“Büyük bir sevdayı beraber göğüsleyebiliyorsak ne mutlu bize.”

Önceleri televizyon programcısı olarak çalışmalarda bulunan şimdilerdeyse “Konu Konuk adlı programıyla üzerinde durduğu eserin biyografisini çıkarmak için titiz ve yoğun çaba sarf eden Başak Canda ile geçmişe geleceğe ve ana ilişkin yaptıkları ve yapmak istedikleri üzerine söyleştik.

-Sevgili Başak Canda, Maya’nın hamuruna dokunan sihirli ellerden olduğuna inandığım biri olarak okuyucularımıza kendinizi kısaca tanıtır mısınız? 

Öncelikle Maya ve ekibine beni de düşünüp, bu söyleşiye imkân verdiği için çok teşekkür ederim. Dış dünyanın tüm kirlenmişliğine, içimde aradığım cevaplar olacak. Bu da benim sevincim olsun. Zaman ve mekân uzamında hızla değişen şeyler içinde kendimi anlatmak elbette çok zor, ancak tek bir kelime söylemem gerekirse, ‘geçimsizim’ diyebilirim. Bu en uzağımda olan ve en yakınıma kadar gelen her şey ve herkes için geçerli. En çok da en yakınımdakiler bundan nasibini alıyor tabi ki. Bir anlamda kendimle geçimsizliğimdir aslında. Mesela bir şeyleri fazlaca alttan aldığımı hissedince, sinirlenirim. Alttan almadığımda bir patlama olacaksa bundan korkmam. Bu örneği verirken herkesle aram kötü gibi anlaşılmasın. Tam tersine çevremde hem yenihem de eskiden gelen, çok samimi ilişkilerimin olduğu arkadaşlarım vardır. Diyalektik bir ilişki diye yorumlarım onlarla olan uyumsuzluğumu. Çok canımlı cicimli bir ilişki anlayışım yok sadece. Bunu onlar da bilir ve ona göre bir uyumun içinde oluruz.

Negatif olduğum kadar pozitif biriyimdir de. Doğrularım ve yanlışlarım, sıradanlaşmanın eseri değildir. Çünkü hep bir sonrasında yeniyi hedeflerler ve yeniyi kurarken eskimeye de açıktırlar. Geçimsizliğimin altında kabullenişimlerimin zorluğunu görürüm. Dışın dayatmalarına doğamda bir karşı koyuş vardır hep. O yüzden iç sesi bol, iç çatışması bol ve bunu çevresine de yansıtan biriyim. Her şeyin basiti en doğrum olur çoğunlukla. Büyük hedeflerin peşinden koşmaktan yorulmuş biri olarak, basit ama ‘benim olan’dan yanayım. Bu yüzden kendim olmayı çok önemserim. Tavırlarım daha gerçekçi ve daha yürünesi. Samimiyetim vicdanımdır. İyiye, doğruya, güzele doğru bir tavır koyacaksam, vicdanımın süzgecidir terazim. Çünkü ahlaki, akli ve ruhi meselelerde hiçbir zaman marjinal olmadım, var olanın peşinden de iz sürmedim. Buradaki arayışlarım kendi yoluna baş koyan, özgür yükselişin bir parçası içinde yer alma kaygısı olur ancak.

-Youtube üzerinden kurduğunuz kanalınızda kültür, edebiyat ve sanat üzerine söyleşiler yapıyorsunuz. Üretimleriniz benzerlerine göre oldukça kapsamlı ve emek harcanmış görünüyor. Yürüttüğünüz çalışmalarınızın hazırlık aşamaları ve oluşumu hakkında bilgi verebilir misiniz?

Youtube kanalım, kolektif bir çalışma örneği. Bu yüzden çok önemsiyorum. İnsanların emek ile, birbirini tanıyarak, tamamlayarak anlayarak, birbirlerini yüz yüze görme olanaklarının olmadığı bir dönemde, sabırla yola çıkmalarının öyküsüdür diye düşünüyorum. Programlara kısaca değinerek cevaba geçmek isterim. Şair dostum Özgün Enver Bulut ‘Anlatılan Onların Şiiridir’ başlığındaki büyük bir arşiv çalışması niteliğindeki aktarımında, dünyada ve ülkemizdeki devrimci liderlerin şiirle ilişkilerini irdeledi. Yine daha çok bir kitap gazetesi, kitap dergisi niteliğinde düşündüğümüz ‘Kitabın Ortası’, eski ve yeni çıkan kitapları tek potada buluşturmanın adresi oldu.

Yılların eskitemediği dostum Oktay Candemir de güncel, politik ya da sarsıcı olayları kendine has üslubuyla ti ’ye alarak, eleştirerek, yorumladığı bir aktarım olan ‘Üstü Kalsın’, kanalın başka bir rengi oldu.

Şairlerin kendi sesleriyle şiirlerini okuduğu, benim de şiirin bana değdiği yerden topluma, doğaya, sevdaya, aşka, kavgaya bir bütün olarak yaşama bakışımı, şiirin izini cümlelerde aradığım ve cümlelere sığdırmaya çalıştığım ‘Şairden Şiiri’ ve sanatın her alanındaki insanlarla görüştüğüm ‘Konu Konuk’ programları var.

Ayrıca ana dildeki her çalışmayı önemli buluyorum. Bu anlamıyla ‘Şairden Şiir’inde, Türkçe dışında Kürtçe, Zazaca şiirler yer aldı.

Öncelikle her iki dostuma benimle aynı zaman dilimini paylaştıkları, gönüllü olarak çaba harcadıkları, hikayeme ortak oldukları ve bana inandıkları için teşekkürü bir borç biliyorum. Birlikte yola çıkmak değerli ve anlamlıydı.

Her programın kendi içinde oluşum evreleri var elbette. İlk olarak ortaklaştığımız format üzerinden içeriğini konuşuyor olsak da bu arkadaşlarımın tamamen kendi seçimleri ve dile döküşleri üzerinden şekilleniyor.

Benim yaptığım programlara gelince… Egemen dilin, bireyin, bireyciliğin neredeyse kutsandığı bir ‘kültürel dayatmanın’ ikliminden çıkmayı tek şart olarak gördüm, görüyorum. Cinsiyetçi bir dil kuran, cinsiyetçi düşünen toplumun her kesimiyle hesaplaşmayı esas alıyorum. Buradan hareketle günümüz sanatı ve sanatçısının toplumsal görevi olduğuna inananlardanım. Dolayısıyla yaptığım programları bunun dışında tutmam.

Demokrasi, insan hakları, kadın, çocuk, hayvan, mültecilik, çevre duyarlılığı ve en önemlisi de bize hava ve su kadar gerekli olan barış için her sanatçının iki cümlesi mutlaka olmalıdır diyenlerdenim. Yani, dil bir ağaçsa, estetiği de onun dallarıdır. Biz o estetiğin büyüsünde, o ağacın dalları arasında serinleyenler olmalıyız ki sanatın toplumsal yanını konuşabilelim. Savaşsız, sömürüsüz bir dünya istemenin adıdır bu. Sanatı insanların sığınacağı koskoca bir ağaç olarak düşünürsek, bizler onun altına sığınanlarız. Şimşeğin tehlikesini bilerek oraya sığınırız. Üzerinde yaşadığımız dünyanın yakılıp yıkılması için değil deyaşanacak yer olması için uğraşanların yanıdır benim yerim.

Büyük bir sevdayı beraber göğüsleyebiliyorsak ne mutlu bize.  Evimin salonunda bulunan yemek masamın üzerinden yaptığım programlarıma aldığım konuklar, bu anlamıyla beni besledi, beslemeye devam ediyor. Gördüm ki düşlerimiz ve sevdamız ortakmış. Konu Konuk için ‘eserin biyografisi’ diyorum. Tek bir programa o eseri ne kadar sığdırabilirsem o kadar sonuç almış hissediyorum kendimi. Bunun için yoğun bir çalışma dönemim oluyor. Bu bazen tek bir okumayla yeterli olmuyor. Bazen dönüp dönüp yeniden okumak zorunda kalıyorum. Buna rağmen sorularım, aslında bu okuduğumdan ‘ben bunu anladım’ deme üzerine kurulu oluyor. Devamında üreticisini de dahil ediyorum konuşmalarıma. Seçim konusundaki titizliğime, onunla yolculuk aşamalarım da ekleniyor böylece. Daha önce yapılan soruşturmaları özellikle okumamaya çalışıyorum. Çünkü günümüzde okuduğum birçok soruşturmada, benzer sorulara benzer yanıtlar var. Bunun sıkıcılığının yanı sıra, okuduğumu ve anladığımı sormak bana daha mantıklı geliyor. Çünkü bu benim aynı zamanda az önce söylediğim gibi okurken-araştırırken çıktığım iç yolculuğuma, üretenini de dahil etmek oluyor. Buradan sizin aracılığınızla yolculuğuma katılan tüm üreticilere saygı-sevgi ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Son olarak değinmek istediğim husus, programların görsel yanı. Kanalımızı takip edenler, programların sadece kamera karşısına oturup, anlatım üzerine kurulu olmadığını, görsel sunumla zenginleştiğini bilirler. Buna ben ‘TV gibi program yapma’ diyorum. Bir özen aslında. Hem esere hem izleyene. Bir gelenek olarak kopamama da diyebiliriz.

Kısa bir son söz de takipçilerimiz için olsun. Kanalın takipçilerinin en önemli özelliği sanatı ve özellikle edebiyatı sevmeleri diye düşünüyorum. Çünkü az (bu önemli değil) ama derin bir izleyici kitlesi oluştu. Bu da kitapları çantalarında, şiirleri gönüllerinde, sanatı yaşamının bir parçası yapanların, kanalı cebine, tek tıka sığdırdığı anlamına gelir.

Uzun yıllar yurt dışında yaşıyorsunuz. Eğitim alanında çalışmalarınız olmakla birlikte televizyon programcılığı geçmişiniz de var. Bize bu çalışmalarınızı ve sonra bu çalışmalara neden ara verdiğinizi anlatır mısınız?

İlk programımı 2001 yılında Medya TV’de ‘Aynadaki Yüz’ adıyla yaptım. Ardından Roj TV’de ‘Sözleşi’ adlı programla devam ettim. Ancak kendimi hiçbir zaman ‘programcı’ olarak görmedim. Çünkü bu görünen yanıydı. Asıl çalışma alanım haber merkeziydi. Uzun zaman bu kanalların haber merkezinde, haberci, servis şefliği ve redaktör olarak çalıştım. Daha sonraki yıllarda belgesel ve dosya hazırlama çalışmalarım gönüllü olarak devam etti. Bu anlamıyla bir kopma ya da ara verme olarak bakmıyorum. Diğer yandan yine başka bir Youtube kanalına çalışmalar yaptım. Ancak emeğin görünür kılınması noktasında bazı sorunlar olunca, başta söylediğim geçimsiz olma durumum nüksetti diyeyim.

Şimdilerdeyse kendi Youtube kanalındayım işte. Bu da aslında birbirini tamamlayan çalışmalar. Yani bu alandan hiç kopmadım diyebilirim. Benimkisi bir inat olarak görülmelidir. Küçük ama derin. Özlü ve haklının yanında durmaya devam ediyorum.

Diğer yandan soruda da değindiğiniz eğitim alanına gelmek isterim. Edebiyat ve sanat içerikli programlar yaparken çocuk eğitimi üzerine yazılar yazdım çeşitli dergilerde. Bunu tuhaf karşılayanlar oldu. Burada da açıklamak isterim. Bunun nedeni, eğitimimi bu alanda yapmış olmam ve çalışma alanımın çocuklar olması. Bu yüzden çocuk pedagojisi üzerine yazılar yazmayı daha uygun buluyorum.

-Kültür endüstrisinin gelişmesiyle birlikte sanatta yönlendirme, duygu psikolojisi adı altında algıları belirleyerek yönetme son yıllarda hız kazandı. Bunun sonucunda da insan zihni popüler kültürün çöplüğüne dönüştü.

Kendi sokaklarındaki çöplerini, limanlarındaki asbestli gemilerini bizim gibi ülkelere ihraç eden küresel sermaye, eş zamanlı olarak popüler kültür ürünlerini çöplerini dijital olanaklar sayesinde daha hızlı ulaştırıyor. Uluslararası sermaye tarafından yönlendirilerek topluma dayatılan bu kültürel çöp dağlarını nasıl aşabiliriz? Devrimci gerçekçi sanat, bu küresel saldırıya karşı hangi araçlarla örgütlenebilir?

Bence bu soruda ‘iktidar’ kavramının irdelenmesi gerekiyor. İktidara karşı mücadeleyi sadece üst kurum ve kuruluşlara karşı değil, toplumun her kesimini içine alan eril dil ve onun etrafında oluşan oluşumlara karşı olarak algılamak gerekiyor. Toplumda oluşan herkesin iktidarı, erilliğin iktidarıdır. Öncelikle bunun yıkılması hedeflenmelidir. Çünkü iktidar kavramı olduğu sürece, herhangi bir şeyi gerçekten değiştirmeyi isteyenler hep engellenecektir. Üstelik bunu toplumsallık adı altında yapılacağından kuşku yok. Oysa toplumsal paylaşım, bu iktidarın yerini alabilirse ortak paydada buluşulaşacaktır. Bunun en elzem noktası sanattır. Kapitalizmin pazar baskısı, siyasal baskı ve toplumda oluşan iktidar katmanlarına karşı sanatın yaratma özgürlüğünün güvencesi olarak ortak paydada buluşma önemini koruyor. Egemen sınıf ideolojisiyle uzlaşmazlık ve bu uzlaşmazlığı ortaya çıkarma, sanatın ve sanatçının görevidir. Bu anlamıyla sanatın ve sanatçının hayata müdahale etmesi, hayatı değiştirip dönüştürmesi, özgür düşünceyi geliştirmesi önemlidir.

Marksist öğreti, estetik ölçü ve örgütlülük içinde kalınarak sanatçıdan ve ürününden beklediklerinin önünde en büyük engeli burjuva iktidarı ve kapitalizmi koymasının nedeni budur. Çünkü kapitalist üretim sisteminde sanat ürünü bir metaya dönüşmüştür. Tam da burada sistem eleştirisi yapılırken kültürel kodların doğru bir temele oturtulması, geçmişin reddi yerine şifrelerinin çözülüp ileriye doğru bir köprü oluşturmasının yollarına bakılmalıdır. Var olan iktidarın sanat anlayışındaki kalıpların yıkılması, bunun yerine yenilerini koyarken ret ve kabul kavramlarının toplumdaki işlevleriyle birlikte yeniden ele alınması gerekiyor. Örneğin bizim gibi toplumlarda sanattan korku daha çok yasaklarla aşılmaya çalışılıyor. Oysa sanat, yasaklanan, yasaklanmaya çalışılan her şeye meydan okuyandır. Bu onun evrensel yanıdır da. Baskı ve yasaklara karşı üretenin bir duruşu olmalıdır. O yeryüzünün en bilinmeyen yerinden en bilinen yerine geçmesini bilmeli, en bilinen yerinden en bilinmeyene ulaşmalıdır. Sanattaki evrensel dilin gelişmesi bu yüzden çok önemlidir.

Konser yasaklarına, gazetelerin ilan yasaklarına, kitap yasaklarına büyük bir ses çıkmıyorsa genel anlamda bir sorun var demektir. Çünkü sanat yeryüzünde aynı dil olmasa da anladığı ortak dilin köprüsüdür. Bu dil yakalanırsa din, sınıf, millet ve kültür farkı da önemini yitirir. Bu sanatın kendini ifade etme biçimi ve insanları ortaklaştırma gücüdür. Ve üstelik günümüz teknoloji çağında bunun birçok yolu da oluşmuştur. İktidarın ulaştırma aygıtlarına ihtiyaç yoktur. Olsa olsa kendi olanaklarının farkına varma sorunu olabilir. Bu da örgütlenmeye aşılabilir. Bana göre bugün her bir sanat çalışması, yayınlandığı mecraları iyi seçip değerlendirilirse ‘uluslararası’ birer çalışma, dayanışma içinde yer alabilir ve sesi çoğaltabilir.

-Başak Canda olarak şimdiye kadar yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler var mıdır? Geleceğe ilişkin tasarı ve beklentilerinizi öğrenebilir miyiz?

Olmaz olur mu? Hem de çok. Benim fıtratımda var galiba. Değiştirmek, yeniden yapmak, yenisini yapmak. Bu yaşamımın her alanı için geçerli. Maddi imkanlarım elverse evimin boyasını haftada bir değiştirirdim herhalde. Evimdeki eşyaların yerlerini değiştirmekle yetiniyorum şimdilik. Hayatın gündelik koşuşturmalarının önüne böyle geçebiliyorum. Bir tür denetim kendime. Duygusal yaraları çok olan biriyim, kendim olmanın bedelidir bu. Bu yüzden hikayeler beni hep etkilemiştir. İnsan hikayeleri toplamak mesela. En az onları yaşayanlar kadar beni hayata yakın tutuyor. İnanmak, yanlış ya da doğru olanı seçmek değildir. Ben inanılan hikayelerden etkileniyorum. Aynı hikâyeyi farklı yaşayanların anlatımı üzerine bir belgesel yapmayı istemişimdir hep.

Bir de veda halleri… Edilenler vardır, edilemeyenler bir de. Ben işte o edilemeyenlerin şiirsi (şair olsaydım şiir derdim) halinin görselini çıkarmak isterdim. Her seferinde bu anın ifadesi için yaratılan yeni bir alfabe, yeni bir dil oluşturulur ya… Onun fotoğrafının programını yapmak isterdim.

Geleceğe ilişkin için ise her gün kafamda bir tasarı oluşuyor. Bunları sıklıkla yıkıyor ve yeniden kuruyorum. Proje konusunda fazla çalışkanım diyeyim. Beklentim ise projelerimi gerçekleştirebilmek.

Önerilen makaleler

12 Yorum

  1. ❤️❤️❤️❤️

    1. canımmm❤️❤️❤️

  2. Samimi bir dil. Her insanın içinde yaşayan başka bir insan olurmuş. O insanı da görmüş olduk. Deneyim ve gözlem böyle bir şeymiş.

    1. ah çok teşekkür ederim, iyi ki varsın❤

  3. Sevgili Başak Canda; Çabalarınızı çok değerli buluyorum, başarılarınızın devamını diliyorum ❤

    1. çok teşekkür ederim, sanat ve edebiyatın birleştirici gücüne olan inancımla selamlıyorum sizi🥰

  4. Basak Canda yıllarını bu işe verdi, değeri anlaşılmadı. O yolundan sapmadı, duruşunu bozmadı. Severek takip ediyorum. Bu söyleşi gerçekten samimiyetinin göstergesi. Bir kez daha hayram kaldım.

    1. Çok teşekkür ederim, o sizin teveccühünüz. Sevgiler. Sanatın güzelliğiyle.

  5. Samimi bir dil, samimi bir insan, bir arkadaş.

    1. ahh çok teşekkür ederim, o senin güzelliğin. sevgimle.

  6. Programlarına yansıyan başarının samimiyetini cevaplarda bulmak mümkün. Başak Canda’yı izlerdik hep, o sorardı. Şimdi içindeki samimiyeti daha iyi anlıyorum. teşekkürler.

    1. Çok teşekkür ederim, sevgıler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar