Kurtarsa Kurtarsa Dünyayı Sanat Kurtarır!

Çağdaş Homeros olarak kabul edilen Yaşar Kemal’i okuduğunuzda sadece insanın anlatılmadığını görürsünüz. Doğa; bitkileri, hayvanları, gölleri, denizleri ve akarsularıyla oradadır. İnsanla ilişkileri içinde diyalektik verilirler. Ne arka fon ne de estetik dolgu malzemesidirler. Bu tavrıyla sanatçı kapitalosene direnir.

Dünyadaki tarihin yalnızca 24 saate indirgendiğini hayal edin. Sabaha karşı saat 04:00’te tek hücreli hayat ortaya çıkar. Dinozorların dünyaya egemen olması ise ancak 22:57 civarında olur. Peki ya bugünkü haliyle insanlar ne zaman ortaya çıktı? Gece yarısından sadece 20 saniye önce. Aslında çok da eski değil. Ancak bu kadar az zamanda bile, dünya üzerinde dev etki yaratık. İnsanların ortaya çıktığı bu çağa bir isim vermek gerekir mi? Bilim insanları Paul Crutzen ve Eugene F. Stoermer, bu çağın bir adı hak ettiğini düşünmüş ve bu çağa ‘Antroposen’ adını vermişler. Dünyanın insanların egemen olduğu yeni bir jeolojik çağa girdiğini düşünüyorlar. Bundan 11 bin 500 yıl önce insanlık açısından büyük önem taşıyan tarım başladı. Bir sonraki dönüm noktası Sanayi Devrimi de 1700’lerde yaşandı. Üçüncü dönüm noktası 1945’teki ilk nükleer bomba denemesi oldu. O tarihten bu yana insan faaliyetlerinde büyük bir artış görüldü. Dünya üzerinde 7 milyar insan yaşıyor ve her biri bir şeyler yapmakla meşgul. Tarım alanları açmak için dünyadaki ormanların yarısını yok ettik. Sanayi, enerji üretimi ve ulaşım için fosil yakıtlar kullanıyoruz. Okyanus ve topraklar plastik, çimento ve metallerle dolu. Dünya kaynaklarını çok hızlı tüketiyoruz, hava sıcaklıkları da sürekli yükseliyor. Bilim insanları, insan faaliyetlerinin dünyayı nasıl değiştireceğini yeni yeni anlıyor. Dünyanın geleceği nasıl olacak ve Antroposen çağından sonra ne başlayacak?” (BBC News Türkçe)

Bu alıntıyı okurken bilmem kaç 20 saniyeniz gitti acaba? Farkında olmadığınız ve hatta önemsemediğiniz! Aynı mantıkla, 20 saniye içinde dünya da elimizden gidivermiş. Alıntı, olanı söylemiş zaten… Fakat burada, insandan umudu kesmemek ve sanata düşen sorumlulukları anımsatmak adına, bir şeyleri iyice açıklamamız lazım! İnsanla birlikte dünyanın masalsı güzelliği ve huzuru ortadan kalktı. İnsan hiçbir şeyi akışında bırakmadı. Doğayla ilgili paradigması da durmaksızın değişti. Bunu anlamak için “Antroposen” kavramı işimize yarayabilir. Antroposen, insanın dünyaya etkisinin en üst düzeylere çıktığı Sanayi Devrimi’nden bugüne kadar gelen yıkıcı süreç. İnsan Çağı da denebilir. Antroposen’i tarım devrimiyle başlatanlar olsa da ağırlıklı görüş sanayi devrimidir. 1950’leri başlangıç alanlara şunu hatırlatalım; bu dönem sanayi devriminin korkunç çocuğudur.

Doğaya yönelik paradigmanın durmaksızın değiştiğini söyledim. Açalım: İnsanlığın ilk çağlarında insan, doğaya karşı pasif ve bilgisizdi. Her canlı gibi içgüdüsel yaşam kavgası veriyordu. Bilmediği doğaya karşı derin korkusu vardı. Bilmeyen insanın her zaman yaptığı şeyi yaptı: Korktuğunu kutsallaştırıp tapındı. Korkuyla karışık kutsama duygusuyla sevdi. Kendisini bu oluşumun içinde algıladı. Bu yönüyle “İnsan, dünyanın ‘biyolojik zırhı’ olarak tanımlanan doğadan hiçbir anlamda farklı değildir.” (1) Bu öyle bir iç içe geçmişliktir ki neredeyse her şey eşitlenir. Sanat ve dinler bile insanın kendisini doğa üzerinden yansıtmasından filizlenir. Georges Bataille “Lascaux’da hayvanlar ‘daha kutsaldı’ ve ‘Tanrı’yı hayvanlardan ayırt etmek güçtü. Mağaraya girerken insanlarla ilgili bu temel gerçeği göz ardı edemeyiz.” (2) diyor. İlginçtir, geçmişte her şey saf halde karışıp eşitlenirken, günümüzde yüzünü yıkıma çevirmiş bir karmaşa içinde eşitleniyor. “Tarih öncesi mağaraların duvarlarında Tanrı ile hayvanlar nasıl birbirine karışmışsa, günümüzde de insanlarla makineler, bakterilerle mantarlar, yunuslarla plastikler Antroposen’in felaket kategorisinde öyle iç içe geçmiş bir halde.”(3) Yalnızca bunlar mı? Ya sanat ya felsefe? Bu karmaşa içinde sersemleyip amaçsızlaşmıyor mu? İnsanlar giderek bu kaosa bulanmış dünyadan çıkış olmadığına inanmaya başladı.

Toprağa yerleşmekle etkin paradigmaların ilki yazılmıştı. Diğer gelişmelerin yanında insan özel mülkiyeti de keşfetmişti. Özel mülkiyet kendisiyle birlikte her şeyi kontrol etme güdüsünü doğurdu. Bu feodal dönem doğanın büyüsünü yitirdiği dönemdir. Bilinçlenmeye başlayan insan için doğa ne bilinmez ne de kutsaldır. Dahası, kontrol edilebilirdir. Dünyanın dengesini yitirmeye başladığı asıl an sanayileşme çağıdır. İnsan bu dönemde dünya/doğa üzerinde tam anlamıyla baskın öznedir. Büyüsünü yitirip meta derekesine indirgenen doğa, kadavra niyetine iğdiş edilir. Doğa, sanayi uyarınca dilenildiği gibi kullanılabilirdi. Burjuvaziyi bu düşünceye iten şey de rekabet ve kar hırsıydı. Gelişen teknoloji ve yönlendirilen bilimdi. Bu dönemin aklı, feodal ve dogmatik yapılara karşı savaşarak insanlığa katkı sunsa da gelişim dinamiğini sermaye ve piyasa koşullarına uyarlamıştı. Kısacası burjuvazi iktidara geldikten sonra devrimci söylemlerine sırt çevirdi. Bu yüzden doğaya bakışı bizi şaşırtmamalıdır. Burjuvazi için toprağı klasik yöntemlerle işlemek akılcı olmadığı gibi ulusal sınırlara hapsedilmiş ticaret, sermaye veya emek gücü de akılcı değildir. Doğanın keyfini bekleyen üretim de! Kapitalist sistem giderek şekillenirken, emeğinden başka hiçbir güvencesi olmayan emekçiler de fabrikalara ve şehirlere yığıldılar. Sistemde bir makinenin bir vidası kadar değerlerinin olmadığını gördüler. Tıpkı doğa gibi emekçiler de her yönüyle talana açılmıştı. Sorunlarını dile getirmeleri bile yasaklanmıştı. Fakat zamanla sistemi analiz edip, alternatif sosyalizmi seslediler. Benim de okuması bilmem kaç 20 saniyenizi alacak şekilde yazdığım bu dönemler elbette daha uzun ve çetrefildir. Şehir yaşamı, sınıfsal çatışmalar, yok edilen doğa ve dünyadaki olayların seyri… doğal olarak sanatta da karşılığını buldu. Yaşam sanatla buluştukça estetik boyutlandı. Bu sanatın roman, şiir, heykel, müzik ve tiyatrosunu izleyenler kendilerini gördüler. Sanat, anlatılan senin hikâyendir diyordu. Hikâyelerde çıkış yolu da sezdirilince bilinçleniyordu insanlar. Sanat çünkü, sistemi hem deşifre ediyor hem de yıkıma direnecek bilinci yaratıyordu. Kapitalist cephedeyse sanat ve bilgi metaya indirgenmişti. Bilgi pazarda ne işlev görür, mesele buydu! Bilim insanı, filozof veya sanatçının onuruna da gerek yoktu. Piyasanın nabzına göre bilgi kotarması beklenen üretken emekçilerdi onlar. Bakmayın emekçi dediğimize, emekten yana değillerdi. Değer aşımını, her şeyin metalaşmasını, doğanın tahribatını… sanatlarıyla aktaranlar insanlığın göğüne yıldız niyetine işlendiler. Onları tanıyorsunuz.

Hele Antroposen denilen bu çağda onlara daha çok ihtiyacımız var. Anlamak ve değiştirmek için. Üstelik antroposen yıkım bize yetmemiş olacak ki bir de kapitalosen var. Kapitalosen! Bir ayrıma vurgu yaparak yol alalım. İnsan da doğadaki diğer canlılar gibi yaşam savaşı verir. Eğer insanı salt yıkıcı yönüyle algılarsak yanlışa düşeriz. Yıkıcılık, yaşam şeklini belirleyen koşullardan doğar. Bu koşulları yaratan sistemin adı kapitalizmdir. Sistem anlaşılmadan insan hakkında ahkâm kesmek doğru değildir. Varoluşçular gibi insan her durumda kararını kendisi alır demekse ucuz güzellemedir. Çünkü koşullara uymak zorunda kalıyoruz genellikle. Tarih de böyle oluşur. O halde antroposen içinde bit yeniği gibi duran kapitalosen, İsveçli ekolojist Andreas Malm’a göre; “Gezegeni tehdit eden şeyin, kapitalist üretim biçimi tarafından şekillendirilen insani faaliyet olduğuna vurgu yapar.” Özünde taşıdığı şey özetle şudur: İnsanın insana ve insanın doğaya yabancılaşması sonucunda ortaya çıkan yıkım!

Çağdaş Homeros olarak kabul edilen Yaşar Kemal’i okuduğunuzda sadece insanın anlatılmadığını görürsünüz. Doğa; bitkileri, hayvanları, gölleri, denizleri ve akarsularıyla oradadır. İnsanla ilişkileri içinde diyalektik verilirler. Ne arka fon ne de estetik dolgu malzemesidirler. Bu tavrıyla sanatçı kapitalosene direnir.

Bir karikatür: Yola atılan muz kabuğunu kimse kaldırmadığı için oraya üst geçit yapılmıştır. Buradaki akıl dışılığı uzun uzadıya anlatmaya gerek var mı? Ama inanın ki dünya böyle vatandaşların sorumluluk anlayışı(!) ve yöneticilerin iş bilirlik(!) tarzıyla yönetilmektedir. İşte sanat, bu iki kesimin elinde dehşete düşen doğayı kurtarmaya çabalar. Estetikle bilinç oluşturup, direnç geliştirmeyi amaçlar. İşin kötüsü, bu akıl dışılık halka yaşam şekli olarak yutturulmuştur. Bu yalan uğruna her şey peşkeş çekilir: “… ses yalan söylüyorsa/ söz yalan söylüyorsa/ellerinizden başka her şey/ herkes yalan söylüyorsa…” (Ellerinize ve Yalana Dair, Nazım Hikmet) Doğa tahribatına direnen sanat yok sayılır. Sanat halkı uyarıp tetikte beklemesini sağlar. Şöyle: Çağdaş Homeros olarak kabul edilen Yaşar Kemal’i okuduğunuzda sadece insanın anlatılmadığını görürsünüz. Doğa; bitkileri, hayvanları, gölleri, denizleri ve akarsularıyla oradadır. İnsanla ilişkileri içinde diyalektik verilirler. Ne arka fon ne de estetik dolgu malzemesidirler. Bu tavrıyla sanatçı kapitalosene direnir. Doğanın korunmasını talep eder. Çünkü insan bildiği ve değerini anladığı şeyi koruyabilir. Bu sanatsal gösterim, doğayı kavramak ve korumak düşüncesini estetik olanla verir. İşte, yabancılaşmayı kıran da bu bilinçlenmedir. Bu, sanatın direnç noktası oluşturması kadar insanlığa katkısıdır da!

Ben Yaşar Kemal’in hangi eserini okuduysam, doğaya hayran kaldım. “Yaşar Kemal’in bütün eserlerinde kaç çeşit bitki veya hayvan vardır acaba?” diye sorardım kendime bazı bazı. Başkaları da merak etmiş. Prof. Dr. Ali Dönmez, “Toprağı Dinle Suyu Anla” eserinde, Yaşar Kemal’in 44 kitabındaki biyoçeşitliliği araştırmış. Dönmez’in öğrencileriyle birlikte yaptığı çalışma “Yaşar Kemal Eserlerinde Biyoçeşitlilik” alt başlığıyla verilmiş. Kitabın peşine düştüğü başlıklar şöyle: “1. Doğal Bitki İsimleri 2. Yetiştirme (Kültür) Bitki İsimleri 3. Bitkilerin Kullanımı 4. Sanatsal Bitki Anlatımları 5. Bitki Özellik Betimi 6. Bitkilerden Gelen Yer İsimleri 7. Doğal Hayvan İsimleri 8. Evcil Hayvan İsimleri 9. Hayvanların Kullanımı 10. Sanatsal Hayvan Anlatımları 11. Hayvan Özellik Betimi 12. Hayvandan Gelen Yer İsimleri 13. Yaşam Ortamı (Habitat) Betimleri 14. Ekolojik Sorunlar ve Değişim İzleri 15. Yeryüzü Betimleri ve Cansız Yapı 16. Gökyüzü ve İklim İfadeleri 17. Masal Yaratıkları ve Doğaüstü Varlıklar 18. Diğer.” Tabii ki burada açıklanmasa da bu başlıkların içeriğini yalnızca bir yazın konusu değil, sanatın doğanın varoluşundan yıkılışına sürüklenmesini kayıt altına alması açısından önemlidir. Şöyle söylersek abartıya kaçmaz: Yaşar Kemal’in eserlerini bir bütün olarak okuduğumuzda holosenden antroposene ve oradan da kapitalosenin (ve elbette yarattığı yıkımın) serüvenini anlarız. O halde sanat doğanın seyrini de bize veriyor. Hem de estetize edilmiş sunumla! Bunların bilinciyle, doğayı koruma direncimizin gelişmediğini kim inkâr edebilir? Sanat burada önemli bir sorumluluğu ve görevi omuzlar.

Yaygın bir yanlışa vurgu yaparak toparlayayım. İnsan ve doğa karşıtlığı yüzlerce yıl belleklerimize kazındı. Bakın bu yanlışa nasıl bir itiraz yükseliyor: “Irkçılık, kadın düşmanlığı, zulüm, sömürü; bütün bunların biricik kaynağı Batı düşüncesinin insani ile doğalı, kültürel ile yaşayanı birbirinden net bir şekilde ayırmış olmasıdır. (…) Claude Levi Strauss’a göre, ‘Bu karşıtlık (doğa- kültür) nesnel değildir, bunu formülleştirme ihtiyacını duyanlar insanlardır.’”(4) Bu alıntının söylediği üzere, insanlar yüzyıllarca doğayı ötekileştirmişlerdir. Bu saf bir kategorize etme veya yöntemsel olanı aşıyordu. Doğayı dışlama salt bir resimde arka fon olarak kalmıyordu ki! Doğaya ait ne varsa acımasızca yok ediliyordu. Bir gram altına karşılık bir ormanın yok edilmesi, akarsuların kurutulması, fay hatları üzerine şehirlerin kurulması, nükleer santralların yaygınlık kazanması, ekolojik tahribatların normalleştirilmesi, ÇED raporlarının ciddiye alınmaması veya çarpıtılması, bilimsel görünümlü şarlatanlıklarla kitlelerin aldatılması… şeklinde karşımıza uzun ve yıkıcı bir liste çıkıyordu.

Kültür ve doğa karşıtlığı, ilhamını dinlerden de alıyordu. İnsan eşref-i mahlukat’tı dinlere göre. En yüce ve merkezde yer alan insanın, kendisi için yaratıldığını düşündüğü doğaya ne yapacağını varın siz düşünün! Kapitalosen çağın yıkım getirmesi yalnız sömürü hızıyla açıklanamaz demek ki! Doğaya düşmanlığın kültürel havzası kurutulmadıkça, dünyanın felakete sürükleneceği meydandadır. İşte bu duyarlılığı sanat yaratmaktadır. Halk okuduklarında, izlediklerinde, müzikte veya heykelde doğaya yapılanları anladığında, duyarlık artacaktır. Ve artıyor da! Her yerden ve daha yüksek sesle halkın yaylasına, suyuna, ormanına, fındığına, zeytinliklerine… sarıldığını görüyoruz. Karadenizli bir anamız “Devlet benim. Devlet bizim sayemizde var. Benim olanı benden nasıl alır?” diyerek milyonlarca insanın ve doğanın sesi oluyor. Bu haklı sesleri çoğaltmanın adıdır sanat! Gelişen bu bilinçlenme antroposen çağın her türlü yıkımına güçlü bariyer oluşturacaktır. Yıkıcı sanayi çağıyla yüzleşmenin ve yeniden insanlaşmanın yolu da buradan geçmektedir.


N O T

1, 2, 3 ve 4 numaralı alıntılar, Nicolas Bourriaud’un “Küresel Isınma Çağı’nda Sanat Üzerine Tezler” makalesinden alınmıştır. Makale 28/10/2019 tarihinde Yeşil Gazete’de yayınlanmıştır.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar