Dil, bastırılmaya gelmez. Özgür, esnek ve akışkan yapısı baskıcı söylemler ve ithamlar karşısında kendini savunmaya alır. Kendi korumasını en iyi kendisi yapar. Sadece konuşma aracı değil, düşünme aracıdır aynı zamanda.

Dil akıcıdır.

Gücünü, yönünü, özünü, zenginliğini, gelişim seyrini yaşamdan alır. Yaşam sürekli gelişen, çoğalan, üreyen, üretendir. Statik değil, dinamiktir. 

Dil, yaşamı karşılayandır.

Yaşamı idame ettirmede insanın geliştirdiği en temel araçlardan biridir. Kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Yaşamı ne kadar karşılayabiliyor, yeterli olabiliyor, ne kadar esnek bir şekilde insanın bilincine, düşüncesine inebiliyor, destekliyor ve her gün kendini hızla gösteren gelişmelere cevap olabiliyorsa o kadar kutsaldır. Önemi, yaşamla birebir uyumundan ve kopmaz bağından gelmektedir. Sürekli ilerleyerek gelişen, anbean yeniliklerle taşan, büyüyen, çağlayan bir şelaledir. Yaşam, ne kadar gelişigüzelliğe tepki veriyorsa dil de onun anlık yansımasıdır.

Dil, dokunulmaz değildir.

Canlıdır. Zekânın kıvraklığından gücünü alır ve gelişir. Yaşam ne kadar gelişiyor, çeşitleniyorsa dil de yaşama paralel gelişir, zenginleşir. Asla durağan değildir. Dili durağanlaştırmaya çalışmak dilin ve yaşamın özüne terstir. Dili boğar, gücendirir, güçsüzleştirir, nihayetinde fakir düşürür.

Dil, gizli anlaşmalarla ilerler.

En yaygın tanımına göre dilin önemli özelliklerinden biri “gizli anlaşmalar sistemi” olmasıdır. Örneğin ilk kez kim “taş” sözcüğünü kullandı, öncesinde o kavrama karşılık hangi sözcükler kullanıldı, bilinmez. Ancak bir gün biri “taş” dedi ve kavramın karşılığı olarak o sözcüğün kullanılması konusunda yazılı olmayan bir anlaşma sağlandı. Bugün de yeni kavramlara karşılık bulunması gerektiğinde birden çok önerinin gelmesi gayet doğaldır. Bunlar, kabul edilebildiği gibi unutulabilir de. Dil, böyle gelişir.

Her araç gibi dil de deneme yanılma yoluyla gelişir. Bu denemeleri tamamen yok saymak, dili durağanlaştırır. Bir gün annemiz “navigasyon” için “yer bulan” demişti. Gayet mantıklı bir sözcüktü bence ama başkaları bunu duyup kullanmadı. Bazı yerlerde “anahtar” denilmez mesela. Bu sözcüğün Rumca olduğunun bilindiğinden falan değil ama. Onlara bir şey çağrıştırmadığı için kullanmazlar. Onun yerine “açar” derler. Dilin yerel kullanımları onun en temel zenginliğidir.

Şu da bir gerçek, yeni kavramlara kendi dilimizden karşılık bulamadığımız sürece yabancı sözcükleri kullanacağız ve bir süre sonra bir düşünme aracı olan “dil” bizim kavrayamadığımız, yorumlayamadığımız, bize yeni şeyler düşündürmeyen bir kalıba dönüşecek.

Elbette bunu yaparken dilden ve gelişiminden haberi olmayan kimi tutucu kesimlerin yaptığı gibi de olmamalı. Arapça kelimeleri yeniliklerle hayata girmekte olan kimi kelimelerin yerine kullanılmasını salık vererek güya yabancı etkilerden kurtarmaya çalışıyorlar-dı. Bunlar yeniliğe kesinlikle karşı olan kesimlerdir.

Ve dil, dıştalayıcı değildir.

Benimseyen, paylaşan ve uyum sağlayandır. Habire dilimizi sadeleştirelim, dilimizi koruyalım, dilimize saygı duyalım söylemleri dilin özüne ters bir şekilde yapıldığında dilin gelişimini sekteye uğratmaktadır. Biz ne dersek diyelim o, akan bir su gibi en uygun yol neresi ise yolunu bir şekilde buluyor. Su, topraktaki çatlakları doldura doldura vadiden aşağı doğru akmaya çalışırken onu yokuş yukarı akıtmaya çalışmanın bir mantığı olmadığını herkes bilir.

Dil, evrensel olabilendir. 

İnternet yerine kullanabileceğimiz Türkçe bir kelime var mı, merak ediyorum. Evet, “genel ağ” deniliyor ama ne kadar kullanılıyor? Hemen bütün dünya dillerinde, yazım farklılıkları olsa da bu, internet olarak kabul görüyor sanırım. İnternet ile birlikte bir kültür de gelişti ve hâlâ da gelişmeye devam ediyor. Bunun yanında bu kültüre ait bir dil de kendini geliştiriyor. Örneğin bazı semboller internet kültürü ve dilinin bir yansıması olarak karşımıza çıkmakta. Bazı sembolleri yazı dilinde kullanmak şimdi ters karşılanıyor ve dilimize saygısızlık diye niteleniyor olabilir. Fakat çok değil kısa zaman sonra bu dil de yaygınlaşacak ve meşru olacak. Bu gerilik mi olur, dilimize saygısızlık mı olur, özenti diye mi lanse edilir, bilemem. Bildiğim, dil kendini en rahat nasıl ifade ediyorsa o yolu seçtiği bir gerçek. 

Dil, bir toplumun hafızasıdır. 

Aslında şu da doğrudur; dil bir halkın hafızasıdır.

Buna bir örnek vermek istiyorum: Derler ki Neolitik Dönem’de “özgürlük” diye bir kelime yokmuş. Neden derseniz, insanlar bu kelimeyi kullanma ihtiyacı duymamışlar. Çünkü o dönemde baskı ve zulüm de yokmuş. İnsanlar zaten özgür bir ruha sahipmişler. Bizimse bugün en çok dillendirdiğimiz kelimeler; özgürlük, sevgi, aşk, sadakat, fedakârlık, hürmet, yalnızlık, dostluk… Bir süredir dikkat ediyorum, bu kelimeleri dillendirmek bile insanı mutlu ediyor, huzur veriyor. En çok nerden yaralıysak ona denk kelimeleri kullanıyoruz. Aynı zamanda bu bir arayışı da gösteriyor. İnsanın,  dil aracılığıyla yaptığı arayışı oluyor.

İnsanlar en çok özlem duydukları ve yaşamak istedikleri durumları, duyguları dillendiriyorlar. Ve kimi zaman yaşıyor-muş gibi yapıyorlar.

Bizim toplumumuz ya da Ortadoğu halkları en çok özgürlüğünden yara almışlar. Bir zamanlar destansı aşkların yaşandığı bu topraklarda en çok aşk ve sevgi katledilmiş. İnsanlar arasına öyle güvensizlikler girmiş ki kime sorsan çoğu zaman kendini yalnız hisseder olmuş. 

Başka bir örnek de İngiltere’den verelim. Derler ki İngilizcede fedakârlık kelimesini karşılayan bir kelime yoktur. Çünkü İngilizler aşırı bencil insanlar oldukları için fedakârlık yapmak onların kültürlerine, yaşam tarzlarına denk gelmezmiş.

Dil, bastırılmaya gelmez.

Özgür, esnek ve akışkan yapısı baskıcı söylemler ve ithamlar karşısında kendini savunmaya alır. Kendi korumasını en iyi kendisi yapar. Sadece konuşma aracı değil, düşünme aracıdır aynı zamanda. Sözcük, zihinde başka sözcüklerle bağlantı kuramazsa düşünce üretilemez. O bağlantı ancak ana dil ile kurulur. Dilini konuşamayan bir insanın dilden zihne ulaşan uyumsuzluğu ve psikolojik şekillenmesi yine temel ele alınması gereken başka bir konudur. Ben bir Türk olarak acaba bana bu dili bir daha asla konuşmayacaksın ve İngilizce, Almanca ya da Arapça konuşacaksın, deseler ne yapardım diye çok düşünmüşümdür. İnsan kendini en iyi kendi dilinde ifade eder ve dilini konuştuğu oranda huzurlu olur. Bu da dilin başka üzerinde durulması gereken bir yönü olmaktadır. Fakat hep ötelenen bir yanıdır da.

Görüldüğü gibi dil konusu çok detaylı, incelikli, yaşamsal yönü kesinlikle göz önüne alınarak işlenmesi, ortaya konulması gereken bir konu. Bazı kelimeler saygısızlık, küçük görme, yasak vs. olarak ele alındığında, aslında dile en büyük saygısızlık yapılmış olmaktadır. Dildeki gelişmeler ve yansımaları öyle bir iki sözle açıklanacak ya da savunulacak bir durum değildir. Her şeyden önce sabırlı ve sakin olunmalı. Kaygılanmadan ve korkmadan anlamaya, anlam verilmeye çalışılmalı.

Oldukça akademik bir konuyu tecrübe ve gözlemlerimle kısaca ele almaya çalıştım.

Özcesi, her konuda olduğu gibi dil konusunda da ne kadar yenilikçi ve geliştirici olduğumuz önemlidir. Dilin doğal gelişimi konuşanları tarafından sağlanmaktadır. Yazarken, okurken, düşünürken, konuşurken ve belki en önemlisi iletişim kurarken “dil” in doğal geliştiricileri olduğumuzun farkındalığı, yaşamsal değerdedir.

Önerilen makaleler

1 Yorum

  1. Dil okadar uzun ve kapsamlı anlatılmışki ,Çok prfosyenelce bu yazıyı bir yere koymadım,piskolojimi desem bilemedim.👏👏👍

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar