Kentleşme ve Direniş Estetiğinin Devrimci Toplumsal Dönüşümdeki Rolü

Kentlerin varoluşunu sağlayan gerçeklik, mekânsal görüntülerin organizasyonudur. Kentin belleğindeki göstergelerin sürekliliğini gözetmeden bu organizasyon layıkıyla yapılamaz. Kesintisiz kültürel devamlılık, kentlerin ruhunu yansıtan, geleceğe taşıyacağı bütün birikimlerin toplamıdır. 

Güvenli barınma, eski zamanlardan beri toplumların üzerinde kafa yorduğu bir durumdu. İlkçağlarda kentlerin kurulurken belirli prensiplere göre kurgulandığını günümüze ulaşan kalıntılardan görebiliyoruz. Kazılarda, tarihsel sürekliliği katmanlar halinde izlenebilen yerleşim alanlarında, kültürel devamlılığın yüzyıllardır aynı prensipler sayesinde sağlandığı bilimsel bir gerçekliktir.

Kendi coğrafyamızda, kale kentlerin ve diğer kentlerin yayılmalarına ve inşa prensiplerine baktığımızda ekonomik sebeplerin, güvenlik sorunsalının başat olduğu bir kentleşme stratejisinin dünyanın başka yerlerindeki örneklerle kesiştiğini söyleyebiliriz.

Başka bir deyişle, kentler kurulurken her açıdan stratejik davranılmış olması, kentleşmenin ilkçağ toplumlarında öneminin kavrandığı, bu gerçekliğin bakış açısıyla kentlerin tarım alanlarının dışına, yamaçlara, kurulduğunu arazi kullanımı açısından doğru bir yol izlendiğini görüyoruz.

Antik Yunan’da, Hippodamos (ızgara) planını uygulamaya geçiren dönemin kent plancıları, insanların nefes alabileceği mekanları, öne çıkarırken nefes borusu niteliğinde bir meydan açılan düzenli kentleri planlayarak hayata geçirmiştir.

Miletli Hippodamos MÖ. 4. yüzyıl sonlarında Miletos’ta Euryphon’un oğlu olarak dünyaya geliyor. Hakkında çok fazla bilgi günümüze ulaşmıyor. Fakat ünlü filozof Aristotales, Politika adlı kitabında ondan uzun saçlı, pahalı takılar takan, yaz kış aynı kıyafetleri giyen tuhaf bir insan olarak nitelendiriyor.” (1)

Anadolu’da; Priene, Knidos, Makedonya’da Olynthos, Mısır’da İskenderiye ve Rodos aynı planlamayla kurulmuş kentlere örnek teşkil eder.

Kentsel mekanların, diğer mekanlarla kurduğu ilişki, mekânsal organizasyonun merkezine oturan bir yaratıcı süreçtir. Bu süreçlerin odak noktasındaki ilerleme, erişebilirlik ve biçimlenme sorunsalının çözümüne bağlı olarak gelişecektir.

Kentlerin varoluşunu sağlayan gerçeklik, mekânsal görüntülerin organizasyonudur. Kentin belleğindeki göstergelerin sürekliliğini, gözetmeden bu organizasyon layıkıyla yapılamaz. Kesintisiz kültürel devamlılık, kentlerin ruhunu yansıtan, geleceğe taşıyacağı bütün birikimlerin toplamıdır.

O yüzden kentin dirilişi, yeniden ayağa kaldırılması, geçmişten süzülerek gelen mirasının yeninin içinde, ne şekilde yer alacağının belirlenmesi açısından önemlidir.

Modern kentlerin başlangıcı olarak Paris, eşitleri arasında bir adım öne çıkarak bir rol model olarak kabul görür. Paris’in inşası ve pek çok yerde başka kentleri Paris’e benzeterek, benzeyenin durumu eğretileme yoluyla güçlendirilme yoluna gidilmiştir. Kıyaslamanın varlığı, güçlü olanın da ne kadar model olarak örnek alındığına göre zaman içerisinde değişiklikler göstermiştir.

Kentlerin yerleşim haritasına baktığımızda, sınıfsal bir planlamanın olduğunu kolaylıkla görürüz. İzmir’in Göztepe semtinde yaşayanlarla Kadifekale sırtlarında yaşayanların farklı toplumsal katmanlardan ve kültürden geldikleri kentsel dokunun ilk bakışta göze çarpan gerçeğidir.

Bu olgu, dünyanın bütün metropollerinde, kentsel mekâna ve mimariye yansıyan bir gerilimi temsil etse de bu mekânsal bölünmüşlük, kentlerin kültürel zihin haritasında geleceğin müjdesi devrimin de kalbinin atacağı duraklardır.

Biraz önceki paragrafta, bahsettiğimiz kente ait mekânsal durakların, pek çok kültürel bileşenin etki ettiği sanatsal yaratım süreçlerinde hem nesne hem özne olarak kendine has sınıfa ait karakteristik özelliklerin yaşamın dinamikleri içinde akışkan hale geldiği görülecektir.

Bizde kent, sanat direniş alanında kentsel mekânın özeğinde Taksim Meydanı’nın yanı başındaki Gezi Parkı direnişiyle başlayan eylemlilikler, yakın tarihimizde yaşanmışlıklarıyla, bu yaşanmışlıklara ait sanatsal üretimiyle hâlâ hafızalarımızda tazedir. Daha ateşi küllenmemişken farklı yorumlara açık irdeleyebileceğimiz bir gerçekliğin günümüze ve geleceğe yansımalarını ele almak doğru olacaktır.

İktidar, toplumsal alanın her zerresinde kendini gösterir, çok bileşenli süreçler sonucunda her defasında kendini yeniden üretir. Bu üretme biçimi, bazen demokrasi kılıfı içerisinde bazen de fiili şiddet ve korku aygıtlarının hayata geçirilmesiyle aleni bir şekilde gerçekleşir.

İktidarın tezahürü, sistem içindeki kliklerin zoraki bir konsensusuna dayalı olarak biçimsel değişiklikler gösterebilir fakat içeriksel ve sömürme aygıtlarının bir sınıf blokunun elinde olması durumunu da değiştirmez bu durum.

Bir Alman atasözü; “Kent havası insanı özgür kılar–stadtluft macht frei” der. Gerçek kentlerin burjuvazi ile ortaya çıktığını olumlayan bir varsayımın sonucudur bu tespit. Kentin havasının insanı özgür kılacağı öngörüsü özgürlükleri hangi bağlamda değerlendirdiğimizle ilintilidir.

Kentin özgürlüğü üretim ilişkilerinin gelişmişliğine bağlı olarak artı değerin hangi sınıfların elinde biriktiğine, proletaryanın kentin yönetimine yerindelik ilkesiyle ne kadar katılım sağlandığıyla alakalı göreceli bir durumdur.

Feodalitenin ayak bağı, baskıcı sistemini parçalamak isteyen kapitalizmin özgürlükçü dönemine tarihleyebileceğimiz bu söz, kentlerin hem üretimin hem de mücadelenin yoğunlaştığı yeninin sözünü söyleyebildiği mekanlar olarak değerlendirildiği gerçek.

Kapitalizmin eskiyi yıkarken mecburen özgürlükçü bir tavır içerisinde toplumun en geniş desteğiyle iktidarını perçinledikten sonra günümüzdeki uygulamalarına baktığımızda kente, doğaya, çevreye müdahalesinin had safhaya çıktığını görüyoruz.

Son yılların küresel bazda iklim değişikliklerine karşı yürütülen mücadelelerin sonucu eski teknolojiyi barındıran üretim biçimlerinin daha örgütsüz ve otoriter rejimlerin iktidarda olduğu ülkelere kaydırıldığını gözlemliyoruz.

Doğanın metalaştırılması emek unsuruyla birlikte ele alınmalıdır. Su kaynaklarının, madenlerin ormanların pazara açılmasıyla son yıllarda bölgesel ölçekte görülen karşı koymalara, direnişlere rağmen metalaştırma devlet erki eliyle hızlandırılıyor.

Üretim maliyetlerini kapitalist metropollerdeki çevre hareketlerinin aktif çabaları yüzünden daha az maliyet gerektiren üçüncü dünya ülkelerine kaydırılmış olması biçimsel bir değişiklikmiş gibi bazı tavizler verilmiş olmasına rağmen özde bir değişikliğin olmadığını gösterir.

Kendi ülkesinde, sanayinin çevreye etkisini en aza indirmek için eylem planları yapan uluslararası anlaşmalara imza atan devletler, iki yüzlülükleri yüzünden doğanın tahribatını birinci elden olmasa bile dolaylı yollardan taşeronlar aracılığıyla sürdürmeye devam etmektedir.

Doğanın metalaştırılması emek unsuruyla birlikte ele alınmalıdır. Su kaynaklarının, madenlerin ormanların pazara açılmasıyla son yıllarda bölgesel ölçekte görülen karşı koymalara, direnişlere rağmen metalaştırma devlet erki eliyle hızlandırılıyor.

Yasaların eğilip bükülmesi, metalaştırmanın ön açıcı hukuksuz uygulamalarının ayyuka çıkması ülke genelinde ÇED gerekli değildir anlamına gelecek uygulamaların, bölgesel direnişlerle önünün kesilmeye çalışılması bile uzun vadede anlık geri adım atmalar ve yeniden gerçekleşen kapsamlı saldırılarla sonuç vermiyor.

Doğa, insan kaynaklı girişimlerle tehdit altındayken örgütsüz toplumlarda Batı metropollerine göre bu yıkımın daha şiddetli bir seyir izlediğini görüyoruz.

Çevre korumanın anti kapitalist bir mücadelenin tam merkezinde sınıfsal bir özellik taşıdığını görmeyen sistem içre popülist örgütlenmelerle gerek ulusal gerekse uluslararası platformlarda mücadele yürüttüğünü düşünen yapılar sistemin özündeki yıkıcılığa katlanabilir politikalar üretmekten başka bir şey yapamaz.

Yukarıda kentin ve doğanın metalaştırılmasıyla özneyi doğasından kopararak onu beton gömütlüklerde kapitalizmin modern köleleri haline getiren sistemin bir çözümlemesini yapmaya çalıştık.

Toplumsal çöküşün karşı dinamikleri olarak direnişin karşı sanatı da elbette ortaya çıkacaktır. Fakat bu durumun kitle iletişim araçları, yapay zekâ uygulamaları gibi pek çok yanıltma ve şaşırtma pratikleriyle o kadar da kolay değildir.

Estetik toplumun en önemli direnç kaynaklarından biridir. Sanatla siyaset ve yaşam arasındaki ilişkiyi bulanıklaştıran pratiklerin teorik çalışmalarla aşılması ya da aşındırılması zorunludur.

Sanatın/sanatçının piyasa koşullarına yenilmeden kültür endüstrisinin profesyonelliği öne çıkaran yaklaşımlarını boşa çıkarması elzemdir.

Amaç direniş estetiğinin devrimci toplumsal dönüşümde ezilen sınıflarla arasındaki organik bağı belirginleştirerek antikapitalist mücadelenin dünyanın her yerinde yeniden örgütlemektir.

(1) https://www.arkitera.com/haber/miletli-hippodamos-ve-izgara-plan/

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar