“Yaşadığımız zamanları yansıtmak bir sanatçının görevidir”

“Popüler kültürün yaşamımızın her alanına sızdığı bir gerçek; özünden uzaklaştırıp neredeyse ucubeleştiren bir anlayıştan bahsediyorum. (…) biz Kürt sanatçılarının bugün için söyleyeceği bir sözü olması ve üretmesi gerektiğine inanıyorum.” diyen Suna Alan ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

-Bingöllü bir ailenin kızı olarak ilk gençlik yıllarınızı İzmir’de geçirdiniz. İzmir, farklı kültürlerin ve kimliklerin bir arada yaşadığı bir kent. Sonra tabii Londra’da müzik eğitimi yıllarınız başlıyor. Gerçekten de yerelden evrensele geçen bir çizgide, dikkat çeken yolculuğunuz var. Kendinizi bu yukarıda özetlediğim bilindik cümleler dışında sizin önemsediğiniz bilinmeyenlerinizle nasıl ifade edersiniz?

Göç eden toplulukların gittikleri yerlere zenginlik kattığı kadar, o topraklar ile etkileşim kurduğu tartışmasızdır. Benim Bingöl’ün bir dağ köyünden Kürt ve Alevi kimliğim ile göç edip İzmir’in bir gecekondu mahallesinde farklı dini ve etnik kimlikler ile buluşmam ve ardından da neredeyse her kimlikten topluluğun yaşadığı Londra’ya yerleşmem elbette ki yaptığım müziğe de şekil verdi. Göç edip Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan’a yerleşen bilhassa Ezidi Kürtlerin müziğine bakın Kafkasların etkisini taşır. Benim açımdan deneyimlediğim göçün Kürtçe müziğini dünya sahnesinde görme arzumu pekiştirdiğini söyleyebilirim.

Bingöl’ün bir dağ köyünde Kürt Alevi bir ailede yedi çocuktan biri olarak dünyaya geldim. Ben iki yaşında iken aile çeşitli nedenlerle İzmir’e yerleşti. Burada köy koşullarından farklı olarak gecekondu yaşamının müziğime katkısı olduğunu düşünüyorum. 78 Maraş Katliamı ardından yerleşen Kürt Alevileri ve 90’lı yıllar ile köylerini terk etmek zorunda kalan Mardinlilerin yoğunlukta yaşadığı bir muhitte büyüdüm. Kalabalık aile bireylerinin bir araya gelip saz çalıp seslendirdiği kılamlar, türküler, deyişlerin yanı sıra, hanemizde teypten çalınan dengbej kilamları ve radyodan dinlediğimiz sol türküler eksik olmazdı. Dışarıda ise rengarenk yöresel giysilerle halay çekilen Mardin düğünlerine karışır, evlerinde bağlama eksik olmayan Türkçe kelimelerin karıştığı Kürtçeleriyle Maraşlı komşularımızın kılamlarına eşlik ederdik. Tabii İzmir yine Rumlar, Romanlar, Yahudiler ve farklı farklı etnik ve dini azınlıkların yaşadığı bir yer. Tüm bunların benim şekillenmemde ve müziğimin şekillenmesinde oldukça büyük payı var. Devamında 2006 sonlarında neredeyse her milletten insanın yaşadığı Londra’ya yerleşmem beni kendi kültürel kimliğime daha çok yakınlaştırırken, Kürt müziğini dünya sahnesinde görme bakış açıma da yön verdi.

-Geçmişte Londra Stoke Newington’daki Babel Art House’da “Kürt Folk Müziği ve Öykü Anlatımı” adıyla düzenlenen etkinlikte Kürtçe seslendirdiğiniz esere dair bilgiler verip hikayesini dinleyiciler ile paylaşmışsınız. Ardından bir hikayesi olan ezgilerin yakıcı bir şekilde dışa vurulduğu için duygu dünyamız üzerinde oldukça tesiri olduğunu biliyoruz. Şimdiye kadar söylediğiniz ya da dinlediğiniz eserlerden sizin üzerinizde derin etki bırakanlar hangileridir? Bunlar içinde hikayesinden en çok etkilendiğiniz ezgiyi nedenleriyle birlikte bizimle paylaşmak ister misiniz?

Aslında sadece seslendirdiğim eserler değil, aynı zamanda seslendiren sanatçıların hikayesi de beni derinden etkilemiştir. Bu hikayelerin hemen hemen çoğunun duygusunu yaşamış, üzerine uzun uzun düşünmüşümdür. Örneğin Meryem Xan, Nesrin Servan, Susika Simo, Ayşe Şan ve daha nice Kurt kadın sanatçıların sanatlarını icra etme uğruna yaşadıkları sıkıntılar, kimisinin aç ölümü başlı başına derinden sarsmıştır beni.  

Örneğin Meryem Xan, Nesrin Şervan, Susika Simo, Ayşe Şan ve daha nice Kürt kadın sanatçıların sanatlarını icra etme uğruna bilhassa feodalite eliyle yaşadıkları sıkıntılar ve kimisinin kimsesiz, yoksul ölümü başlı başına derinden sarsmıştır beni.  Yine “Ez kevok im” gibi bilinen Kürt müziğine sayısız eserler bırakan Hesen Cizrawî’nin evinden gelen kokular nedeniyle belediyeye haber verilmesi sonucu ölü olduğunun anlaşılması ve kimsesizler mezarlığına gömülmesi çok hüzünlendirmiştir beni. 

Bir de Seîd Axayê Cizîrî’den bahsetmesem rahat etmeyeceğim. Sesi muazzam bir dengbêjdir. Öyle ki İngilizler onun sesini kaydedip Broken Hearted isimli bir albümde “Qasime Meyro” eseri ile dünyaya tanıtmışlardır. Hatta ‘Ankara’nın Taşına Bak’ olarak bilinen eser, onun Bağdat radyosunda okuduğu “Ew Milkê Kurda” (O Kürt Vatanı) eserinin müziğinden alınmıştır. Dillendirdiği stranlarda Kürt liderlerine ve isyancılarına destek verdiği gerekçesiyle 18 yaşında iken 1923’te TBMM tarafından onaylanan 150 kişilik idam listesinde ismi yer alır. Zaho’ya kaçar. Burada aracılar kendisine Mustafa Kemal ve İnönü’yü öven bir eser yapması durumunda bu kararın kalkacağını söylerler. Vatan özlemi ile yanıp tutuşan Seîd Axayê Cizîrî, Mustafa Kemal’i övdüğü “Reîsê Cimhurîyetê” (Cumhuriyetin Reisi) isimli eseri besteler ancak artık Kürtler ona sırtını ebediyen döner, adını bile anmaz olurlar.

Mihemed Arif Cizrawî, Karapetê Xaço, dengbêj Şakiro ve adını sayamayacağım daha niceleri ve seslendirdikleri eserlerin hikayeleri arasında beni çokça etkileyenlerden bir tanesi Seyadê Şame ve onun seslendirdiği “Esmer Emman” eseridir. Sürgün, hasretlik ve mültecilikle geçen bir ömürdür onunkisi… Onun hikayesinde bir tarih açılıp bir tarih kapanıyor. Savaş, sürgün, mültecilik, aşk acısı gibi Kürdün tarihinin özetini onun şahsında görmek neredeyse mümkün.

Seyadê Şame 1922’de Sovyetler Birliği’nin kurulduğu yıl Agirî Bazîd’de dünyaya gelir. Çevresinde sesi çok güzel bir yiğit biri olarak tanınır ve yörenin en güzel kızı Zülfinaz ile nişanlanırlar. 1930 Ağrı isyanına tanıklık eder. 1942 yılında İran’a kaçağa gitmek isterken sınırda yakalanır. “Devlet aleyhine casusluk yapmak” suçundan Erzurum Cezaevine konulur. Ailesi bu arada Çorum’a sürgün edilir. Tabii II. Dünya Savaşı dönemleridir ve bu kargaşada Seyad iki yıl hapiste kalır. Erzurum Cezaevinde askerlik yapan Bazîd’li bir asker Seyad’a yardım ederek firar etmesini sağlar. O sırada Çorum’da sürgünde olan ailesine bir mektup gider ve Seyad’ın firar ettiği söylenir. Ancak aile inanmaz ve “Rom xayîne, vanan Seyad kuştine, me dixapînin, dibejin fîrare” (Rom haindir, bunlar Seyad’ı öldürmüşler, bizleri kandırıyorlar; firar etmiş diyorlar) derler ve Seyad’ın cezaevinde öldürüldüğünü düşünürler. 

Seyad ise 1944 yılı kışında Erzurum’dan yürüyerek sınırı aşıp İran’a geçer ve orada iltica eder. İran o dönemler Sovyetlerin işgali altındadır. Sovyetler Birliği, 1946’da İran’dan geri çekilirken orada yaşayan birçok pasaportsuz, kimliksiz kişiyi de beraberinde Sovyetler’e götürür. Bunlardan biri de Seyadê Şame’dir. Seyadê Şame oraya gittikten sonra, Sovyetler Birliği vatandaşı olur. Ancak bu sefer de Türk casusu ithamıyla Sovyetler’de tutuklanır ve Sibirya’ya sürgüne gönderilir. 11 yıl Sibirya’da kamplarda yaşamak zorunda kalır. 

Stalin’in ölümünden sonra çıkarılan af ile önce Gürcistan Tiflis’e ardından Ermenistan’ın başkenti Erivan’a yerleşir. Burada 1955’te Sovyetler’in sunduğu imkân ile Kürtçe yayın da yapan Erivan radyosunda kılamlar söylemeye başlar. Zamanla evlenir üç çocuğu olur. Tabii Erivan Radyosu Türkiye’de dinlenilmektedir. Cızırtılı bir frekansla dinlenen radyoda, kılamına şu sözler ile başlayan bir dengbejin sesi duyulur: “Ez Seyadê Şame, firarê destê Romê, niha penaberim Rewanê” (Ben Seyadê Şame, Türk devletinin elinden firar, Erivan’da mülteci).

Firardan tam 15 yıl sonra Seyadê Şame’nin ölmediğini öğrenen ailesi ve akrabaları şok olurlar. Aile sevinir sevinmesine ancak bir türlü Sovyetler Birliği’ne gitme olanağı olmaz. Ta ki 1990 yılına kadar. (1991’de Sovyetler dağıldı). Daha sonra kardeşi ve aynı zamanda yazar Veysel Çamlıbel, Erivan’a gider ve yıllar sonra da olsa abisi Seyad ile karşılaşır. Seyad, 1991 yılında Bazîd’e baba evine döner. Tam tamına elli yıla yakın bir zaman geçer ayrılığın üzerinden. Evdekilerle bir bir tanışır, tanıdıkları tanımadıkları olur. Seyadê Same’nin dikkatini sırtını duvara dayamış yaşlı bir kadın çeker ve “Bu bacım kimdir, neden tanıştırmadınız?” diye sorar. Akrabaları, “O bacın değil, o seni yaklaşık elli yıl bekleyen nişanlın Zülfinaz’dır.” derler. Zülfinaz hiç evlenmemiştir, yaklaşık elli yıl Seyad’ın döneceği umuduyla beklemiştir. Seyadê Şame gözleri dolu dolu öyle donar kalır. Başını önüne eğer, utanır Zülfinaz’ın yüzüne bile bakamaz. Ertesi gün kimseler uyanmadan Seyadê Şame Erivan’a geri döner ve radyoda son kılamını söyler. Esmer Emman… Yaklaşık bir ay sonra ailesine bir mektup gelir ve Seyadê Şame vefat etmiştir denilir. Zülfinaz ise hala sağdır, şu an İstanbul’da yaşamaktadır. Seyadê Şame’nin kardeşi Veysel Çamlıbel’in onun anısına yazdığı “Yaralı Turna” adlı kitabından hikâye daha detaylı edinilebilir.

-2016 yılında Ezidi Kürt kadınlarının uğradığı zulme karşı yapılan etkinliklerde destek konserleri verdiniz. Yaşanan acılara ve barbarlığa dikkat çekmek bu konuda daha fazla farkındalık yaratmak için ‘Nadia’ adlı şarkıyı bestelediniz. Beste yapmak farklı algısal ve duyuşsal özellikleri yani bilinçaltını harekete geçirmeyi gerektiriyor.  Bu çalışmanızın yaratım sürecinde sizdeki öyküsü nedir, biraz bahsetmek ister misiniz? 

Efsanevi siyahi kadın sanatçı ve aynı zamanda bir sivil haklar aktivisti Nina Simone bir röportajında “Yaşadığımız zamanları yansıtmak bir sanatçının görevidir.” der. Onlarca hit bestesi arasında Simone’un en önemli klasiklerinden birisi, Amerika’nın siyah kadınlarını 4 karakterle anlattığı “Four Women (Dört Kadın)”dır. Şiddete maruz kalan, tecavüze uğrayan, fahişeliğe zorlanan, kötü koşullarda çalıştırılan siyahi kadın köleler ve torunları: Sarah, Safronia, Sweet Thing ve Peaches.

Ben elbette ki geçmişte, 50-60 yıl öncesinde veyahut daha öncesinde seslendirilen kilamları, folk eserleri yorumlamayı çok seviyorum lakin biz Kürt sanatçılarının bugün için söyleyeceği bir sözü olması ve üretmesi gerektiğine de çok inanıyorum. Nadia Murad için yaptığım besteler böyle bir düşüncenin ürünüdür.  

IŞİD tarafından ailesi katledilerek esir alınan Êzidi Kürt kızı Nadia Murad ile Londra’da bir sendikanın düzenlediği toplantıda muhabir olarak tanıştım. Kendisi ile uzun bir söyleşi gerçekleştirdik. Her ikimizin de oldukça zorlandığı bir söyleşi oldu bu. Beni en çok bunca travmaya ve genç yaşına rağmen, inatla ve sabırla sesini duyurmaya çalışması, oradaki dimdik duruşu etkiledi. Bu söyleşi sonrasında Londra’da iki ayrı dayanışma konseri organize ederek ilgili kurumlara destek verdim. Ardından da Nadia’nın söyleşideki anlatımlarından yola çıkarak  “Nadîa: Gulebûka Şengalê” (Şengal’in Gelinciği) isimli bestem şekillendi. Bu eser yayınlandıktan sonra Nadia Murad, Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.  

-2012 yılında 56 yaşında yaşamını yitiren Arjen Arî, arkasında Kürt edebiyatına ilişkin önemli eserler bıraktı. Sizinle bir konuşmamızda Arjen Arî’nin bir şiiri üzerinde çalıştığınızı söylemiştiniz. Onun şiiriyle sanatıyla nasıl tanıştınız? Beste yapmak farklı algısal ve duyuşsal özellikleri yani bilinçaltını harekete geçirmeyi gerektiriyor.  Bu çalışmanızın yaratım sürecinde sizdeki öyküsü nedir, biraz bahsetmek ister misiniz?

Modern Kürt şiiri denince Şêrko Bêkes, Ehmed Huseynî gibi Arjen Arî de akla gelen ilk isimlerdendir. Yer yer kitaplarını elime alıp okurum. 2012’de Amed’de yaşamını yitiren şair Arjen Arî ile vefatından birkaç yıl önce iletişimde idik. Şiirlerine yaptığım birkaç bestenin ham kaydını dinledikten sonra tüm kitaplarından oluşan bir seti imzalayıp Amed’den Londra’ya postalamıştı ve dilediğim şiirini besteleyebileceğimi söylemişti. 

Yakın zamanda Arjen Arî’nin “Tu Bihata” (Gelseydin) isimli şiirini besteledim ve tüm dijital platformlarda yayınlanarak dinleyicinin beğenisine sunuldu. Arjen Arî’nin şiirleri Kürt modern şiirinde büyük bir etkiye sahiptir ve güçlüdür. Bestenin kaydedilmesi ve dinleyiciler ile paylaşılmasının bu kadar gecikmesi, biraz da buna layık olabilme ve yeterince pişme sürecini tamamlama ile ilgiliydi sanırım hep. 

Vefatının 10. yılında büyük şair Arjen Arî’yi saygıyla anıyorum. Arî’nin bestelediğim birkaç şiiri daha var onları da zaman içerisinde dinleyici ile paylaşacağım.

-Sözlü gelenekten beslenen kökü oldukça derinlerde olan zengin bir Kürt müziği var. Halkın günlük yaşamında önemli bir yer tutan Dengbejlerin dillendirdiği kılam ve stranlar, Mezopotamya kültürlerinin mayasıyla şekillenmiş tarihsel derinliğe işaret ediyor. Böyle bir kültürden beslenen bir sanatçı olarak dünyanın önemli metropollerinden biri olan Londra’da yaşıyorsunuz. Gelenekten gelen birikimle bu çağın hızını buluşturma, yeniyi özgün olanı kurma gibi bir çabanız var mıdır? Gelecekte popüler kültürün kuşatması altında nasıl bir müzik alanı açmak istiyorsunuz kendinize? 

Ben 12 yıldır sahne alıyorum. Kürtçe halk ezgilerini naçizane kendi yorumum ile ifade ediyorum; ayrıca kendi bestelerim var. Popüler kültürün yaşamımızın her alanına sızdığı bir gerçek; özünden uzaklaştırıp neredeyse ucubeleştiren bir anlayıştan bahsediyorum. Bir “Bingol Şewtî” ile coşku ile halay çektirilmesi gibi… Ben de yıllardır müzikal çalışmalarımı hangi coğrafyada olursam olayım buna alternatif bir düzeyde yürütmeye özen gösterdim ve hâlâ öyle devam ettiriyorum.


Suna Alan hakkında 

Londra’da yaşayan Kürt Alevi şarkıcı Suna Alan, geleneksel Kürt dengbêj müziğinin ve İzmir’de zengin bir kozmopolit kültür ortamının içinde büyüdü. Müziğinin ana odağı, Kürt folk şarkıları olan Alan’ın repertuarı Ermenice, Rumca, Arapça, Sefarad ve Türkçe şarkıları da içermektedir. 

İngiltere merkezli Brush & Bow isimli yaratıcı gazetecilik platformu, 2018’de “Kadın Rol Modelleri Projesi” kapsamında Suna’nın portresine yer verdi. Alan, ”Müzikte Kadınlar” konser dizisi kapsamında Southbank Centre’da sahne aldı. İngiltere’nin önemli müzik okullarından biri olan SOAS Üniversitesinin oluşturduğu SOAS Kurdish Band ve SOAS Rebetiko Band projelerinde de müzik çalışmalarını sürdüren Alan, İngiltere ve yurtdışında çok sayıda konser ve festivallerde sahne almaktadır.

Suna Alan – Tu Bihata: https://youtu.be/fWR-6LlsNmg

Tüm dijital platformlar: https://ffm.to/suna-alan-tu-bihata

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Büyük bir keyifle okudum, hem bilgi hem de onun duygusunu yakaladım. Yüreğine sağlık sevgili Suna.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar