“…Belleğin ve benliğin diri tutulmasını önemseyen bir şairim.”

“Sanatsal üretimi bir anlamda tanıklık ve tavır olarak gördüğümden, belleğin ve benliğin diri tutulmasını önemseyen bir şairim.” diyen Özgün Enver Bulut ile Maya için bir söyleşi gerçekleştirdik.

-Geçmişteki yaşanmışlıklar, zamanın kişiliğimizde bıraktığı ince çatlaklar bir başka deyişle bilinçaltımızdaki tortular sanatçının derinliğinde bir yolunu bularak sanatsal eyleme dönüşür. Yaratım sürecinde gerçekliğin yeniden estetize edilmesinde dün-şimdi-gelecek çizgisi sizin sanatsal üretiminizde nasıl bir rol oynadı?

Brecht’in bir sözünü anımsadım. “Bugün dünle yarına varır.” Tarihin akışı bağlamında düşünürsem, bu sözün anlamı büyük ve değerlidir. Ancak bir şair olarak baktığımda, sanki daha duygusal bir pencereden anlatabilirmişim gibi gelir bana. Anılarına şarkı yazan biri olarak yine de bugün ve yarın bağlamında bir üretimden söz edebilirim. Çünkü dünü bugün olarak düşünürüm, bugünüm de yarındır aslında. Yarın yaşayacaklarım ise dünümdür. Bu bir kısır döngü, tekrar olarak algılanmasın. Sanatsal üretimi bir anlamda tanıklık ve tavır olarak gördüğümden, belleğin ve benliğin diri tutulmasını önemseyen bir şairim. Sanatsal üretimi ben hep içe yolculuk olarak yaşarım bu anlamda. Bu yolculukta da elbet dün, bugün ve yarın birlikte yer alır. Kendime yolculuğum bir adım geriden başlar ve ileriye doğru atılır.

-Her birimizin kapitalist sistem tarafından sürekli beslenen hayata ilişkin kaygıları ve korkuları var. Bu korkuların kaygıların kaynaklarına baktığımızda toplumsal hafızanın bize ulaştırdıklarının başat olduğunu görüyoruz. Hızla değişen ve dönüşen dünyadaki küresel güçlerin etkileri ve kendi gerçekliğimizde asimilasyon politikalarının kuşatması altındayken sizi en çok korkutan şey nedir, kültürel belleğinize ait neleri kaybetmekten korkarsınız?

Yine ilk soruyla paralel bir cümle kurmak isterim. İnsanın benliksizleşmesi, kendini kaybetmesi ve faşizme teslim olması beni ürkütür. İdeal toplum düşünden gele gele, betona teslim olmuş büyük bir kalabalığın algılarla hayatları karartması beni korkutur. Diğer taraftan insani ve vicdani her şeyin kaybolmasını aklım almaz. Melih Cevdet Anday’ın bir dizesi var. “İnsanlardan eşya yaparlar.” İnsanın eşyalaşması beni korkutur. İnsanı yitirdiğiniz zaman kültürel belleğin esamesi bile okunmaz.

-Dersim coğrafyasının kökü binlerce yıl öteye dayanan kültürleriyle halk bilimi araştırmaları açısından oldukça zengin bir bölge. “Xızır Ormanı’nın koynunda bir köy: Dereköy” adlı kitaplaştırdığınız bir saha çalışmanız var. Bu tür çalışmalar resmî ideolojinin dışında yapıldığında gelecek kuşaklara kültürel mirasın aktarılmasında önemli rol oynuyor. Alan taramasını da kapsayan zahmetli çalışmalara yönelmenizin sebebi nedir, gelecekte kültürel mirasla ilgili yeni çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

Bu kitabın öyküsü biraz farklı. Dereköylü arkadaşlarım vardı ve köylerindeki yaşam örgüsünü, akışını kayıt altına almak istiyorlardı. Ben de bir coğrafyayı anlatan en önemli kaynağın köyler olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü orada kaybolmayan şeyler var. Kültürel miras var. İnançlar, değerler, toplumsal dokunun kaynağı var. O nedenle hemen kabul ettim ve sahadan veri toplayarak, farklı yerlere dağılmış köylülerle konuşarak, en son da köye giderek sonuçlandırdık. İnsanlar köylerinden kopunca onlarla çok şey taşınmıyor, kayboluyor ne yazık ki. İnançlar kentte o denli yoğun yaşanmıyor. Su değirmenleri, el sanatları, folklor, köye ait ne varsa zamanla yok oluyor. Bunların bir şekilde derli toplu olması gerekiyor. Bizim yaptığımız da buna bir katkı. Geriye kalanları derleyip, toplamak ve bu alanda çalışma yapacaklara küçük de olsa bir kaynak sunmak. Dersim coğrafyası, yaşanan onca acıya karşın hala ayakta durabiliyor. Herkes 38’de yaşanan katliamı konuşur. Bu çok çok önemli, ancak 90’lı yıllar da bir silindir gibi geçmiştir oradan. Dokunmadığı köy kalmamıştır. Köyler boşaltılmış, insansızlaştırılmıştır o topraklar. Yakın zaman da konuşulmalı. Elimizde ne kalmışsa sahiplenip, pandora kutusuna dolduruyoruz.

-Son günlerde Musa Eroğlu’nun bir dost sohbetinde Hz. Ali’nin kılıcıyla ilgili söylediklerinin basına sızdırılmasıyla bir tartışma başlatıldı. Yandaş medyanın tetiklediği linç girişimiyle birlikte Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli Dergâhı Vakfı, Musa Eroğlu hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Bu durum Alevilik içinde de son yıllarda ortaya çıkan tutucu bir kesimin varlığını daha görünür kılmış oldu. Sanatsal ve kişisel özgürlükler bağlamında sizin bu konu hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Ben oldum olası linç kültürünün faşist kafalardan çıktığını düşünenlerdenim. Açıkçası meseleyi de çok bilmiyorum ve işin magazin kısımlarıyla hiç ilgilenmem. Bir konuda netim. Linç, bir toplumda kültürel bir hal alıyorsa, yozluğun oraya bulaştığı ve faşist kafaların orada da olduğu anlamına gelir. Oysa Alevilik felsefesinin ruhuna aykırıdır bu durum. Devletin Alevilik üzerine oynadığı bazı planların parçasıdır. Yüzlerce dernek kurulmuş, kimler gider buralara, güçleri nedir bilinmez. Bir sanatçıyı devlete şikâyet etmeleri bile başlı başına sorun. Özgürlük isteyen bir toplumun, özgürlük karşıtı bir tavır içinde olması ve sanatçıyı devlete şikâyet etmesinin anlaşılır bir tarafı yok. Aslında bu aynı zamanda bir dil sorunu da. Bir dilin başka bir dile yansıması. Aleviler daha kötü söylemlerle de karşılaştılar. Cesur olanlar dışında kimsenin itirazı olmadı. Sorun kendilerinden biri olunca efelenmeleri. Ki burada anladığım farklı bir dil kurmak istenmesi. O da devletin dili. Karanlıklarında boğulsunlar bu şikâyeti yapanlar.

Yine güncel bir soruyla devam etmek istiyorum. Kitabın bir suç unsuru görülüp örgütsel belge olarak sergilenmesi, mahkeme kararlarıyla yakılması gibi uygulamalar 12 Eylül faşizminin kültürel alanı baskılama araçlarından biriydi. Yine geçen günlerde Figen Yüksekdağ’ın, Ceylan yayınlarından çıkan “Yıkılacak Duvarlar” adlı kitabının mahkeme kararıyla toplatılmasına ve imhasına karar verildi. Bu durum egemenlerin şiirin gücünden ve toplumsal dönüşümdeki etkisinden korktukları anlamına da geliyor. Buradan hareketle çeşitli çevrelerce değişik boyutlarıyla çok tartışılan bu karar hakkında neler söylemek istersiniz?

Ülkemizde bu tip yasaklamaları çok gördük. Bugüne geldiğimizde yine kitap yasaklarını konuşuyoruz. Konserlerin yasaklanmasını konuşuyoruz. Şiirin nasıl bir gücü var, bu şiirlerin nasıl bir etkisi var açıkçası bilmiyorum. Bildiğim Yılmaz Güney’in gençlik öykülerinden birinin isminin ‘yasaklar hiç bitmeyecek’ olması. Alman faşistlerinin meydanlarda kitap yakmaları gibi, Çinli komünistler de “kültür devrimi” diyerek kitap yaktılar. Her sistem kendi korkusunu topluma yaymaya çalışır. Kötü olan halkın bunu kabullenmesi ve normalleştirmesi. Aslında emekçi sınıflarla, kültür sanat üretiminin kabulü arasında açık ara fark var. Zaten şiirlerin ulaştığı o kadar sınırlı bir çevre var ki. Hele teknolojik devrim çağında, her şeyin bir tık ötemizde olması yasakları anlamlı kılabilir mi? Elbette hayır. Burada temel sorun farklı. Yoksa bir şeylerin bir şeyi yıkması meselesi değil. Yazanı, çizeni, üreteni kendi sansürüne zorlamak. İnsanlara yazdıklarının suç olduğunu düşündürtmek. Bana göre ezilen insanları kültürel alanla buluşturmanın yollarını bulmak çok daha önemli.

Önerilen makaleler

3 Yorum

  1. “Kendime yolculuğum bir adım geriden başlar ve ileriye doğru atılır.”
    Tüm yolculukların, şiirlerinin derinliğinde, güzelliğinde olsun. Şiirinden öptüm.

    1. Her zaman desteklerinle yanımda oldun. Bu söyleşi gibi.
      Dostum ve ortağımsın. Sonsuz teşekkürler.

  2. Gerçekten çok güzel bir röportaj olmuş.Emeği geçenlere
    çok teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar