Psikolojik, Gayrinizami ya da Asimetrik Savaş

Birinci ve İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşları üzerinden yıllar geçti. Sonra “Sıcak savaş”ı icat ettiler. Kurbağanın tencerede haşlanması gibi bizi borçlandırarak, ekmeğimizle oynayıp tehdit ederek, medyayla, teknolojiyle algılarımızı yöneterek, baş kaldırınca başımıza vurarak, tükettirerek tükettiler.

Ekonomik baskı, propaganda, psikolojik savaş, istihbarat oyunları, gladyolar, kontrgerillalar; bir avuç zengin, dünyaya kazık çaksın diye muktedir ettiklerinin oyuncağı oldu. Toplumların zihninde, kültüründe, sosyal yapısında içten çökertme yöntemiyle adım adım yürüdüler. En çok da kadınlar üzerinde tahakküm kurarak devletleri erilleştirip kadınları edilgenleştirdiler. Feodalizmi ve dini, müthiş bir baskı aracı olarak işe yarar her yerde, özellikle Ortadoğu’da palazladılar.

Toplumun etik, estetik değerlerini paramparça eden psikolojik savaş; bireyleri, her geçen gün çeşitliliği artan yöntemlerle iradesizleştirerek, yalnızlaştırarak zihinleri teslim aldı. Palyatif yöntemlerle acıyı geçici olarak dindirip acının ilacını da pazarlıyorlar. Böylece çoğu birey, farkında olmadan psikolojik savaşın parçası hâline geliyor; iradesini, vicdanını yitiriyor, öfkesini yanlış yerlere boca ediyor. Ortadoğu’daki kadınların, içine düştükleri ateş çemberine isyan etmek için kendilerini yakmaları bunun en acı örneklerindendir. Ülkemizde ve dünyada, kapitalizmin körüklediği feodalizm sonucu, aile içinde ve dışında şiddet gören kadınların bazılarının intiharı seçmesi de bu yüzden. Oysa kadınların bastırılan öfkesi, kendilerini değil, sistemi yakmalıydı. Erkeklerin öfkesi de kadınları, çocukları ve birbirlerini değil, sistemi yok etmeliydi.

Savaş; dünyanın her yerinde, koca bir sis perdesi gibi kaplamış yerin üstünü, altını, denizini, gölünü, nehirlerini, dağlarını hatta sanal alemini. Üç beş züppenin elinde oyuncak olmuşuz. Kıytırık sosyal medya hesaplarımızı pat diye askıya alıyorlar, koca sisteme küçücük çomaklar dürten paylaşımlarımız yüzünden. Bu da Teknofeodalizmin sonucu. Yunanistanlı iktisatçı Yanis Varoufakis’e göre Kapitalizm, yerini Teknofeodalizm’e bırakmıştır. Teknoloji devlerinin dijital platformlar üzerinden verileri ve pazarı kontrol ederek dijital derebeylik düzeni kurduğu iddia edilen Teknofeodalizm, psikolojik savaşın bir parçası hâline geldi. Artık devletler, teknoloji devleriyle de masaya oturup pazarlık ediyor.

Muhalif yazarları, eleştirmenleri görmezden gelip ya da yollarına taş koyup “Ülkemizde eleştirmen kalmadı, artık iyi şiir yazılmıyor, roman daha emekleme çağında, vb.” yalanlarını uydurup ortalığa salmak da pis taktiklerden biri…

Evrende her şey karşıtıyla var olduğuna göre, savaşa karşı barışı, yozlaşmaya karşı özü, baskıya karşı isyanı örgütleyen sivil toplum kuruluşları, sanatçılar, aydınlar da hep var oldu. Sanatın dönüştürücü, sorgulatıcı gücünü özümseyip sanatla başkaldıranlar, sesli sessiz isyan edenler, bir araya gelip savaşa, sömürüye “Hayır!” diyenler; varlardı, varlar, var olacaklar…

Gerçek sanat, direniştir

Cumhuriyetin ilk yıllarında ulusal güdümlü kültür sanat faaliyetleri sırasında, bu güdümü reddeden, sol sosyalist sanatçıların başına gelenleri biliyoruz. 12 Eylül Darbesi’nden sonra ise kültür sanatta piyasalaşma dönemi başladı. Kültür sanat kurumlarına verilen devlet desteği azaltıldı, belediye hizmetleri şirketleştirilip Kültür A.Ş.leri kuruldu. Son iktidar, bu zemini kültür hegemonyasını dayatmak için fena halde kullanıyor. 2004’te Sinema Yasası çıkarıldı, Turizm ve Kültür Bakanlıkları birleştirildi, AVM’lerin içine kültür sanat mekânları yerleştirildi, İstanbul Kültür Başkenti organizasyonları yapıldı. Böylece bağımsız sanat kuruluşları yalnızlaştırıldı, yayınevleri küçülmeye, kapanmaya başladı, nitelikli sanat yapıtları görünmez oldu, nitelikli sanatçılar en çok ekonomik nedenlerle sanatlarını ortaya koyamadılar. Muhalif sanatçıların açıkça itiraz veya isyan etmesi cezaevine düşmelerine, linç edilmelerine, maddi manevi zarar görmelerine neden oldu. Sansür ve beraberinde getirdiği otosansür de cabası. Yazdığım bir öyküde sadece bir isim için otosansür uyguladığımda duyduğum sızıyı unutamam.

Psikolojik savaş, kendi cilalı, içi boş sanatını da üretti elbet ama bazılarımıza yutturamadı. Günümüzde Oyuncular Sendikası, Sinema Emekçileri Sendikası, Türkiye Yazarlar Sendikası, Poets Playwrights Essayists & Novelists (PEN) Türkiye, Müzik ve Sahne Sanatçıları Sendikası, Sokak Sanatçıları Derneği, Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası, Sanat Fabrika, Ezilenlerin Tiyatrosu gibi sivil toplum kuruluşları ve inisiyatifler; sermaye ve iktidardan bağımsız, demokratik, evrensel temel hak ve özgürlükleri gözeten örgütlenmeyi hedefliyor. Hem özlük hakları hem de sanatın özgürlüğü için mücadele eden, hem söyleyen hem eyleyen sanatçılardan oluşan bu sendika, dernek ve inisiyatifler; psikolojik savaşa karşı sanatla durmaya çalışıyor.

Savaş karşıtı sinema

Meydan savaşlarının ve psikolojik savaşın yıkımını, militarizmin getirdiği baskıyı, kültürel hegemonyayı ve tüm bunlara karşı direnenleri anlatan yüzlerce film çekildi dünyada. Ülkemizde biçimsel ve ideolojik olarak ilk derinlikli, yenilikçi, entelektüel ve auteur yönetmenin Metin Erksan olduğu kabul edilir. Politik sinemanın erken dönem temsilcisi olarak tanımlanan Erksan, özellikle 1960’lı yıllarda yönettiği filmlerle toplumsal yapıyı, sınıfsal eşitsizlikleri, kentleşmenin yol açtığı dönüşümleri işleyerek politik bir sinema dili geliştirdi. Serbest Araştırmacı Tayfun Tezel; Eğitim, Bilim, Toplum dergisinde yayımlanan hakemli makalesinde Metin Erksan’ın Gecelerin Ötesi, Acı Hayat ve Suçlular Aramızda filmlerini Marksist sınıf analizi bağlamında bir arada değerlendirerek “Kent Yoksulları Üçlemesi” olarak çerçevelemeyi öneriyor. Tezel; bu filmlerin kent yoksulluğu, yapısal eşitsizlik ve yabancılaşma temalarını işleyerek tematik, ideolojik ve estetik süreklilikler sergilediğini savunuyor. Bu bağlamda, Metin Erksan’ın bu üç filmi Türkiye sinemasının ilk üçlemesi olabilecektir. Üçleme; toplumsal gerçekçilik ile melodram formunu, radikal bir modernleşme eleştirisiyle sentezliyor ve Erksan’ın sansür koşullarını aştığını gösteriyor.

Metin Erksan’ın açtığı yolda politik filmler çeken yönetmenler yetişti sonraki yıllarda. İzlediğim, etkilendiğim ve haklarındaki eleştirileri okuduğum, politik ve eleştirel bulduğum birkaç filmden bahsetmek istiyorum.

2004 yılında gösterime giren, senaristliğini ve yönetmenliğini Uğur Yücel’in yaptığı, başrollerinde Olgun Şimşek ve Kenan İmirzalıoğlu’nun olduğu Yazı Tura filmi, Vietnam Savaşı sonrasında ortaya atılan ve sanat yapıtlarında işlenen “Vietnam Sendromu”nun ülkemizde vücut bulmuş hâlini anlatır. Farklı etnik kimliklerde doğup büyümüş Cevher ve Rıdvan’ın Güneydoğu’da askerlik yaparken ve askerlikten sonra yaşadıkları, onları ortak noktalarda birleştirir. Mayın patlaması sonucu Rıdvan bir bacağını, Cevher kulağını kaybeder. Rıdvan, memleketi Ürgüp’e; Cevher, İstanbul’a döndüklerinde artık bambaşka kişiler olmuşlardır. İkisi de savaşın travmasını atlatamaz. Bu film, onlarca yıl süren PKK-TSK, arada Hizbullah arasındaki, kimine göre düşük yoğunluklu çatışmanın, kimine göre savaşın; profesyonel asker olmayan, askere gidince silah tutmayı öğrenen erlerin hayatta kalanlarının, uzuvlarını kaybedenlerin, kaybetmeyenlerin bile uykularını, huzurlarını kaybettiklerini, psikolojik sorunlar yaşamalarına neden olduğunu anlatmak istiyor.

Kara Tahta (Texté Reş) filmini izlediğimde bir öğretmen olarak, çalıştığım okulların fiziksel yetersizliğinden ve maaşımın azlığından şikâyet etmekten, haklı olsam da, utandığımı hatırlıyorum. 2000 yılında gösterime giren, yönetmenliğini İranlı bir kadın olan Samira Mahbelbaf’ın yaptığı film; İran, İtalya ve Japonya ortak yapımıdır. 1988’de, İran-Irak savaşı sırasında, Saddam Hüseyin’in Halepçe’ye attırdığı kimyasal bombadan sağ kurtulan bir grup Kürt mültecinin sınırdaki hayat mücadelesini anlatan filmde; Kürdistan’ın dağlık bölgesinde, kendilerine öğrenci arayan seyyar öğretmenlerin, dağ başında hayatta kalmanın tek yolu olarak sırtlarında taşıdıkları kara tahtalara bel bağlamaları, savaşın sadece insanları değil, eğitimi, kültürü, sanatı da paramparça ettiğini gösteriyor. Öğretmenlerden birinin, bir avuç ceviz karşılığında ders vermeyi kabul ettiği sahne beynime kör bir bıçak gibi saplanmıştı.

Parçalı Yıllar filmi, benim orta okul, lise yıllarıma denk gelen, o zamanlar oturduğum taşra kenti Malatya’da, kızların pastaneye bile gittiklerinde adlarının çıktığı bir sosyal ortamda, sadece erkeklerin gidebildiği şehrin tek sinemasında, seks filmleri furyasının egemen olduğu yıllarda, benim ve benim gibi birçok kız çocuğunun sinemada film izleyemememize neden olan dönemde geçen olayları anlatıyor. İki darbe arasında ve 1975 yılındaki Amerikan ambargosu sırasında ağır siyasi ve ekonomik krizler, Yeşilçam Sineması’nı da fena halde sarstı. Film yapımcıları ayakta kalabilmek için erotik filmler çekmeye başladı. Düşük bütçeli, niteliksiz, araya yabancı filmlerden alınıp monte edilmiş porno sahneleri katılan bu filmler, ülkemizde sinemanın en yoz döneminin kapısını araladı. 2025 yapımı Parçalı Yıllar’ın yönetmeni ve senaristi Hasan Tolga Pulat, başrol oyuncusu Yetkin Dikinciler. Tiyatro oyuncusu Aytekin (Yetkin Dikicinler), Kral Lear rolüne hazırlanırken eşinin hastalığı ve siyasi olaylara karışan oğlunun durumu karşısında bir açmaza düşer. Para kazanmak için, o güne kadar karşı çıkıp uzak durduğu erotik film furyasına dahil olmak zorunda kalır. İstemediği bir üne kavuşur, bol para kazanır ama bütün çabalarına rağmen eşini hastalıktan kurtaramaz üstelik onurunu da kaybeder. Filmde, erotik film furyasında en çok kadın oyuncuların zarar gördüğü sezdirilir, sinema salonlarındaki erkek kalabalığının düştüğü rezil durum ortaya dökülür. Bir ay gibi kısa bir sürede çekilen Parçalı Yıllar, keşke daha uzun sürede, daha ayrıntılı işlenseydi ve filmin adı daha farklı olsaydı, diye düşünüyorum. Öte yandan, iki darbe arasında ve sonrasında sinema sektörünün psikolojik savaş karşısındaki açmazını, yozlaşmasını ilk defa gözler önüne serdiği için yol açıcı olduğunu söyleyebilirim.

Savaş karşıtı edebiyat

Mitolojide savaş anlatıları bireysel kahramanlıklar üzerine kuruludur. Yunan ve Mezopotamya mitlerinde tanrılar ve tanrıçalar savaşır. Truva Savaşı’nda zekâ ve strateji Tanrıçası Athena ile vahşi savaş tanrısı Ares karşılaşır. İştar ile Gılgamış, İnanna ile Enkidu, Tiamat ile Marduk da savaşan tanrı ve tanrıçalardır. Tamamen kadınlardan oluşan Amazonlar, Heredot gibi tarihçiler tarafından tarihi bir ulus olarak anlatılır ve Terme’de yaşadıkları belirtilir. Otoriter ve cinsiyetçi zihniyetin gelişmesiyle birlikte destan ve efsanelerde; erkeklerin gücü, bilgeliği ve yeteneği öne çıkarken kadınlar, zayıf ve çaresiz gösterilir ancak buna başkaldırıp mücadele eden kadınlar da vardır. İktidara gelen İslam’a karşı Zerdüşt ve Ezidi kadınlar mücadele eder ve bazen katledilir. Van’ın arkasındaki dağlarda Emir Peşeng ile savaşan Zérina Amédi bunlardan biridir.

Mitolojide savaş, hayatın olağan bir parçasıdır, dolayısıyla savaş karşıtlığı görülmez. 19. Yüzyıla kadar savaş, edebiyatta çarpıcı biçimde yer almaz. Ulusal çıkara sınıfsal çıkarın eklenmesiyle yani Fransız İhtilâli’nden sonra savaş kavramı yeni bir boyut kazanır ve edebiyata yansır. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na kadar, savaş; kazandığı toplumsal boyuta rağmen romantiktir ancak dört yıl süren bu savaş, romantizmi yerle bir eder çünkü ölenlerin sayısı çoktur ve sivillerin içine atıldığı tehlike büyüktür. Kitlelerin bu duruma gösterdiği tepkiyi ilk dile getiren Erich Maria Remarque’ın yazdığı “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanıdır. 1929’da yayımlanan, savaşın anlamsızlığını ve korkunçluğunu anlatan roman, savaş karşıtı romanların fitilini ateşler.

Binlerce öykü, roman ve şiirde savaş karşıtlığı, antimilitarizm temaları işlendi, işleniyor. Okuduğum, üzerinde düşündüğüm, haklarında eleştiriler okuduğum bazı yapıtlardan söz etmek istiyorum.

Savaş karşıtlığını kara mizahla anlatan, Amerikan edebiyatını dönüştürdüğü iddia edilen Madde 22, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında bombardıman uçağı pilotluğu yapan ve askeri bürokrasinin işleyişini tüm çıplaklığıyla gören Joseph Heller tarafından yazıldı. Heller’in 1953 yılında yazmaya başladığı roman, ilk kez 1961’de yayımlandı. Romanın başkahramanı Yüzbaşı John Yossarian; 1943’te, İtalya’da, Amerikan ordusu adına bombardıman uçağı pilotu olarak görevlidir ve uçuş sayısını tamamlayarak askerlik görevini bir an önce bitirmek ister ama bağlı olduğu ordu, her geçen gün uçuş sayısını artırır. Birinin, tehlikeli savaş uçuşlarını yapmaya gönüllü olmasının aklını kaybettiğine; görevlere katılmak istemediği için resmi başvuruda bulunduğunda ise delirmediğinin ortaya çıktığına ve görevine devam etmek zorunda kalmasına yol açan Madde 22’ye takılan Yossarian, hem bu maddeyi dayatan ordusuna hem de hiç tanışmadığı binlerce kişi tarafından öldürülmek istenmesine kızgındır. Roman, Yossarian ve diğer askerler etrafında, özellikle savaşın anlamsızlığı, savaşın ortasındayken bile vicdani reddin mümkün olabileceği hatta gerekli olduğu mesajını veriyor. Geçenlerde, Filistin halkına zulüm yapıldığını ve adil bir savaş olmadığını düşündüğü için ordusundan ayrıldığını açıklayan, ardından hapse atılan İsrail askeri; tam da bunu yaptı.

Ülkemizde cephe savaşı karşıtlığı bağlamında yazılan ilk roman Hasan İzzettin Dinamo’nun “Savaş ve Açlar” eseridir. 1968 yılında yayımlanan romanda, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında, Karadeniz’de, yedi yıl cephede kalan Temel Çavuş’un ailesinin yaşadığı yoksulluğu, açlıktan ölen çocukları ve hayatta kalma mücadelesini gerçekçi bir dille anlatır. Dinamo, savaşın toplumsal yıkımını, özellikle kadınlar ve çocuklar üzerindeki dehşetli etkisini, kendi gözlemlerine dayanarak toplumcu gerçekçi tarzda anlatır.

Psikolojik savaş karşıtlığı üzerinden yazılan şiir, öykü ve romanlarımız daha fazladır.

Yeni Şehir’de Bir Öğle Vakti romanı, Sevgi Soysal’ın 1973’te yayımlanan, yaşlı bir kavak ağacı metaforuyla dönemin Ankara’sının mekânsal, ekonomik, siyasi, sosyolojik ve psikolojik dönüşümünü anlatarak kent ve sınıf ilişkisini ortaya koyar. Soysal, Ankara’yı sadece bir roman mekânı olarak işlemez, kentteki farklı toplumsal sınıflar arasındaki mücadelenin mekânı olarak kurgular. Sonradan yapılmış bir kent olan Ankara’ya civar kasabalardan göç edenler, güvencesiz işlerde çalışırlar ve birbirleriyle rekabet ederler. Bu rekabet sırasında en çok ezilen yine kadınlardır. Toplumsal cinsiyet rollerindeki sınıf farkları, roman kişilerinden burjuvaziyi temsil eden Mevhibe Hanım ve hizmetçisi Nurten arasındaki ast üst ilişkisinde göze çarpar. Yenişehir semtindeki Piknik Lokantası yakınında, burjuva mensubu Profesör Salih Bey’in bahçesindeki kavak ağacının devrilişiyle orada tesadüfen bulunan farklı sınıflardan insanların karşılaşmasıyla başlayan roman, sınıf hareketinin içinde örgütlü olan Ali ile küçük burjuva aydını Doğan ve kız kardeşi Olcay etrafında kurgulanır. Bu kişilerin ailelerinin betimlemesi ve çözümlemesi eklenerek yoksul ailelerin dayanışma, sevgi, neşe dolu ortamıyla burjuva ailelerinin mantığı önceleyen, iletişimsiz, soğuk ve boğucu ortamı öne çıkarılır. Yeni Şehir’de Bir Öğle Vakti, hem edebi açıdan hem edebiyat sosyolojisi hem de ekonomik, kültürel hegemonyaya karşı çıkış yolu olarak sınıf mücadelesini öne çıkarması açısından önemli bir yapıttır.

Hangi polisiye?

Uzunca bir süre avunmak için okuduğum polisiye öykü ve romanlar, ilk ciddi yazma deneyimimi de beraberinde getirdi. Başlangıçta ben de bu adaletsiz dünyada avunmak ve avutmak için yola çıktıysam da içinde bulunduğum, söyleyip eylediğim sınıf mücadelesinden bağımsız yazamadım iyi ki. Kara roman denen polisiye türünde yazmaya çalışıyorum. Kara romanda sadece suç, suçlu ve suçlunun bulunması değil, kişileri suça iten psikolojik, sosyal ve siyasi koşullar da irdelenir.

Ülkemizde, “Cinai romanların, kişiliği tereddütlerle örtülü sanatçılar tarafından yazıldığı ve bu sanatçıların, okuyucuyu hastalıklı bir hassasiyet ve sarsılmış bir irade içine sürükleyeceği” iddia edilerek yasaklanmaya kalkışılan suç edebiyatı veya polisiye; İtalya’da, faşist yönetim tarafından “Halkın ahlâkını bozduğu” gerekçesiyle yasaklanır. Bu sansürün asıl nedeni İtalyan polisiyelerinde mafya-devlet-kilise üçgeni ile ekonomik krizlerin ve gelir adaletsizliğinin işlenmesidir. Almanya’da ise Nasyonal Sosyalizm Döneminde, polisiye yazarlara direktifler verilerek “Romanlarında mekânın mutlaka Almanya olması, suçu gerçekçi betimlemeleri, gazete raporu formunda yazmaları, suçluların davranışlarını çözümlerken onları haklı göstermemeleri ve mutlaka Alman polis memurlarını kahraman devlet temsilcileri olarak göstermeleri” sağlandı. Böylece apolitik, eğlence ağırlıklı polisiyeler yazılması kaçınılmaz oldu.

1920’li yıllarda başlayıp 2. Emperyalist Paylaşım Savaşıyla sona eren ve polisiyenin Altın Çağı denen dönemde Amerika ve İngiltere polisiyeleri, emperyalist politikalarını yansıtır nitelikte, sağ görüşlü yazarların kafalarında şekillenir. Örneğin, eserlerinde işçi sınıfından biri veya bir Yahudi asla dedektif olarak kurgulanmaz. Aynı dönemde Güney Amerika’da, mevcut düzeni gayrimeşru, güç sahiplerini eli kanlı betimleyen polisiye yazarları, devlet otoritelerini ve polisi kötü adamlar olarak temsil ederek klasik polisiye kurallarını alt üst ederler. Fransız polisiyesinin dönüm noktası 68 Mayıs’ıdır. “Polar” adlı kara roman türünün doğduğu, yenilikçi bir estetik yapıyla politik ve toplumsal konuların çok sert bir üslupla işlendiği eserlerin yazıldığı bir dönem başlar. Ardından küresel anarşizmi destekleyen, politik açıdan güncel yapılanmalara karşı çıkan Neo-polar dönemi başlar.

Türkiye’de polisiye roman, geç yazılmaya başlayan bir türdür. Suçluları ve onları yakalamaya çalışanları, arka planda memleketin politik düzlemde ve sınıf çelişkileriyle birlikte anlatan polisiyeler de yazıldı. Aynı zamanda gazeteci olan Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı Esrâr-ı Cinâyât, Türk edebiyatının ilk polisiye romanıdır. Romanda, bir cinayetin aydınlatılmasını sağlayan gazetecinin, kanunları iyi bilmesi, olayların ve insanların üzerine cesurca gitmesi, sahtekârlıkları ortaya dökmesi dikkat çekicidir. Yanı sıra sansür, gazetecilerin tutuklanması, basın üzerinde etkili yasal yaptırımlara da yer verilir. Romanda, bürokratların bazıları, gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleyen, emirleri altındaki dürüst memurlara baskı uygulayan despot tipler olarak kurgulanmış. Romanın en çok ses getiren yönü ise Tercüman-ı Hakikat’te tefrika edildiği 1883 yılında, suçları üstü kapalı ifşa edilen gerçek Beyoğlu mutasarrıfının, romandaki kurgu mutasarrıf gibi Avrupa’ya kaçmasıdır.

Vicdani ret

Egemenlik ve sömürge alanlarını elde tutmayı, bunlara yenilerini eklemeyi amaçlayan; sosyal, siyasi, iktisadi, ekolojik yıkımlara, katliamlara neden olan; toplumları ve insanları taraf olmaya zorlayan emperyalizm, karşıtı olan antiemperyalizmin ortaya çıkmasını sağladı. Antiemperyalizmin temel taşlarından biri, savaş karşıtlığıdır. İnsan önce bireysel olarak savaşı reddetmekle işe başlar. Askerlik görevini yaparken, cephede bile buna hakkı vardır.

