Modernin Temsili Olarak Kentler ve Yazarlar

Modern anlamda kent olgusuna 19. yüzyılın ilk çeyreğinden bugüne dek farklı açılardan ve disiplinlerden bakılmış, kurmaca metnin çoğu kez başat mekân ögesini belirleyen ve edebiyattan sosyolojiye, kent sakinlerine farklı kavramsallaştırmalar üzerinden tartışılmıştır kent ve yazar ilişkisi.

I

Modern anlamda kent olgusuna 19. yüzyılın ilk çeyreğinden bugüne dek farklı açılardan ve disiplinlerden bakılmış, kurmaca metnin çoğu kez başat mekân ögesini belirleyen ve edebiyattan sosyolojiye, kent sakinlerine farklı kavramsallaştırmalar üzerinden tartışılmıştır kent ve yazar ilişkisi. Kentin ister bir kartpostalda ister kent romanlarında veya harita üzerinde imgesel bir göstergeye dönüştüğü görülmekte, James Donald’ın söylediği gibi kent bir görme tarzı, bir görünür olma yapısına dönüşmektedir bu noktada.

19. yüzyıldan günümüze kadar genel anlamda “modern kent” olarak adlandırılabilecek mekanlar da ilk bakışta heterojen insan kitleleri ile anlam kazanan ve geniş̧ alanda yoğunlaşmış̧ “modern mekanlar” olarak görülebilir Sennett’in deyimi ile “Modern mekanlar bir yatak odası gibi sessiz yahut bir psikiyatristin divanı gibi sakin olmak yerine, başkalarıyla, başkalarının kalabalığıyla doludur.”. Metropolis, urban, city, polis, kent, şehir, büyükkent gibi karşılıkların her biri farklı açılımlara işaret ederken edebiyatçı için hem bir sığınak hem de bir sürgün yerine dönüşebilmiştir.

Urban anlamında da karşılığını bulan kent kavramı kökeni urbs’tan türemekte ve Richard Sennett’in Gözün Vicdanı adlı kitabında St. Isidore’un (yaklaşık 560-636) Etimolojiler Kitabı’na atıfta bulunularak kentin taş yapısını temsil eden bir kavram olarak verilmektedir. Urbs’tan türeyen urban; kent mekanının yollarından, heykellerine, surlarından binalarına dek mimari dokusunu oluşturmaktadır. Oysa kent, sadece urban kavramının altını çizdiği maddi mimari yapıdan fazlasına işaret eder. Bu kentin mimarisi ile insanın ve kültürün rolüyle şekillenen toplum-yaşam örüntüsüdür kuşkusuz.

Yazar ve kent ilişkisi bağlamında ele aldığımızda hem dünya edebiyatı hem de Türk edebiyatı adına mekân, kent kavramları yazarın “düşünsel” atmosferini şekillendiren ve hatta kente dair “hemşehrilik” bağlamını da tesis eden bir aidiyet halini de ortaya koymaktadır. Bu açıdan Dostoyevski örneklemiyle bunu dile getirirsek Dostoyevski, ilk kez 1839 yılında öğrenim için geldiği Petersburg kentinden 1849 yılında siyasi sürgün olarak ayrılmış ve Sibirya’da geçen hapis ve sürgün cezasının ardından yurt dışı gezileri dışında yaşamını Petersburg’da geçirmiştir.

Yazarlığı ve düşünsel gelişimini sürgün yıllarını belirlediğini söylemek mümkündür bu açıdan Dostoyevski’nin 1849’daki Sibirya sürgününe geçen evrede en çok etkilendiği Rus yazarının Gogol olduğu da görülür.

Rus edebiyatında Gerçekçi akımın ilk temsilcisi sayılan Gogol’ün Palto’sunun 1842’de yayımlanmasından üç yıl sonra Dostoyevski de ilk romanı İnsancıklar’ı (1845) yayımlar. Küçük bir memurun yaşamını tüm trajedisiyle işleyen Gogol, insanların bütün ömürlerini bir palto sahibi olmak adına bürokrasi çarkında yok oluşunu yansıtır bu metin. Gogol’ün izinden giden Dostoyevski de gözlerini Petersburg dünyasına çevirirken küçük memurların ağırlıklı olduğu Petersburg’a dair eleştirel bir izlek inşa eder. İnsancıklar’da roman kahramanı Devuşkin ilk mektubunda kentin içindeki “delik”lerden ve her odasına ayı bir kiracının tıkıştırıldığı sıkışmış insan tiplerinden söz eder. Büyük bir apartmanın mutfak köşesine sıkışmış Devuşkin kendi yaşam koşullarının boğuculuğunu sıklıkla aktarır. Öte yandan biraz nefes almak için kentin daha güzel semtlerinde dolaşma isteği varlıklı azınlığı görünce yaşadığı şaşkınlıkla karşımıza çıkar. Kitapta yer alan Petersburg betimlemeleri oldukça ayrıntılı ve gerçektir. Dostoyevski, öykü boyunca Devuşkin’in içine düştüğü gülüncü gerilimle birlikte bir trajikomediye dönüştürür. Devuşkin kendi kendine ben bir insan mıyım, çizme tabanı mıyım diye sorarak bir “hiçlik” ve “var oluş” açmazını kentsel mekanla ilişkilenerek aktarır.

Sürgün yıllarını katiller, hırsızlar arasında geçiren Dostoyevski yaşamında ilk kez bu dönemde “halk”ı yakından tanıma olanağı bulur. Ancak Tolstoy’un. Turgenyev’in bildiği Rus köylülerinden, ya da Dostoyevski’nin çocukluğunda tanık olduğundan farklı bir halktır söz konusu olan. Bu insanlar işledikleri suçlar için toplumun geleneklerine bağlı bir pişmanlık ya da vicdan azabı duymadıkları gibi Çarlık Rusya’sının çözülüş ve çöküşünün manzaraları Suç ve Ceza’da olduğu gibi “hukuk”un sorgulandığı bir düzlemde gerçekleşmiştir. Ceza, hukuk, adalet ve metafizik bakış Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler gibi yapıtlarda ahlaki bir başkaldırıyı da görmek mümkündür. Evrensel kardeşliğe gönderme yapan “Hristiyan varoluşçuluk” bağlamında söz konusu yazarları okumak mümkündür bu bağlamda.

Kentin yoksullukla ve kent yoksullarıyla daha görünür olmaya başladığı Rus romanlarında giderek kır hayatının yerini kentlerin soluk ve boğucu manzaraları alırken Turgenyev, Gorki gibi yazarların doğa görüntülerine dair yüzeysel ve dekoratif betimlemelerden daha fazla serin ya da bunaltıcı sıcaklıktaki şehir sokaklarının ya da o sıkıntı verici tavan aralarının, tozlu, kirli avluların anlatıldığı görülür. “Kapalı bir odada” kahramanlardan biri düşünceler bile kapalı olduğunu düşünür bu romanlarda.

Dostoyevski metinlerinde sıklıkla ucuz pansiyonlar, daracık sokaklar, bina aralarındaki geçitler karşımıza çıkmaktadır. Yazar yüksek sosyeteyle, lüks yerlerle ilgilenmez üstelik. Orta sınıfın canlı tablolarından söz etmek mümkündür kent ve yazar ilişkini ele aldığımızda. Küçük devlet memurları, kentli aydınlar, yoksul öğrenciler, Petersburg’un karmaşası umutsuz bir savaşımın içindedir üstelik. Yazarın kahramanları egemen sınıflardan nefret ederken politik, toplumsal bir boyut içermeyen, yalın bir nefrettir bu. Çizdiği birçok karakterde, çıkmaza girmiş olan toplum-birey bunaltı ve nefret paradigmasıyla şekillenir. Donald Fanger Suç ve Ceza’ya dair bir değerlendirmesinde Petersburg’un anlamını çözümlerken, kentin tecrit edilmiş bireyle özdeşleştiğini vurgular. Ona göre Dostoyevski’nin Petersburg miti tam bir tecrit edilmişlik duygusuna dayanmaktadır. Yoksul insanların yaşadığı odalar ve apartman daireleri, Raskolnikov’un, tabutum, dediği odasıyla simgelenmektedir.

Devasa blok apartmanların içinde, genellikle pis ve karanlık bir merdivenle ulaşılan tepedeki oda, Petersburg kentinin yarattığı bu hücreler ve kapana kıstırılmış gibi yaşayan insanlar, bu fantastik kentin bir ürünüdür ya da aşırı ölçüde büyümesinin bir sonucudur. Böyle yerlerde hayal kurmak mümkündür ama Raskolnikov örneğinde olduğu gibi bedensel ve zihinsel sağlığı korumak imkansızdır. Raskolnikov bu korkunç odadan kurtulmak için kendini sokaklara atarken boğucu bir havasızlık karşımıza çıkar.

Kent ve roman ilişkisi bağlamında 19. yüzyıldan başlayarak Modernist yazarların kente bakış açılarını ele alırken 20. yüzyılın ilk yarısında Batı toplumları insanlığın uygarlık adına büyük umutlar bağladığı kent yaşamının vadettiği düzen, refah, mutluluğun yerini metropolün yabancılaştırıcı, yoksunlaştırıcı ve acımasız bir rekabetin hızı içinde bir makine dişlisine dönüştürdüğü görünür bir manzaradır kuşkusuz.

Charlie Chaplin’in “Modern Zamanlar”daki izlek tam da sözünü ettiğimiz metropolün yok ettiği bireyi ve kentli yoksulluğunu yansıtır bu açıdan da. I. Dünya Savaşı ve yarattığı büyük yıkımın ardından James Joyce, Samuel Beckett gibi yazarların toplum kadar bireyin parçalanışına tanıklıkları Freud ve Jung gibi bilinçliliğin birden çok olduğunu savıyla birlikte belleğin ve bilinçaltının keşfi aynı zamanda “modernist” yazarın keşfi olarak karşımıza çıkarken “Dublinliler” romanıyla var oluş “hiçlik”le birlikte sorgulanır hale gelmiştir.

Önde gelen modernist yazarlardan James Joyce (1882-1941) ile Franz Kafka’nın (1883-1924) yapıtlarındaki kentin bu açıdan alışılmış̧ toplum ve cemaat kavramlarının da altüst oluşuyla algılamak gerekir. Yazarın toplumda yaşadığı yoksunluk duygusuyla artık bir sürgün olduğu ifade edilebilir bu anlamda. Joyce’un kenti dış çeperlerden öte mekâna içkin bilinçaltını yansıtırken Kafka’da içkin mekân duygusu dehlizlerdeki benliğin dar ve boğucu sokaklardaki temsilidir bir boyutuyla. Şato’da kadastro memuru K. şatonun bulunduğu köye gelişi ve roman boyunca bu mekâna girme amacına ulaşabilmek için sonsuz denebilecek kadar çok girişimde bulunuşu mekânın artık dış mekândan çıkıp kişinin iç mekanına geçişinin kanıtı gibidir. Yazarın dehlizlerdeki yolculuğudur bu. Dar ve kuytu mekanlar tam da bilinçaltındaki bireyin içsel yolculuğunun metaforu sayılabilir. Yasa, birey, devlet, hukuk kentin dehlizleriyle, boğuntusuyla ve bireyin parçalanmışlığıyla karşımıza çıkar bu noktada. Boyun eğen ve bir yaşama makinesine dönüşen bireyin hezeyanları olarak bu metinleri okumak mümkündür.

II

Türkçe edebiyatta roman bağlamında bu başlığı açarsak kent anlatısını semtler ve mahalleler üzerinden gerçekleştiren yazar, semte belli bir kültürel doku ve kimlik atfederken o mekanla insanlar arasında doğrudan bağ̆ kurmayı dener kuşkusuz. Her semtin kendine özgülüğü, semti oluşturan nüfusun hayat algısı, üretilen kültür ve aidiyetler, nihayetinde yaşanan toplumsal kırılmalar metne yazarın gözüyle yansır.

Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sinde İstanbul’un değişik semtlerinin ayrıntılı bir şekilde karşılaştırılması yapılırken Fatih semti ile Beyoğlu arasındaki karşılaştırma semtin genel yapısı, insan ilişkileri, toplumsal ve kültürel çatışma ve kırılmalar tam da söz konusu mekânlar dahilinde değerlendirilir. Bu bağlamda Fatih, meydan boyunca uzanan kahvehaneler, dükkânlar, lokantalar, dükkânların önünde oturup gelip geçene bakan insanlar ve dükkânların perişanlığıyla betimlenirken karşıtı olarak karşımıza çıkan Beyoğlu, Batılı yaşam ve kültürel dokuyu temsil eder. Burada dükkânlar ve vitrinler adeta çiçek gibi karşımıza çıkarken Cadde-i Kebir’in kimi zaman lümpen, çoğunlukla züppe ve tüketici bir Batıcı görünümle eleştirel bir gözlemle aktarılır. Fatih sokakları ile Beyoğlu sokaklarını kıyaslanırken bir de iki hayvanı sembol olarak kullanılır üstelik. Buna göre Fatih’te kediler, Beyoğlu’nda ise köpekler ortalığı kaplarken bu doğrudan semtte yaşayan insanların ruh hâlini ve toplumsal ilişkilerini görebilmek mümkündür. Kedi rahatına düşkün, yiyeceğini başkalarından elde eden, uyuşuk bir hayvanken Doğu algısını temsil eden Fatih semtini adeta kuşatmıştır. Köpek ise asil, yarayışlı ve çalışkan bir figür olarak Batı’yı temsil eden Beyoğlu muhitinin gerçekliğinde yerini bulur.

Kent ve kentli algısının Cumhuriyet yüzünü temsil eden Yakup Kadri’nin Ankara’sı belirgin bir şekilde eski Ankara ile yeni Ankara arasındaki farkı vurgulayarak başka türlü bir semt anlatısını ortaya koymaktadır. Eski Ankara mahalleleri ile yeni burjuvazinin kendine mesken tuttuğu bir semt olan Yenişehir arasında önemli farklar, kenti bir anlamda bölünmüşlük ve ayrışmalarla ortaya koymaktadır. Mekânsal ayrışmayla birlikte toplumsal pratikler de değişirken iki mahalle arasında farklı iki yaşam şeklinin süregittiği görülebilir. Bir yanı “kerpiç evler” temsil ederken öteki yakayı “beton apartmanlar” simgeler.

Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” romanında kentin kavşağında Yenişehir’in apartmanlaşan hayatı yansıtılırken kentteki ayrışma, kültürel ve sınıfsal ayrışmalar adeta kentin içindeki “öteki”yi de gecekondular ve kentlerin taşralarıyla ifade eder. Semt ve mahalleyle birlikte giderek daha mikro bir yaşam alanı olan eve yönelen romanda ev başlı başına bir dünya olarak resmedilir üstelik. Romanda evin değişen toplumu yansıtan en yalın mekân oluşu vurgulanırken toplumun hem Batılı hem de kapitalistleşen yüzü “ev” ekseninde de yansıtılır. Bu nedenle Türk romanında ev, 19. yüzyılın ortalarından itibaren egemen olan batılılaşma eksenli değişim süreçlerini yansıtır. Buna göre konak/köşk/yalıdan ve evlerden, apartmanlara, pansiyonlara ve nihayet gecekondulara kadar gelen bu süreçte toplumun bütün kültürel ve ekonomik kırılma noktalarını görebilmek mümkündür.

Latife Tekin’in “gecekondu alegorisi” olarak karşımıza çıkan “Berci Kristin Çöp Masalları”, yeni kentliler olgusu “kır insanı”nın (tam köylünün) iç göçle yaşadığı toplumsal dönüşüme de işaret eder. Bu insanın ekonomik mekânı yalnız kentsel ekonomik ilişki ve etkinliklerle(kent ücret geliri, kent varlık geliri, kent varlıkları vb.) belirlenirken karşımıza “kent yoksulluğu” gerçeği de çıkar. Kır insanı ile kent insanı arasında yer alan “geçiş insanı”nın (kentlileşen insanın) ekonomik mekânı ve sosyal mekânı artık ikişer ögelidir. Kentlileşen insanın ekonomik mekânı, kentlileşme sürecinde bulunduğu yere göre değişen oranlarda hem kent ekonomik değerlerini ve hem de kır ekonomik değerlerini içeren bu durum kentlileşme kavramı açısından yaşanan kültürel krizi de temsil eder. Yeni kentlinin veya taşrayla organik bağını koruyan kentlilerin hem geldiği yerin hem de ulaştığı yerin coğrafik, ekonomik, kültürel ve sosyal özelliklerini bir arada yaşattığı görülebilir.

Roman içerisindeki kentlileşmeye çalışan insanlarda bu arada kalmışlık duygusu köyden kente göç etmiş kişiler, kentin kendilerine uygun gördüğü, biraz daha merkezden uzak yerlerde yaşamak durumunda olduğu görülebilir. Bir yandan şehre kendilerini kabul ettirme çabasında öte yandan da geldikleri yerin kültürel unsurlarını da yaşatmayı sürdüren bu yeni kentli tipi, bir arketip olarak inceleyeceğimiz Güllü Baba karakteri de köyden kente göç ile ortaya çıkan bir figürdür. Güllü Baba, modern kent içerisinde görülmeyecek veya modernin kabul edemeyeceği kişilik özellikleriyle dikkat çekerken daha çok kırsal alanlarda ve geleneksel kültürün hâkim olduğu coğrafyaların özelliklerini taşır. Başka bir ifadeyle Güllü Baba, kent karşısında kırsalı, bilim karşısında geleneği, akıl karşısında hurafeyi, din karşısında batılı temsil eder. O, kentlileşen tipin, kent kültürü içerisinde kendi inançlarını sürdürmeye çalışmasının tipik bir simgesidir.

Söz konusu romanı irdelediğimizde köyden kente göç etmiş bir grubu temsil eden Güllü Baba’nın grubun kolektif bilinçdışında yer alan yaşlı bilge arketipi olduğunu görebiliriz. Bu yaşlı adam “bir yandan bilgi, idrak, düşünce, bilgelik, akıllılık ve sezgi, diğer yandan da iyi niyet ve yardımseverlik gibi ahlaki özellikleri temsil eder”ken masallarda, efsanelerde, halk hikâyelerinde karşımıza çıkan bu tip, “büyücü, hekim, rahip, öğretmen, profesör, büyükbaba ya da otorite sahibi herhangi bir kişi olarak görünür.

Gecekondu sorunsalının kentleşme süreci ile birlikte ortaya çıkan, kırdan kente göçün meydana getirdiği en önemli sorunlardan biri hâline geldiği, ülkenin sosyoekonomik alandaki dengesizliğinin sonucunda ortaya çıktığı somut bir gerçekliktir. Artık kentsel ayrışmanın da bir göstergesi olduğu “kent”in temsil ettiği gerçeklikle kentin çevresinde yapılan gecekondular, genellikle tek katlı, tek odalı, küçük bir bahçesi olan konutlar olarak karşımıza çıkar. Kent merkezini çevreleyen gecekondu, bünyesinde barındırdığı düşük gelir grubundaki insanlara, kent tipi yaşam biçiminin veremediği sosyal ve ekonomik güvenceyi kırsal kesimden taşınmış bulunan akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinin yarattığı enformel etkileşimle birlikte verir.

Benzer açıdan Tahsin Yücel’in Gökdelen romanında İstanbul’un gökdelenleşme ve büyük bir değişim geçirmesini ütopik bir dille ele alınır. Baştan sona yeniden inşa edilen İstanbul, bir gökdelen şehrine dönüşmüştür. Gökdelen, yeni kentin ana imgesine dönüşürken bir siluet olarak hepsi aynı biçimde, aynı yükseklikte bir tekleşmeyi, aynılaşmayı temsil eder.

Ezcümle köy-kasabanın dar çevresinden büyük kentin geniş mekânlarına ya da zamana, mekâna ve insana açılmasıyla ve sanayileşmenin ön plana çıktığı yeni uygarlıkla birlikte zaten 1970’le taşra kanonunu temsil eden “köy romanları”ndaki tekdüzeliğin kentin kaotik iklimiyle değişime uğradığı ve kentin romanın daha fazla “birey”in romanına dönüştüğünü de görebilmek mümkündür.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar