Batı-Doğu ve Kuzey-Güney Bağlamında Batı Uygarlığı (Sömürgecilik) – I

Avrupalı Oryantalist, özellikle de Aryan Modeli savunucusu Romantik dönem ve sonrası düşünürler ve bilim insanları, Avrupa uygarlığının özgünlüğünü kanıtlamak için uygarlığın temelini Eskil (antik) Yunan’a dayandırırlar ve Eskil Yunan uygarlığının Mısır uygarlığı ve diğer Doğu uygarlıklarıyla bağlarını yok sayarlar. Onlara göre Eskil Yunan uygarlığı, özgün ilk uygarlıktır, Avrupa uygarlığının beşiğidir ve dolayısı ile Avrupa uygarlığı da kendine özgü, etkileşimsiz, kendinden kaynaklı özgül bir uygarlıktır. Bu anlayış Avrupa’da on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda hazırlanıp on dokuzuncu yüzyıl tarih yazıcıları tarafından şekillendirilen bir anlayıştır. Jan Nederveen Pieterse bu dönemin kazıbilim (arkeoloji), sanat tarihi, dilbilim (filoloji), toplumbilim (sosyoloji) ve insanbilim (antorpoloji) gibi alanların ve aynı zamanda Avrupa özseverliğinin (narsisizm) ve yayılımcılığının (emperyalizm) da gelişme gösterdiği dönem olduğunu söyler ve Avrupa’nın gelişmesinin, diğer ekinlerin (kültürlerin) omuzları üstünde durmakta olduğunun unutulduğunu, yapay “Avrupa uygarlığı”nın üstünlüğü ile sarhoş olmuş durumda olduğunu vurgular: “Eğer Avrupalı olmayan katkıların varlığı tanınırsa, bu yine Avrupa konularıyla ilgili olurdu. ‘Yahudi-Hıristiyan uygarlığı’ gibi ya da ‘Kuzey ırklarının’ yaratıcılığı ve dürtüleri yanında her şeyin önemsiz kaldığı, sınırlandırılmış ve örtbas edilmiş haliyle ‘Aryan modeli’ tarih gibi. (Batı’yı Açmak: Avrupa Ne Kadar Avrupalı? Milliyetçilik Üzerine, derleyen: Işıtan Gündüz, s. 115)”  İngiliz araştırmacı Martin Bernal on dokuzuncu yüzyılda gelişen bu düşüncenin kaynağının sistematik ırkçılık olduğunu söyler. Konuyla ilgili çalışma yapan Robert Yung, Bernal’in bu yaklaşımını şöyle değerlendirir: “Bernal’in argümanı, on dokuzuncu yüzyılın başlarında, Yunanistan’ın Avrupa uygarlığının kökeni olarak Mısır’ın yerini aldığı yolundadır. Bu kaydırma, belgesel ya da arkeolojik kanıtlar yoluyla değil, dilbilimin prestiji yoluyla, Hint-Avrupa Arayan dilleri ailesinin keşfiyle birlikte başarılmıştır. Bernal, Bunun altında yatan motivasyonun, Avrupa uygarlığına Afrikalı değil, Avrupalı bir köken kazandırma arzusu olduğunu iddia eder. Bernal, bu hareketi, on dokuzuncu yüzyıldaki bilimsel ırkçılık kuramlarının gelişmesine bağlar. Mısır’dan Yunanistan’a kayış, eş zamanlı olarak Afrika tarih ve uygarlığının karalanması ve hatta inkârını da içermekteydi. (Ayrıntısı için bkz. “Amerika’daki Mısır: Siyah Atina, Irkçılık ve Sömürge Söylemi, Robert Young” Milliyetçilik Üzerine, derleyen: Işıtan Gündüz, Nesnel Yay.)

1855-1857 yılları arasında Atina’da Fransa Büyükelçisi olarak görev yapmış La Gorce, Batı’nın Yunan uygarlığına şişirme hayranlığını şöyle anlatır: “Bilgeliğin (esasında tümüyle doktrin düzeyinde kalmış olan) Yunanlara atfedilen hemen hemen tümüyle kendinden önce gelen milletlerden aktarılarak aşınmış olduğunu gören filozof, Yunanların ticari becerilerine hayran kalmakta; Yunanların sanayide, ticarette ve maliye konularında yeteneksizliğini gören ekonomist, bilimsel dehaları karşısında saygıyla eğilmekte; Yunanların cebiri hiç tanımamış olduğundan esefle bahseden, Hindistanlılardan aktardıkları aritmetiği, Mısırlılardan aktardıkları geometriyi bozduklarını söyleyen matematikçi, Yunanlardan daha güzel heykel yapan millet tanımadığını söylemekte; Yunanların anıtlarını ve sanat eserlerini, bizim oyuncak imalatçılarımızın dahi çekineceği biçimde, nasıl bozuk bir estetik duygusuyla alaca bulaca boyadıklarına bakan arkeoloğun, bu denli safdil zevklerle gene de aile ve toplum hayatının en erdemlilerinin örneğini vermiş olduklarını söylemekte; yeryüzünde ahlaka ve kanunlara karşı daha isyankâr tavır takınan bir ırk tanımamış olan kanun koyucu, bu bozukluğun nedenini şiirde aramaktadır. (Çağlar Boyu Yunanlılar, La Gorce, Belge Yay. s. 16)”   

La Gorce için İliyada ve epik (destan) şiir de Yunan’a özgü değildir: “… İlyada, Yunan dostlarımızın daha önce yazılmış olduğunu kuşku konusu ettiği Ramayâna adlı bir Hint epik şiirinin yankısından ibaret gibi görünüyor. Bugün her iki eserin çevirileri elimizde. Filoloji okumuş herkes, epik şiirinin Yunan icadı olmadığını açıkça görebilir. (age. S. 24)

Uygarlığı Eskil Yunan’la başlatıp Batı’yı yani Avrupa’yı uygarlığın beşiği sayan Batılı beyaz adam, zaman içinde yeni bilgi ve belgeler ortaya çıktıkça nasıl bir çıkmaza girdiklerini anlamaya başlar. La Gorce, bırakın uygarlığın beşiği olmasını Eskil Yunan toplumunun bir ulus bile olamadığından söz eder: “Bu kısa zaman süresinin hangi döneminde, bir gün için bile olsa, bir örnek bir Yunan milliyetinden söz edilebilir? Ciddi bir tarihçinin bunu araştırması yerinde olur. Bir örnek bir millet olarak Yunan’ı düşünmek hayalden başka bir şey değil; böyle bir millet hiçbir zaman var olmamıştır.” Yunanistan’da büyükelçi olarak iki yıl görev yapan La Gorce, bu savını da şöyle savunur: “Bu tarihten ne ders almalı? Vatan aşkı mı? Vatan diye bir şey yoktu ki, kentler birbirinden ayrıydı ve kendi içinde dahi uzlaşamayacak derecede ikiye bölünmüştü. Hak ve hukuk mudur söz konusu olan? Yunanlar entrikadan ve kaba kuvvetten başka hak hukuk tanımamıştı ki! Hileye gelince, oğullar babalarıyla sürekli çatışkı durumundaydılar, bebek katliamını yasa öngörmüştü. Kadına karşı saygı sorunu için ne demeli? Isparta, kadınının ırzına kendi çocuklarına geçirtiyordu. İnsanlık, kardeşlik duygusu için de Atina ve Lakemedonya’daki küçük adaların müttefiklerinin ölülerinin ruhları bilir ancak bunu. (Çağlar Boyu Yunanlılar, La Gorce, Belge Yay. s. 53)

Düşünce bilimi yani felsefe deyince de yine hemen Sokrates, Platon, Aristoteles vb. Yunan düşünürler pazarlanır Batılılar tarafından. Düşüncenin de özgün kökeni sanki Eskil Yunan’dır Batılı beyaz adama göre. Oysa mitolojik kökeni Sümer’e, Hint’e, Mısır’a dayanmakla birlikte felsefeye dönüşmesi de Anadolu’dur, Ege kıyılarıdır. “Tâ ilk çağlardan beri, herhalde Çiçero’nun Tusculanes’i ile Platon ve Aristoteles’in yorumları sayesinde olacak, dünyada ne kadar felsefe sistemi varsa, Yunanların eseri olduğu söylenir, bilgiçlerin yüksek sosyetesinde” diyen La Gorce, bunun dayanaksız olduğunu ortaya koymak için “neredeydi bu sonuçlara götüren adımlar?” diye sorar. Yunan hayranlarına göre bunun yanıtı “Yunanlarda bu yeteneğin doğa vergisi yani esin (ilham)” olduğudur. Bu öylesine bir doğa vergisi, esindir ki, Yunan felsefesinin en değerlilerinden sayılan Sokrates’e, La Gorce’nin verdiği örnekte olduğu gibi “ruhunu teslim etmeden önce ruhun ölümsüzlüğünden ve Tanrı’nın birliğinden söz eden iki büyük öğretisini açıklarken, müritlerine Aeskulapius’a (sağlık ve hekimlik tanrısı) bir horoz kurban etmelerini” söyletir. La Gorce için, Yunan’ın soyluluk cilasını kazıdınız mı altından çağdaş uygarlığın ölümsüz ataları Hint ve Çin çıkar; çünkü gelişmiş felsefe yöntemi Yunan’a hazır lokma olarak gelmiş, Yunan düşünürleri bunu örtmek, bunu sıvamak için boya çekivermişler, Roma, Orta çağ ve Rönesans okumuşları da bu gerçeği örtüp Yunan’a mal etmek için çok uğraşmışlardır. Ne var ki Vadalar, Nyaya, Sankhya gibi Hint kökenli asıl gerçekleri ortaya çıkınca, Yunan düşüncesindeki tek tük ışığın da kaynağı gözler önüne serilivermiştir. La Gorce için felsefe ile ilgili ne varsa, insanın ilk çıkışı ile ilgili sorular, insanın neden ve ne erekle yeryüzüne geldiği, doğanın ve ruhun yasalarının incelenmesi, varlığın ölümsüzlüğü, Tanrı’nın birliği vb. dogmaların sorgulanması Yunan’dan çok önce Hint düşünürleri tarafından incelenmiştir: “Elli yıllık bir filolojik araştırma, yirmi üç yüzyıllık sahtekârlığı açığa çıkarmıştır. Hint’in açığa çıkması, Yunanların güneşini söndürmüştür. Hint güneşi, ışığı titreyen el lambalarını, karanlığa boğmuştur. (…) Olaylar öylesine tartışılmaz bir nitelikte ki, en tutkun Yunan hayranları dahi, sorunu ancak öncelik-sonralık sorunu haline getirmiş durumdalar. (Çağlar Boyu Yunanlılar, La Gorce, Belge Yay. s. 58-60)” 

Yahudiler, Yeni-Pisagorcullar, Yeni-Platoncular ve Hıristiyanlar, Yunan felsefesinin kökünün ağırlıkla varlık ve gerçek adına dinsel içerikli düşünceler üreten Doğu’da olduğunu savunurlar. Örneğin, İS 2. Yüzyıl’da yaşayan Numenios adlı Yeni-Pisagorcu düşünür; “Platon, Attika diliyle konuşan Musa’dan başka bir şey değildir” demiştir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pisagorasçılarda Çin, Herakleitos’ta Pers, Empedokles’de Mısır, Anaksagoras’da Yahudi dininin etkileri olduğu ileri sürülür (bkz. Felsefe Tarihi, Macit Gökberk). İslâm tarihinde İdris Peygamber olarak kabul edilen, birçok değişik inançlarda ve dinlerde değişik kutsal kişilikle özdeşleştirilen, yazıyı ilk bulan, tıp, felsefe, gramer, mantık, hitabet, aritmetik, geometri, müzik, astronomi, simya, hayvanlar, zehirli bitkiler hakkında kitaplar yazdığı söylenen, lir denen çalgıyı da icat eden ve insanlara giyinmeyi ilk öğreten Terzi Hermes, Eskil Yunan düşünürlerinin bilgi kaynağı olarak gösterilir. Platon’un aritmetik, geometri, yazı ve diğer bazı bilimlerin kurucusu olarak gösterdiği Mısır tanrısı Thot, Terzi Hermes’ten başkası değildir. Hermes’in yapıtlarının çevirmenlerinden kardinal Francesco Patrizzi’ye göre, Grekler’in bütün felsefî sistemleri yani Pisagorcular’ın mistik matematikleri, Platon’un ahlâkı ve teolojisi, Aristo ve Stoacılar’ın fizikleri hep Hermes’in yapıtlarından alınmadır. Orpheus, Solon, Thales ve Phytagoras gibi Eskil Yunan düşünürlerinin de Mısır’da Thebes ve Memphis tapınaklarında eğitim gördüğü bilinmektedir.

Yalnızca felsefe alanında değil, sanat alanında da Yunanların öykünmeci olduğunu söyler kimi çağdaş araştırmacılar. Örneğin Homeros şiiri de Hint şiirinden kopyadır: “… İlyada, Yunan dostlarımızın daha önce yazılmış olduğunu kuşku konusu ettiği Ramayâna adlı bir Hint epik şiirinin yankısından ibaret gibi görünüyor. Bugün her iki eserin çevirileri elimizde. Filoloji okumuş herkes, epik şiirinin Yunan icadı olmadığını açıkça görebilir. (Çağlar Boyu Yunanlılar, La Gorce, Belge Yay. s. 24)  Hatta, “güzellik, kaymaktaşından fışkıran bir alev gibi doğar madde içinden” diyen Platon bile, Kanunlar kitabında Mısır resim ve heykel sanatının güzelliğini takdir etmek zorunda kalmıştır: “İyi düşünülecek olursa, Mısırlılarda resim ve heykel sanatının tarihi on bin yıl öncesine uzanıyor, bu eserler, bugünkülerden daha az güzel değil.”

La Gorce’nin kitabındaki bir alıntıya göre, M. Marthelemy Saint-Hilaire için, Yunan mitolojisinin temelinin Hint mitolojisiyle tıpatıp aynısı, Hint felsefesinin en ağırlıklı kuramlarının bazısı da Yunan felsefe sisteminin bazısının tıpatıp aynı olmasının yanında; Yunan dili de bütünüyle, kökü olsun yazım kuralları olsun Sanskritçeden çıkmıştır. Yine aynı kitapta, M. Maury adlı bir araştırmacının; “Yunanlar öğretilerini Mısır’dan ve Hint’ten aldıktan sonra, onları öylesine bir mükemmellik noktasına getirmişlerdir ki, ister istemez bunun sonucunda Hıristiyanlık doğacaktı” dediği aktarılır.

La Gorce’ye göre Yunan toprağında hiçbir matematikçi de yetişmemiştir. Matematik de Yunan’a Mısırdan ve Asya’dan gelmiştir. Pisagor, Samoslu yani Sisam adasındandır ve ömrünün çoğu Mısır ve Babil’de geçmiş, burada edindiği bilgiler sonrası aşağı İtalya’ya yerleşerek okulunu kurmuştur. Ünlü astronom ve trigonometrinin bulucusu olarak kabul edilen Hipparkos da Nikea yani İzniklidir. Platon ve Aristoteles ise matematik söz konusu olunca saçmalamıştır. Sayılara ve geometrik hatlara yazgısal nitelikler yüklerler. Örneğin 7 sayısı cindir, kökü ise Tanrı’dır.

Yılı 365 gün ¼’e bölen ve ay ve güneşin on dokuz yıllık dönemlerde dolandıklarını saptayan, Attika takvimi diye bilinen ay-güneş takviminin bulucusu olarak gösterilen ünlü Yunan matematikçi-astronom Meton’un da bu buluşunun aslında Çinlilere ait olduğu ortaya çıkmıştır. Bu takvim günümüzden iki bin beş yüz yıl önce İmparatorluk Çağı’nda Çinli astronomlar tarafından bulunmuş hatta Yunanistan’a gelmeden önce Asur’da Pers ülkesinde ve Anadolu’da kullanılmış, Meton da buradan görerek sahiplenmiştir. Öyle ki en ufak bir ekleme ve çıkarmanın sistemi bozabileceği kaygısı ile hiçbir değişiklik de yapmamıştır.

La Gorce, Hipokrat’ın da bütün yaptığının eski dünyadaki tıp kavramlarını derlemek olduğunu ve adını da eski Mısır tıp tanrısı Harpokrat’a benzettiğini söyler.             

Bacon gibi düşünürler için Yunan felsefesi ve Yunan gelenekleri, insanlığın yerinde saymasına neden olan çocuk oyuncağı metafizik uydurmalardır. Bacon, “Redarguto phikosophiarum (Felsefenin Yeniden Tartışılması)” adlı yapıtında Yunan felsefesini şöyle anlatır: “Yunanların, ortalığı karıştırıcı ve geveze karakteri hiç değişmemiştir; ilim ve gerçekle bağdaşmayacak bir karakterdir bu. Burada, büyük bir Mısırlı rahibin, Yunanistan’ın en büyük adamlarından birine hitap ettiği bazı sözleri hatırlatmak isterim: bütün ünlü Yunan yazarları aktarmıştır bu sözleri: ‘Yunanlar! Çocukluktan kurtulamayacaksınız bir türlü’ diyen bu adam çok doğru söylüyordu. (…) Hiçbir şey bulamadığı, bir şey meydana getiremediği için, bıcır bıcır bir şeyler gevelemeye çalışan bu insanların felsefesi çocuk masallarından öteye gitmiyor. Tartışmaları gülünç, eserleri zavallı denecek derecede değersiz. (…) Tefekkürün saygın ve hukuki ürünleri yerine nice değerli bilgileri yanılgının çukuru içinde boğan, insanı budalaştıran, ürküten şeylerdir bütün bulacağınız.” “Bu söyledikleriniz sofistler için geçerli olabilir; ama Platon ve Aristoteles için ne diyebilirsiniz?” diye soranları da: “Bence onlar da sofist sınıfındadır” diye yanıtlar. (Çağlar Boyu Yunanlılar, La Gorce, Belge Yay. s. 55-57)         

Batılı beyaz insan için “beyaz ırk” uygarlığın sahibi ve insanlığın efendisidir. Avrupalı olmayan, özellikle de Afrikalı “siyah insan” ise uygarlık yaratma yeteneği olmayan, ilkel varlıklardır. ABD’li ırkçı bilim insanları köleliği bilimsel olarak haklı çıkarmak ve siyah ırkın insan türünden olmadığını kanıtlamak için doğurgan olup olmadıklarını anlamak üzere melezler üzerinde araştırmalar da yapacak denli ileri gider. Çünkü değişik türden iki hayvandan doğan melez canlı kısır olmalıdır.

Mısır uygarlığı ise bütün bu ırkçı beyazların ezberini bozmuştur. İ.Ö. on sekiz yüzyıl öncesine dayanan Şnumhotep yeraltı mezarlığında yanlarında açıklayıcı bilgilerle birlikte Mısır uygarlığında var olan pek çok şey resmedilmiştir. İnsan gücüyle tarla sürme üstelik beş ayrı karasabanla, buğday ve keten hasat etme, demetleme, değirmende döverek paketleme, asma kütüğü yetiştirme, bağbozumu, kollu ve mekanik presleme, şarabın testilere konması, şarap kaynatma, bahçıvanlık, sulama, gübreleme, hayvan eğitimi, peynir yapımı, çobanlık ve sürüler, veterinerlik, avlanma, on dört tür köpek, fileli balık ağları, olta ve iki çatallı yaba ile balık avlama, taş ve ağaç oyma işleri, ressamlık (üstelik sehpası ile birlikte bir ressam), her tür yazarlık, taşocakları, çörekçiler, değnek ve kürek yapımcıları, doğramacılar, dülgerler, ince iş marangozları, sepiciler, boyacılar, iplik eğiriciler, türlü tezgâhlarla dokuma yapan dokumacılar, camcılar, kuyumcular, demirciler, tahtırevanlar, kızaklar üzerine yapılmış portatif odalar, kürekli ve yelkenli kayıklar, savaş ve yarış arabaları, şan, müzik, dans, koro vb. uğraşlar gibi pek çok şey bu resimler arasında yer alır. Yani ilk ve orta çağda kişi ya da kamu yaşamıyla ilgili Avrupa’da ne varsa Mısır’da çok öncesinde vardır (Bkz. Çağlar Boyu Yunanlar, La Gorce).

Mısır uygarlığını reddedemeyen kimi düşünürler ve bilim insanları ise Mısır’ın siyah mı beyaz mı olduğu tartışması açarlar. Sömürgeci anlayışlarını aklamak adına, aşağıladıkları ve biyolojik olarak uygarlık yaratamayacaklarını savladıkları siyahları dışlayarak uygarlık üreten Mısır’ın beyaz ırktan olduğunu kanıtlama peşine düşerler. J. C. Nott ve George R. Gliddon adlı bilim insanları, ABD’li S. G. Morton’un kafatası incelemelerine dayanarak Mısır’ın başlangıçta beyaz ırktan kişilerden oluştuğunu ileri sürerler. Gliddon’a göre Mısır’ı yöneten yüksek kast, krallar, rahipler ve askerler Afrika kökenli değildir, Asya kökenli (özellikle Hindistan’dan gelen Aryan ırkı) ya da Arap olabilirler. Mısırda eski devirlerde de çok sayıda Zenci vardı ama o zaman da bunlar tıpkı ABD’de olduğu gibi köle ve hizmetkârdı. Bütün bu çabaların kaynağı bugün bile hayranlık uyandıran Mısır uygarlığını reddedememeleridir.  Dolayısıyla Mısır’ı beyazlaştırmak zorundadırlar, yoksa köleliği aklayabilmek olanaksızlaşır. J. C. Nott bu yaklaşımı şöyle açıklamaya çalışır: “Mısır uygarlığının bu beyaz kafalara bağlanabilirliği oluşu sonucu bence, karşı konulmazdır; çünkü uygarlık, ne şimdi ne de tarihten bildiğimiz kadarıyla hiçbir zaman, beyazlardan başka hiçbir ırk tarafından bu derece mükemmelleştirilememiştir. Mantık yürüten hangi akıl başka bir sonuca varabilir? (age) Nott’a göre Aryan ırkının yarattığı Mısır uygarlığının daha sonra uzun süren gerilemesinin nedeni de ırk karışımının ürünüdür. Bu nedenle ABD’de de beyaz ırk ile zencilerin karışımı ABD’nin geleceğini tehlikeye düşürebilir, hem ekinsel hem de fiziksel yozlaşmaya neden olabilir.

Özellikle Romantik dönemden başlayarak Avrupalı araştırmacılar Yunan uygarlığının temelde kendinden kaynaklı olduğunu ve Mısır’a bir şey borçlu olmadığını savlarken, daha sonraki araştırmacılar, eğer öyleyse neden Mısır uygarlığının siyah değil beyaz olduğunu kanıtlamaya çalıştıkları sorusunu sorarlar. Yunan uygarlığının aslında Eskil (antik) Mısır ve Finike uygarlığına dayandığını söyleyen “Siyah Athena” kitabının yazarı Martin Bernal için yanıt açıktır, “ırkçılık”: “Eğer bilimsel olarak Siyahların biyolojik açıdan uygarlık yaratamayacakları ‘kanıtlandıysa’, Eski Mısır’ı nasıl açıklayabiliriz -uygunsuz biçimde Afrika kıtasında konumlanmış olan Mısır’ı. (age)”    Bu noktada ırkçılar için çözüm Mısır’ı beyazlaştırmaktır. Robert Young, Mısır uygarlığının Afrikalı olmadığını kanıtlamak için en çok çaba harcayan insanbilimci (antropolog) ve kazıbilimcinin (arkeolog) ABD’li olduğunu söyler. Çünkü Mısır bir Afrika uygarlığı olarak kaldığı sürece, inandırıcı bir biçimde, siyah ırkın doğuştan gelen dirim bilimsel (biyolojik) yetersizliğini savunamayacaklardır. Kölelik için sözde bilimsel (akademik) olarak bir haklı neden üretilmelidir.  “Batı’yı Açmak: Avrupa Ne Kadar Avrupalı?” başlıklı çalışmasında bu konuyu işleyen Jan Nederveen Pieterse de Mısır’ın beyazlaştırılması için bu sözde “haklı nedeni” şöyle açıklar: “Böylece Mısır’ın uygarlığa katkıları kabul edildiğinde, aynı zamanda Mısır’ın, Afrika ile olan bağı kesilmiş ve beyaza boyanmıştı. Aynı şey Girit, Fenike ve Kartaca için de yapılmıştı.”  Oysa J. N. Pieterse tarihsel gerçeğin hiç de öyle olmadığını anlatır: “Hepsi de ırksal sınır ya da renk önyargısı nedir bilmeyen karışık antik dünyaya aitler. Ve bu, Asya ve Afrika’ya, özellikle de Mısır’a olan borcu, ‘uygarlık beşiği’ görüşüne bastırılan Yunanistan için de geçerli. Tabii ki Yunan uygarlığı, Afrodit’in dalgaların köpüğünden çıktığı gibi hazır ortaya çıkmadı; Yunan ve Helen uygarlığı, bireşimsel uygarlıklardı. (Batı’yı Açmak: Avrupa Ne Kadar Avrupalı? Milliyetçilik Üzerine, derleyen: Işıtan Gündüz, s. 115)

Prof. Dr. Alemdar Yalçın da Yunan uygarlığının özgünlüğü konusunda  “Çağdaş Edebiyat ve İnsan” adlı yapıtının “Antik Çağda Yunanistan” bölümünde şunları söyler: “İsa’dan on asır öncesinde Eski Yunan Medeniyeti’nin önemli eserlerine rastlanmıyor. Oysa bugün Mısır, Fenike, Mezopotamya medeniyetlerinin yirmi asır öncesindeki durumlarını biliyor ve yorumluyoruz. Yunan yarımadasının karanlık dönemlerinden kalan yapıların şekilsizliği ve binalarda kullanılan taşların zevksiz hantallığı da bölgede yaşayan insanların fazlaca medeni olmadığını gösterir. Her şeyin iyi ve güzel yönünü kendine mal eden Yunanlının bu arkeolojik kalıntıları ‘Kiklop’ adını verdiği tepeden gözlü devlere mal etmesi de bunu gösterir. // Buralara yapıcı, yaratıcı insanların Asya’dan ve Balkanlar üzerinden geldikleri tezi güçlü bir tez olarak halen canlılığını koruyor. Asya’dan birbiri peşi sıra gelen insan dalgaları için Yunan Yarımadası iyi bir yerleşim bölgesidir. Ancak her gelen toplumu, sonra gelenler yarımadanın ucuna, sonra da adalara indirmiştir. Bir kısım insanların burada İskenderiye’ye göçüp orada Yunan kolonisi oluşturdukları da bilinmektedir. // Yunanlılar kendilerinden çok önce yerleşik düzene geçen Mısırlıların bilgi ve tecrübelerinden faydalanmışlardır. Hatta Yunan Yarımadası’nda ilk düzenli devleti kuran, kanunlar koyan ve Akrapol’ü yapanlar da Mısırlılardır. Ayrıca Fenike ve Mısır ticaret gemilerinin rahatlıkla ticaret yapabilmeleri için Akdeniz’in bu bölgesinde koloniler kurduklarını söylemeliyiz. Bunların en önemlisi Pire’de kurulanıdır. Heredot’un anlattıklarına bakarsak, Pire’dekinin benzerlerinin bütün Akdeniz’de yayılmış olduğunu düşünebiliriz. // Eski Yunan Medeniyeti’nin itici gücü Mısır’dır. Mısır onların öğretmeni olmuştur… (Çağlar boyu Yunanlılar, La Gorce, Belge Yay. s. 10-11

Adnan ACAR

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yeni yayımlanacak matbu dergimiz MayaM Dergi yakında...
This is default text for notification bar