Kalkınma ve Gelişme Kavramları Üzerine Bir Deneme

Günümüz kapitalist iktisat modelinde gelişmişlik/ kalkınmışlık endeksi tespit edilirken gereklilik değil faydacılık esas alınır. Kapitalizme hizmet etmeyeceği düşünülen hiçbir araştırmaya zaman ve para harcanmaz. Her şey onun emrinde ve hizmetinde olmak zorundadır. Buna bilim de dahildir. Dolayısıyla gelişmişlik ve gelişme kavramları da bunun için kullanılır.

Öncelikle ekonomist olmadığımı, herhangi bir üniversitede “iktisat bilimi” tahsil etmediğimi belirteyim. İkinci olarak, üniversitelerde genç beyinlere boca edilen iktisat öğretisinin bilim olmadığını söyleyenlerden olduğumu söyleyeyim. Okuyacağınız denemenin büyük çoğunluğa kabul ettirildiği gibi iktisat öğretisinin bilim olduğu iddiasının doğru olduğu varsayılarak yazıldığını da söyleyip başlayayım.

Kapitalizm motivasyonunu genellikle “gelişme” ve/veya “kalkınma” sloganlarıyla sağlar. Bunun yolu kavramların tartışmaya açılmamasını sağlamaktır. Bunun için her yıl kapitalizmin merkezi ABD’de “saygın” ve “dünyaca ünlü” akademisyenlerin yönetimindeki çeşitli “sivil toplum” kuruluşları tarafından “bilimsel veriler” kullanılarak yapılan akademik çalışmalar sonucunda dünya halkları gelişmişlik sırasına göre baharat kavanozları gibi sıralanıp görücüye çıkarılır. Böylece kimlerin kapitalizmin “bilimsel kural” ve kurumlarına daha çok sahip çıkıp onlara daha çok boyun eğerek gelişmişlik/ kalkınmışlık listelerinde üst sıralara tırmanmayı başardıkları anlatılmış olur.

Ben kapitalizmin kutsadığı “kalkınma” ve “gelişme” kavramlarının eleştirel aklın süzgecinden geçirilip sorgulanmaları halinde hiç de öyle olmadıklarının açığa çıkacağını düşünmekteyim. Egemen söylem ve düşünme biçiminin dışına çıkınca bunu kolaylıkla görebilirsiniz. Bu yazının amacı bunu görmek isteyenlere yardımcı olabilmektir.

Önce şunu gözden uzak tutmamanın gereklilikten öte zorunluluk olduğunu kabul etmeliyiz. Her kavram görecelidir ve asıl belirleyici olan neye baktığınız değil nereden baktığınızdır. Kalkınma kavramı da bundan muaf değildir. Kalkınma nedir, kimler tarafından neye göre ve nasıl hesaplanır? Başka türlü düşünüp farklı ölçütler kullanarak değişik sonuçlara ulaşmak ve farklı yargılara varma olasılığı yok mudur? Bir toplum neyi nasıl yaparsa kalkınmış olur? Kalkınmak için bunları yapmak zorunda mıyız? Başka bir kalkınma anlayışı mümkün değil midir? Ya da hiç kalkınmamak da bir seçenek olabilir mi? Bu ve benzer soruları yeniden ve yeniden sorup yanıtlamamız gerekiyor.

Günümüz kapitalist iktisat modelinde gelişmişlik/ kalkınmışlık endeksi tespit edilirken gereklilik değil faydacılık esas alınır. Kapitalizme hizmet etmeyeceği düşünülen hiçbir araştırmaya zaman ve para harcanmaz. Her şey onun emrinde ve hizmetinde olmak zorundadır. Buna bilim de dahildir. Dolayısıyla gelişmişlik ve gelişme kavramları da bunun için kullanılır.

Gelişme ile tüketim arasında doğrusal bir ilişki kurulur. Tüketimin ya da tüketilen metanın gerekliliği, toplumsal faydası değil niceliği ölçüt alınır. Örneğin, kişi başı tüketilen enerji miktarı, bilgisayar, cep telefonu, araba, beyaz eşya ya da televizyon sayısı birim alandaki ortalama otoyol uzunluğu ve benzeri ölçütler. Hatta kişi başı üretilen çöp miktarı bile. Çünkü çöp üretiyorsan tüketiyorsun demektir. Yani ne kadar tüketiyorsan o kadar gelişmiş ve kalkınmış oluyorsun. Tüketim yaşamak için gereklilik olmaktan çıkartılıp zorunluluk haline getirilir. Tüketmek yaşamın amacı olmuştur artık.

Biz niye su için, limonata için, rakı için, bira için, şarap için, viski için şampanya için ayrı bardaklar kullanırız? Bir ya da iki bardağımız olsa hepsini onunla içsek neyimiz eksik olur? Hepsi cam değil mi? Bir çorba tasını iç içe konmuş iki ayrı tabakla servis etmenin gelişmişlikle nasıl bir ilişkisi olabilir? İnsan neden yüzlerce metrekarelik saraylarda yaşamak ister? Bir insanın onlarca çift ayakkabısının olmasının nasıl bir gerekçesi olabilir? Bir evde 3 televizyon neden olur ki? Bu listeyi sayfalarca uzatabiliriz.

Nasıl olur da bütün bu saçmalıkları yaptığımız zaman gelişmiş ve/veya kalkınmış olacağımızı düşünürüz? Bize insanın ihtiyaçlarının sonsuz ve kontrol edilemez olduğunu düşündüren nedir? Neden başarı ve mutluluğun sahip olunan güçle, gücünde servetle ve onun sağladığı tüketim olanağıyla orantılı olduğunu düşünürüz? Bu düşünce gerçekten bize mi aittir? Yoksa bu bize dayatılan bilincin dahası bilinçsizliğin ürünü müdür?

Bu düşüncelerin bize ait olmadığını iddia edenlerdenim. Beğenilerimizi, zevklerimizi, isteklerimizi, hedeflerimizi ve değer yargılarımızı çoğunlukla başkaları belirler. Çünkü zaten bunların belirlenmiş olduğu ortama doğmuşuzdur. Ama büyük çoğunluğumuz bunun farkında değiliz. Tüm bunların kendi seçimlerimiz olduğunu düşünürüz. Böyle olması için gerekenler daha biz doğmadan yapılmıştır. Peki, bütün bunları kim ya da kimler, neden ve nasıl yaparlar? Bu insanların işi gücü yok mudur da bizimle uğraşırlar? Bunların bir amacı olmalı.

O amaç, yanılsama yaratılarak tüketimi dolayısıyla sömürüyü artırmaktır. İnsanı tüketim nesnesine dönüştürmek bu işin en garantili yoludur. Kapitalizmin bol ödüllü akademisyenlerinin yönetimindeki “düşünce kuruluşlarının” ve onların denetimindeki kültür endüstrisinin temel misyonu budur. Oysa bu paradigmanın ne kabul edilebilir ne de sürdürülebilir yanı vardır. Bunlar allanıp pullanıp genç beyinlere boca edilirken doğal kaynakların sınırsız olmadığı, her üretim etkinliğinin ekosisteme bir müdahale olduğu, bu müdahalelerin olumsuz etkilerinin olacağı düşünülmez ya da göz ardı edilip saklanır. İnsan türünün doğanın sahibi de hâkimi de olmadığı, olamayacağı, doğal kaynakların öteki türlerle ortak kullanımının zorunluluğu kabullenilmek istenmez. Oysa insan türü doğanın egemeni değil, herhangi bir bileşenidir. Ona hükmedip tahrip edince değil, öteki bileşenleriyle de uyum içinde sürdürülebilir bir yaşamı tercih ettiğinde gerçek gelişme yoluna girmiş olacaktır. Varlığını devam ettirebilmesinin tek be biricik yolu budur.

Buna da paradigma değişikliğine gidip sayın Fikret Başkaya’nın dediği gibi “eşyayı adıyla çağırmaya” başlamakla başlanmalı. Sonra retorikteki değişikliği realiteye yansıtıp arabayı ata koşma ısrarından vazgeçip atı arabaya koşmalıyız. Ne demek mi istiyorum? “Üretimi” kutsamaktan vazgeçmeliyiz. Yaşamın amacının üretmek olduğu saplantısından kurtulup üretimin yaşamın amacı değil aracı olduğu yaşamsal gerçeğine gözlerimiz daha fazla kapatmamalıyız. Gelişme ve kalkınma kavramları yeniden tanımlanıp onlara yüklenen anlam ve misyon revize edilmeli. Gelişmişlik endeksi hesaplanırken kullanılan parametreler değiştirilmeli. Örneğin, havadaki uçak sayısı yerine, kuş ve böcek sayısı, nehirler üzerindeki baraj ve köprü sayıları yerine içindeki balık ve yosun sayıları, satılan uçak ve tur bileti sayıları yerine, tiyatro ve konser bileti sayıları, ziyaret edilen AVM sayısı yerine müze sayısı ve benzeri veriler ölçüt alınmalı. Velhasıl, insanlık varlığını doğa ve insan sömürüsüne borçlu kapitalizmi aşmak zorundadır. Bunu yapmak için de fazla zamanı kalmamıştır. Bu kısa zaman içerisinde ya kapitalizmi aşabilecek dinamikleri harekete geçirecek ve onu yok edecek ya da doğadaki birçok türle birlikte kendisinin de sonunun gelmesine seyirci kalacak.

İsa HACIHASANOĞLU

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar