“Yeter ki şiirin atı vicdanla eyerli olsun.”

“(…) bu dünyanın ‘lanetli çoğunluğu’ bir gün yırtık pırtık da olsa en temiz elbiseleriyle gelip onları işgal ettikleri yerlerden mutlaka kovacaktır. Benim şiirimin yeri o ‘lanetlilerin’ yanıdır.” diyen Fadıl Öztürk ile MayaKültür için bir söyleşi gerçekleştirdik…

1 Aralık 1955’te Dersim’de dünyaya geldiniz. 12 Eylül sürecinde müebbetle yargılanarak 10 yıl içeride kaldınız. Kişiliğinizin şekillenmesinde ve şiirinizin derinindeki dip akıntısında, doğduğunuz coğrafyanın, yaşadıklarınızın ne gibi etkisi oldu? Örneğin, Perisuyu eski zamanlardaki gibi kelebekleriyle, kuşlarıyla hala gürler mi şiirinizin kuytularında?

Her insan içinde doğup, badirelerle büyüdüğü toplumun özelliklerini kendisiyle beraber taşır geleceğe. Neruda şiirleriyle ne kadar Şili’yi yeryüzüne serpmişse o kadar; Ritsos nasıl ‘ulusalcılığa’ düşmeden insanlığın derdini kendi derdi yapmışsa o kadar oralı doğmuşken o kadar yeryüzü şairi olmuşlardır. Her şairin doğduğu yer o şairin yere topuk vurup dünyaya, evrene yükseldiği yerdir bence. Oranın acıları evrene, evrenin acıları şiir diliyle geleceğe taşınır. Bu anlamıyla ben de doğup büyüdüğüm yerin tüm özelliklerini kendimle beraber taşırım elbet. Uzunluğuna, kısalığına, kıyısında kaç ülke ve şehir kurulduğuna bakmadan Mısırlı bir şair için Nil, Latin Amerikalı bir şair için Amazon neyse benim için de Perisuyu odur. Yaz geçer orada, kış eyleşir bir zaman, bahar çiçekleriyle bir basma entari gibi giydirir doğayı, güz hüznü bırakır ayak izlerinde. Benim için oralardan bütün dünyaya, dünyanın her yerinden de oraya gidilir. Yeter ki şiirin atı vicdanla eyerli olsun…

Kim ne derse desin, şiirin kendine has bir iç müziği ve ritmi var. Bestelenmiş şiirleriniz olduğunu biliyoruz. Ahmet Aslan Susarak Özlüyorum adlı şiirinizi besteleyerek farklı kesimlerle buluşturdu. Buradan hareketle bir şiirin müziğin büyülü tınılarıyla buluşarak bestelenebilmesi için taşıması gereken özellikler nelerdir?

Bir şiir ister saf ‘şiir’ haliyle, ister bestelenmiş haliyle vardığı her insanın duygu dünyasında kendine bir yer edinmişse, yani insanlığa karşı her gün işlenen binlerce suçtan geçerek varabilmişse insanların kalbine o şiir insanlığın ortak acılarını, hüzünlerini ve sevinçlerini taşır.

Bir şiirin bestelenmesi için bir özellik taşıması gerekiyor mu onu bilmiyorum, şiir bestelensin veya bestelenmesin zaten bir iç müziği vardır. İnsanı bırakın uzun erimli gelecek hedeflemesini, bir günü diğerine bağlamaktan yorgun ve umutsuz hale getirildiler. Önceleri dünya bizi omuzlarında değil, biz dünyayı hayalin süvarileri olarak omuzlarımızda taşırdık. Bir zamanlar omuz başımızda gururla taşıdığımız Vietnam’ın, bugün ucuz işgücü cenneti olarak anılması buna iyi bir örnektir. Elbet dünyanın geleceğine ilişkin tümden umutsuz değilim, dünyanın her bucağında kendi dillerinde, kültürlerinde var olma mücadelesi sürdürenler şiirlerini, şarkılarını her ilmiği emekle dokunmuş halı gibi bir gün mutlaka serecekler yeryüzüne…

Bir yazınızda şiirle ilgili olarak; ‘’Siz neresinde durursanız hayatın, orada yanınızda duran, yakalandığınızda üstünüzde olduğu halde ele geçmeyendir şiir.’’ diyerek şiiri diğer sanat dallarından ayrı bir yerde konumlandırdığınızı görüyoruz. Sizce şiir kendini neden ele vermez ya da neden istediğimiz halde ele geçiremeyiz, onu farklı kılan şiire özgü gerçeklik nedir?

Şiir ekilmediği için ekilmiş bir şey gibi zamanı gelince de hasat edilmez. Bedeni kitap sayfalarında kendini gösterse de şiir görünen dünyanın varlıkla yokluk arasına sıkıştırılmış haline tekme atarak meydan okur ve dünyayı hayalle yeniden var eder. Dünyanın imkanlarına sığınmaz. Dünyanın ‘imkanlarını’ elinin tersiyle bir kenara itip, kendi yolunu kendisi bulur. Şiirin yolculuğu kalpten kalbe olduğu için arandığında insanın üstünde ele geçmeyendir. Şiir işkence gibi en amansız koşullarda bile insanı terk etmeyen, sevgilinin kalbinden kurumuş dudaklarına bir damla su gibi çıkan bir serinliktir. Şiir arayınca yakalanmaz yazanın üstünde ama hayali ve geleceği dert etmeyen, varlığını mevcut iktidar ilişkilerine, oralarda var olmaya adayan ‘şairleri’ çoğunlukla ele verendir de şiir.

-“Suyu Uyandırın Sesim Olsun adlı kitabınızla 1988 Enver Gökçe Şiir Yarışmasında ödül aldınız. Geçen yıl bir grup şair ve yazar, “Maya Kültür Sanat Kolektifi öncülüğünde şiir yarışmalarına karşı olduklarını belirtip “ödül sistemine hayır” diyerek imzaya açtıkları metni basın bildirisiyle duyurdular. Sizce ödüller sanatçılara bir şey kazandırır ya da kaybettirir mi? Niye ülkemizde özellikle ödüller üzerinden yürütülen tartışmalar sürekli gündem oluşturuyor?

Cezaevi yattığım yıllarda dünyadan göçüp gitmiş Enver Gökçe gibi şahsına hürmet ettiğim bir şairin adına olduğu ve Ankara Yazarlar Kooperatifi (AYKO) gibi ciddi bir yayım örgütlemesi düzenlediği için o yarışmaya katılmıştım. Yıllardır içeride olan 12 Eylül’ün dibe ittiklerinden biri olarak, dibe bir tekme vurup yukarı çıkmak için ömrümde katıldığım tek yarışmadır o yarışma. Sonraki yıllarda arkadaşlarımızla beraber kurduğumuz Piya Yayım Kolektifinde şiirin ve şairin yarıştırılmasına karşı her alanda sesimizi yükseltip ‘Her türlü eşitsizlik ve egemenlik ilişkisinin reddi’ şiarıyla hep karşı durduk ve o duruşumu devam ettiriyorum hala. Merkezi Almanya’da olan ‘Hüseyin Çelebi Şiir Ödülü’ne Vecdi Erbay’la birlikte jüri üyesi olmuştuk. O yarışmada da yazmaya devam edeceklerine inandığımız üç kişiye birincilik, üç kişiye ikincilik ve üç kişiye de üçüncülük ödülü vererek bir alışkanlığı bozmuştuk. Sonrasında ödül verdiklerimizin kaçı yazmaya devam etti, kaçı etmedi onu bilmiyorum…

Postmodern edebiyatın etkisiyle şiirden anlamın kovulmak istendiğini, gerçekliğin bozularak yüzeydeki izleklerinin okuyucuya sunulduğunu görüyoruz. Toplumsal eşitsizliğe ilişkin kaygıları ve derdi olmayan yapay bir şiirle karşı karşıyayız. Birbirinin benzeri ve aynı montaj bandında üretilmiş olan mamul şiirler var. Piyasa edebiyatının devasa bütçeleriyle sanatı yönlendirdiği ortamda siz kendinizi ve şiirinizi nerede konumlandırıyorsunuz?

Bahsettiğiniz dünyayla doku uyuşmazlığım olduğu için bir nevi görünmeyen ve duyulmayanım zaten. Bu hem o dünyaya aldığım tavırdan dolayı benim tercihim hem de kendilerini muhalif olarak tanımlasalar da her türlü iktidardan beslenenlerin benimle ilgili tercihidir. Aramızdaki bu mesafe boyum-posum, kilom ya da dünyada kapladığım alandan da kaynaklanmıyor elbet, şiirde durduğum yerle onların şiirini ‘Hazır ol!..’a geçirdikleri yer arasından kaynaklanıyor.

Ülkede düzen tarafından ne kadar yok sayılan varsa hepsi gelip benim şiirimin bir yerinde yer bulmalı kendine. Kaba bir tanımla onların şiirinde Türk’ten başka ulus, İslamiyet’ten başka inanış, Türkçeden başka dil yoktur. Şiir bütün bu ayrımların farkında olmalıdır.

İnsan yaşarken yazdığının son nefesine kadar tanığı olur. Edebiyat gibi sanatın her türü de üretenin savunmasına muhtaç bir şekilde yaşarsa, üreteni hayatını doldurduğunda onlar da hayatlarını doldurmuş olur. Yani sanatını kendi ömrüyle sınırlayanlara bir diyeceğim yok bu anlamda. Ama bu dünyanın ‘lanetli çoğunluğu’ bir gün yırtık pırtık da olsa en temiz elbiseleriyle gelip onları işgal ettikleri yerlerden mutlaka kovacaktır. Benim şiirimin yeri o ‘lanetlilerin’ yanıdır.

Teşekkür ettim.

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Şiirin yolculuğu şairin kalbinde yeşerttiği sözcükler kadar uzalır ya da kısalır. Şair arama noktalarında şiiri teslim etmediği sürece şiir yoluna devam eder. Bu nedenle Fadıl Öztürk’ü seviyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar