahil Şehir, Fasık Şehir, Sapık Şehir ve Değişebilen Şehir diye sınıflandırır. Erdemli Şehri ise bütün organların iş birliği içinde birbirleriyle uyumla çalıştığı sağlıklı bir vücuda benzetir. Vücudun yöneticisi de kalptir. Erdemli şehrin yöneticisi ise politik güçle felsefi bilgeliğe sahip bir imamdır. Bu şehir gerçek mutluluğa ulaşmayı amaçlayan, adalet, bilgi ve yardımlaşma üzerine kurulu ideal bir toplum düzenidir.
Ütopya düşüncesinin doğu kültüründe işlendiği bir başka yapıt da Endülüsü yazar İbn Tufeyl’in (1110-1185) Hay Bin Yekzan adlı eserdir. Ütopya’daki yetkin birey ve yetkin toplum ve devlet düzenine karşın, bu eserde bireysel yetkinlik işlenir. Her iki eserde, hakikate farklı farklı yollardan erişen, en yüksek iyiye ve doğruya ulaşmaya çalışan insanlar anlatılır. Ancak Ütopya kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu ideal bir toplum düzenini yansıtırken, Hay bin Yekzan’da sadece iki insan-ı kâmil dosttan oluşan daha içe kapanık, daha seçkinci bir düzen vardır. Adada kadına yer verilmeyiși geleceklerinin olmadığını gösterdiği gibi, dışarıya kapalı, gelişimini tamamlamış bir cennetin yansıması da vardır. Hay Bin Yekzan’da gelişimini tamamlamış iki insan-ı kâmilin cenneti anlatılırken Ütopya, bu dünyadaki cennetin yoluna baş koymuş bir halkı anlatır. Hay Bin Yekzan’ın karakterleri; kapalı cennetlerinde, bilgiyi kendilerine saklarlarken Ütopya’nın ana karakteri Raphael Hythloday; dünyevi, dinamik ve devrimci bir karakter olarak Ütopyalıların sistemlerini yaymak için Avrupa’ya geri döner. Tüm bu farklılıklara rağmen, Hay Bin Yekzan İslam Rönesansının bir eseri olarak Avrupa Rönesansını fitilleyen çevirilerden biridir. Zira, Floransa’da Rönesans’ı başlatan filozoflardan Giovanni Pico della Mirandola tarafından İbraniceden Latinceye çevrilen bu yapıt; Avrupa Rönesansını yaratanlara ütopya hayalini aşıladığı gibi insanın Tanrı düşüncesine ve güzel ahlâka, kilise ve din adamlarına ihtiyaç duymadan da ulaşabileceği mesajını verir.
Doğu ve batıdaki ütopyalarla ilgili bu kısacık yolculukta bile insanlığın umut yurtlarını anlattıkları ütopyaların, çeviriler ve bilge gezginler sayesinde zaman ve mekân farkı olmaksızın hep dolaşımda olduğunu görmek mümkün. Bu devir daim, Thomas More’un Ütopya’sının yazıldığı 16. yüzyıl sonrasında Tommaso Campanella’nın Güneş Ülke ve Sir Francis Bacon’ın Yeni Atlantis adlı eserleriyle devam ettirilmiş olsa da özellikle 20. yüzyıl sonrasında Yevgeni İvanoviç Zamyatin’in Biz’i, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı ve George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı eserlerinde olduğu gibi distopik eserler daha da çoğalmıştır. Bunun temel nedeni yaşanan savaşlar, felaketler, yıkımlar ve beraberinde getirdiği büyük kayıplarla insanın insanlığa olan inancını yitirmesidir. Ama yine de Zamyatin’in Biz adlı distopik romanında bile umut devşirmek mümkün. Zira, bu romanda yıkıntılar içinde de olsa iki sevgilinin kaçıp buluştuğu doğa içindeki o evi düşünerek umutlarımızı yeşertmeliyiz ya da olmadı Thomas More’un Ütopya’sına dönerek Doğu’da ve Batı’da umudumuzu dürten eserlerden ilham almalıyız. Thomas More’un eserindeki sistemin; mükemmelliğe yaklaşmaya çalışan, insan doğasındaki kusurlar dikkate alınarak çapraz denetimlerle kontrolü elden bırakmayan, ayağı yere basan bir sistem olduğunu unutmamalıyız. Nefsini tümüyle öldüren, dolayısıyla yeniden ana rahmine ya da Tanrı’nın kucağına giden insanların kurduğu bir toplum değildir Ütopya. Bu, belki de distopya olmasının önündeki en büyük engeldir. Bu yönüyle More, Ütopya’sı ile ütopik dünya görüşünü Avrupa Rönesansında yeniden doğuran ve büyütüp besleyen muazzam bir miras bırakmıştır insanlığa. Lenin tarafından Kremlin Sarayı’nda yaptırılan ve komünizme büyük katkısı olan düşünürler adına dikilen anıtta isminin yer almasıyla, bugünlere taşınan fikirleriyle ve daha da önemlisi şaheseri Ütopya’sı ile gerçek bir hümanist ve devrimci olarak hâlâ kulaklarımıza umudu fısıldar Thomas More. Ne dersiniz, topal karınca misali yine de yolunda gitmeye değer mi ütopya ya da umut ülkelerine?
Not: Bu makale Thomas More tarafından kaleme alınan Ütopya adlı eseri, Türkçeye çeviri dönemimdeki araştırmalarımdan esinle yazıldı. İthaki Yayınları’ndan 2020’de çıkan ve 4. Baskısı Eylül 2025’te yayımlanan çevirimde, daha ayrıntılı bilgilere yer veren bir makalem kaynakçamla beraber kitabın sonunda yer almakta.
Kıymet ERZİNCAN KINA