Ülkemizdeki ilk vicdani retçi doktor ve yazar Tayfun Gönül, 1989 yılında, zorunlu askerliğe karşı, etik olarak ve militarizme karşı olduğu gerekçesiyle kararını açıklar. 1995’te Osman Murat Ülke, vicdani reddini açıklar ve tutuklanır. Vedat Zencir, Yavuz Atan da vicdani retçiler arasındadır ve İzmir Savaş Karşıtları Derneği ile İstanbul Antimilitarist İnisiyatifi’nin kurulmasında rol oynadılar. Yavuz Atan, antimilitarist-anarşist Amargi ve Karamecmua dergilerini çıkaranlardan biridir.

“Hiç kimsenin askeri olmayacağız!” sloganıyla akıllarda kalan vicdani retçiler, günümüzde kadınların da dahil olmasıyla “Biz erkek değiliz!” sloganını da ürettiler. Bedelli askerliğe de sıcak bakmayan vicdani retçiler, “Ne bir dakika ne bir kuruş!” sloganını; belki de “Zenginimiz bedel verir/Askerimiz fakirdendir” dizelerinin edilgenliğine karşı icat ettiler. Emperyalist ülkelerin, özellikle Amerika’nın Greencard gibi uygulamalarla dünyadaki yoksulların, işsizlerin, mültecilerin; asker olma karşılığında parayla canlarını satın aldıklarını ifade eden vicdani retçiler; ABD’nin, hapishanedeki suçlulardan da sözde özgürlükleri karşılığında askeri birlikler oluşturduğunu söyleyerek bütün bu uygulamaların insan hakkı ihlali olduğunu vurguluyorlar.

Nadire Mater’in, 1999 yılında ilk baskısı yapılan Mehmedin Kitabı’nın arka kapağında her ne kadar kitabın sosyolojik ya da politik değerlendirmeler yapmadığı yazsa da yayımlandığı zaman büyük yankı uyandırdı, aynı yıl 4. Baskısı için toplatılma kararı çıktı. Kitapta; 1984-1998 yılları arasında, Güneydoğu Anadolu’da, OHAL şartları altında hasbelkader askerlik yapan 42 askerle yapılan söyleşilere yer veriliyor. Askerden kaçmak için parmağını kesenden yemek yemeyi reddederek zayıflamaya çalışana kadar vicdani retten haberi olmayan, olsa da cesareti olmayan gençlerin gerçek hikâyelerini okuyoruz bu kitapta.

Son olarak; anarşist felsefeyle mülkiyetin hırsızlık olduğuna inanarak isimlerini gizleyen sendikacı ve yazar B. Traven (takma isimlerinden en çok kullandığı) ile dünyanın her yerine duvar resmi yapan sokak ressamı, politik aktivist ve film yönetmeni Banksy (takma ismi)’nin savaş karşıtı olduklarını, eserlerinde savaşı ve militarizmi, kapitalist sistemi, emperyalizmi reddettiklerini görebiliriz.

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

  1. Palyatif Toplum/Günümüzde Acı, Byung-Chul Han, Çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları, 6. Basım, Şubat 2024

  2. yeni e, Şubat 2026, 90. Sayı

  3. Kökenleri ve Anlamlarıyla/Efsaneler & Mitler/Binlerce Yıllık Görsel Bir Yolculuk, Philip Wilkinson, Çev. Emel Lakşe, Alfa Yayınları, 2017

  4. https://tr.wikipedia.org

  5. eğitim bilim toplum, Üç aylık hakemli dergi, 91. Sayı, yaz/summer:2025

  6. Madde 22, Joseph Heller, Çev. Levent Denizci, YKY, 1992

  7. Seçme Romanlar -yazarları, özetleri, eleştirileri, kaynaklar- Asım Bezirci, Bütün Eserleri, Evrensel Basım Yayın, 2008

  8. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Sevgi Soysal, Bilgi Yayınevi, 1973

  9. 50 maddede Polisiye Edebiyat, Alper Kaya, KARAKARGA Yayınları, 2023

  10. Mehmedin Kitabı/Güneydoğu’da Savaşmış Askerler Anlatıyor, Nadire Mater, siyahbeyaz/ Metis Güncel Yayınları, 1999

Nuray KARADAĞ

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir