Şiirle Kanatlansın Diye Çocuklar

Yüreği ve aklı çocuklara, yüzü tüm okurlara dönük kitabın anımsatmaya çalıştığı büyük bir özne/değer var: Çocuklar! Özellikle çağımızda her yönüyle sıkıntı yaşattığımız çocukları öznelemesi ve bizi şiir duyarlığıyla uyarması önemlidir. Çocuklar için amasız, belkisiz olmaya çağıran bir şiiridir. Çünkü dünyaya barış, çocukları korumakla gelecektir.

Çocukluk insanın anayurdudur.” der, Amado. Nedir bu? Anlamak için ilkin yurt sözcüğüne bakalım. Yurt: Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçası, olarak tanımlanıyor. Madem “toprak parçası…” buradan devam edelim.

Avcı ve toplayıcı yani göçebe atalarımız için toprağın önemi yoktu. Dolayısıyla yurt ekseninde yaratılan kurmacanın da! Kurmaca kısmına bakarız sonra. Göçebe atalarımız coğrafyayı tarayarak yaşıyordu. Yani yiyecek neredeyse oraya gidiyorlardı. Yurtları sırtlarındaydı yani. Bu yaşam kültürlerini de şekillendirdi. Tarihin uzun anlattığını kısaca söylüyorum. Bitkilerin yerden bittiğini ve her tohumun neredeyse bire bin verdiğini görünce toprağa yerleştik. Hasat karnımızı doyurdu ya ürünün bir kısmı da elimizde kaldı. Bu fazlalık ürüne “artık değer” dedik. Bu ürüne el koyanlar özel mülkiyeti icat ettiler. Kurmaca dedik ya, işte o, özel mülkiyetle başladı. Yani özel mülkiyet yapay oluşumdu.

Özel mülkü korumak için yasaklar ve devlet aygıtı yaratıldı. Yalnız bu haliyle ayakta kalamazdı. Artık yurt olmuş “toprak parçası” için siyasi, dinsel ve ahlaki kısacası kültürel normlar da yaratılmalıydı ki kurgu inandırıcı olsun. Bunlar aynı zamanda içsel kontrol unsuruydu. Bayrak, milli bayramlar, şehitlik, ulusal üstünlük gibi öğeler (özellikle burjuva devrimiyle daha bir kabartılarak) devreye girdi. Bunlar için dış mihraklar kadar destanlar da icat edildi. Böylece gururu okşanmış ezilmişlere her şey yaptırılabiliyordu. Bu kültür her yandan kitlelere empoze edildi. Dünyada örgün eğitimin yaygınlaşması da bu kültürü pekiştirmek içindi. Tarih bu kurmacada halkların birbirine kırdırılması, sermayenin büyümesinin tutanakçısıdır. Sermaye tarihi kitaplarında halk yalnızca bir dipnot olsa kimin umurunda? Bu tarihe isyanlarla ara sıra çizik atılsa da genel akış pek değişmedi. Nesilden nesile aktarıldı.

Pekiyi, bu yıkıcılık çocuk doğasına uygun muydu? Ayrımcılık, sömürü, yabancılaşma üreten ve yetenekleri yok edip bilinçleri kötürümleştiren şey çocukların kültürü /yurdu olabilir miydi? Olamaz! Buradan ne insancıl sistem çıkar ne mutluluk. Demek ki Amado, mecazi bir yurttan söz ediyor: Düşsel/ütopik yurt! Burada kardeşlik, sevgi, huzur, paylaşım, düşler… oyun vardır. Mutluluk anayurttur. Bunlar sınıflı dünyanın egemenlerini dehşete düşürür. Rekabet, kar ve tüketime ayarlı kapitalizm kıyameti koparır. Çocukları aslından çekip kendi yapay yurduna itekler. Dönmesinler diye de her taraftan denetler: Çocukların aldıkları eğitim, beslenme şekilleri, neleri izleyip okudukları, ikonları, mesleki yönelimleri hatta psikolojik sorun ve çözümlerinin neler olmasına kadar…

Kapitalizmde her şey zaman faktörüyle hareket eder. Durmaya ve keyfiliğe yer yoktur. Öyleyse geleceğin tüketicileri olacak çocukların sınırsız zaman algısına veya oyunlarına tahammül eder mi?

Uygarlık, yarı açık cezaevidir. İnsan, insan mühendisliğinin mamulüdür. Böylece kapitalizmle zirveye tırmanan yabancılaşma burada da devreye girer. Bu robotik hayata itiraz edenler bertaraf edilir. Kavramlar da hazırdır: Asosyal, uyumsuz, terörist, dinsiz, komünist, ahlaksız… öteki de öteki! Okullarda formel, sosyal hayatta informel şekilde bunlar insanlara dayatılır. Kitle iletişim araçlarıyla da tüy dikiliyor. Bu kuşatılmışlıkta çocuk doğası ortaya konamaz. Örneğin sınırsız zaman algısı… Çocuk için içinde bulunduğu an değerli ve güzeldir. Oynarken zamanı düşünmez. Yoruldu mu, vakit tamam! Zamanı belirleyen özgürlüğü ve istencidir. Kapitalizmde tersi işler: Çocuklara oynaması için bir zaman ve oynama şekli dayatılır. AVM’lerde olduğu gibi. Bu anlayıştan özgürlük ve yetenek gelişimi çıkmaz. Çarkın dişlisi ebeveynler sorunu bile göremiyorlar.

Ne demiştik, sınırsız zaman algısı. Kapitalizmde her şey zaman faktörüyle hareket eder. Durmaya ve keyfiliğe yer yoktur. Öyleyse geleceğin tüketicileri olacak çocukların sınırsız zaman algısına veya oyunlarına tahammül eder mi? Kaldı ki oyun, çocuk için çok yönlü gelişimdir. Keşfetmek ve empati kurmaktır. Mutluluğu genelleştirmektir. Bunlar çocukluğun evrensel ve zamanlar üstü ilkesidir. Schiller “Sanat oyundur.” sözünün esinini bu kaynaktan almış olmalı.

Sanatçı da oynamıyor mu? Yaratma anındaki zamanı sonsuz değil mi? Üstelik ne kar güdüsüyle ne insanlığa aykırı hareket ediyor. Aykırı örnekler mi var, dediniz! Kapitalizm buraya da müdahale ediyor çünkü. Üretici yazarlarıyla sanatı çarpıtmaya çalışsa da maya tutmuyor. İnsanın yarattığı şey insana düşman olabilir mi? Sanatla kapitalizm kapışması da burada patlıyor. Niyetini açıkça söyleyemediğinden durmadan akım yumurtluyor, post- modernizm gibi. Olmadık biçim denemeleriyle…

Ne zaman insan ve toplum sanata yansırsa sorunlar görülür. Demek istediğim, sanatçı canı istedi diye muhalif olmaz. Nesnel bağlam bunu zorunlu kılar. Sorunların kaynağı sermaye ve uzantısı iktidarlar olduğuna göre, sanatı neden sevsinler? Sanatın özünde toplumsal ilişkilerin yansıması vardır oysa: “Sanatın gelişmesinin itici gücü, sanat ile günlük yaşam arasındaki bağıntıdan başka bir şey değildir; günlük yaşamın sanatın önüne koyduğu yeni sorunların sözünü ettiğimiz sanatsal anlamda çözmek zorundadır.” (George Lukacs, Estetik, Cilt II)

Demek ki sanat yaşamsal sorunları gösterirken önerilerini de sunuyor. Elbette sanat diliyle! Bunu yaparken tam da siyasayı boşa düşürecek şekilde dayatmadan yapıyor. Bu, sanatın hiçbir aşamasında baskıyı kaldıramayacağını da işaretler. Schiller’in “İnsan oynadığı sürece insandır.” sözünden ilhamla insan sanatı olduğu sürece insandır, diyebiliriz.

Sanatın insanlığa ve çocuklara karşı sorumluluğu olduğu içindir ki bunları söyledim. Afşar Timuçin “Sanat, insanlar arasında bağları güçlendirecek, insanları birbirine bağlayacak, onlara ortak bir geçmişin ve ortak bir geleceğin sorumluları olduklarını duyuracak tek ortamdır.” der. Yazımın uzunca bölümünde çocuk doğasına değindim. İnsan sosyal bir varlıksa eğer, çocuğa ne öğretirseniz onu alır. O halde bu değerler çocuklara verilmeli ki yaşatılsın. Ve yazımın paralelinde kapitalist sistemi vurguladım. Ne yazık ki dünyayı bu güç şekillendiriyor. Kapitalizmin çocuklar üzerindeki yıkımı için şu örneği hatırlamak yeterli: Aylan Kurdi! Aylan’ın sahile vuran cesedi sistemin çöküşüydü. Mesele onu tam anlamıyla yıkmaktır. Bunun mücadelesini çocuklarımızı haklarıyla aydınlatacak sanatla yapabiliriz. Müzik, tiyatro, heykel, roman, şiir hangisi olursa artık! Afşar Timuçin’in sanata yüklediği anlam ve sorumluluk böyle yerine gelir. Bu tepki sanatın insanlığa karşı boşa düşmeyeceğinin işaretidir ve tarihsel olarak geçerlidir. Nasıl mı? İşte Antikçağ’daki estetik tavır:

Antikçağ estetiği, estetik yaşantıların insanları geniş ölçüde etkileyen, dahası kimi koşullar altında onu değişime uğratan gücünü onaylar; bunu onayladığı ölçüde de estetik öğeyi toplumsal yaşamdan koparmayı, yalıtmayı amaçlayan her kuramı daha başında geri çevirir. Bununla birlikte yine antikçağ estetiği, sözü edilen toplumsal işlevi şu ya da bu somut ve güncel ereğe hizmet eden bir edim saymaz; bu estetik anlayışına göre toplumsal işlevin önemi belli sanatların belli yöndeki uygulamasının insan yaşamına, buna bağlı olarak da toplumsal yaşama yön veren güçler arasında yer almasında belirginleşir; sanat insanları, belli insan tiplerinin gelişmesini de önleyici yönde etkilemek için elverişli bir araçtır.” (George Lukacs, Estetik, Cilt III)

Demek ki neymiş; sanat insancıl olmayana baştan karşıdır. Herhangi bir ideolojiye uşaklık yapmaz. Söyleyeceği her ne ise sanatsal kriter içinde verir. Bu nitelikleriyle belli insan tiplerinin gelişmesini de önleyicidir.

Gökyüzünün Efendisi Çocuklar (Cevat Bayrak)

Gökyüzünün Efendisi Çocuklar* kitabında bir cahil, yobaz, hırsız, üç kağıtçı, hümanizm karşıtı, şeriatçı veya ortaçağ bağımlısı, parayla yaşam kurmaya çalışan, diktatör gibi kişiliklerin yüceltildiğini göremezsiniz. Sanattan taviz vermeden akla ve yüreğe seslenir şiirler. Kim ne derse desin, evrensel değerlere bağlı kalarak eser vermek zordur fakat imkansız değildir. Sanat bu imkansızlığın dışavurumudur. Evrenseli yakalamanın yolu da sanat ışığında işlenen ulusal değerleri tarihsel bilinç ve hümanizmle birleştirmek; sınıfsal bakışı yitirmeden! Bu mantıkla, kitaptan gözüme çarpan değerleri söylüyorum: Erasmus, Aisopos (Ezop), Edward Said, Victor Hugo, İbn-i Sina, Kostas Karahalos, Carlo Collodi, Aziz Nesin, Tevfik Fikret, Hasan Ali Yücel, Yaşar Kemal… çocuk dünyasına ve evrensele katkılarından şiirlerde yer alır. Okur, tıpkı bende olduğu gibi, şiirleri okuduğunda, anılan sanatçıları araştırma gereksinimi duyar.

Türkiye sanatına yön veren sanatçılar “İyi Ki Vardınız İyi Ki Varsınız” şiiriyle özellikle anılırlar. Şair de bunu dipnotla vurgular: “Bu satırlar, isimlerini saymakla bitiremeyeceğimiz değerli şairlerimizden bazılarının, çocuklar üzerine yazdıklarını düşündüğüm dizelerinden yola çıkılarak kaleme alınmıştır.” Her şiir çocukların özelliğine /güzelliğine  veya ellerinden çalınmış yaşamsal bir öğeye yoğunlaşır. Çocuklar işçidir, göçmendir, çıraktır, sokaklara düşürülmüştür, yoksuldur, dışlanmıştır (sebep mi yok!), düşçüldür, istatiksel birer veridir… daha neleri sayabilirim, kalsın!

Şair didaktik olanın tehlikeli sularına atlamayı göze göze alarak şiir yazmıştır. “Çocuk Hakları” şiiri bunun tipik örneğidir. Şair buna da dipnot düşmüştür, yaptığının bilincinde, çekinmeden: “1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden kısaltılarak alınmıştır.” Şiir bu metin üstüne kurulmuştur. İşte, birkaç dize; “Düşünce, vicdan, din özgürlüğü hakkı/ Barış içinde toplanma özgürlüğü hakkı/…/ Bu hakların uygulanmasında büyükler ve devletlerin/ Birinci dereceden sorumlu olduğunu da bilmeli çocuklar.

Yazımda sanat, siyaset ve kuramsal yapının iç içeliğine neden geniş yer verdim? Eleştiri bu bütünsel yapıyı kavrayamazsa eksik kalır da ondan! İncelediği eserden bir takım alıntılar yapar, öznel yargılarla oyalanır durur. Hareket noktası da sadece konu (ideoloji) olur. Bu halde ne eleştiri yerine oturur ne estetik gelişir. Okur bilinci de dumura uğrar. Bunlar hepimizin sorunudur. Bu yüzden alıntılardan çok kitabın mantığını vurguladım. Eserin estetik zevki de böyle alınacaktır zaten.

Toparlarsak… Yüreği ve aklı çocuklara, yüzü tüm okurlara dönük kitabın anımsatmaya çalıştığı büyük bir özne/değer var: Çocuklar! Özellikle çağımızda her yönüyle sıkıntı yaşattığımız çocukları öznelemesi ve bizi şiir duyarlığıyla uyarması önemlidir. Çocuklar için amasız, belkisiz olmaya çağıran bir şiiridir. Çünkü dünyaya barış, çocukları korumakla gelecektir. Bu kuru kuru yaşatma değil elbette, aydınlanmayla gelecektir. Umutluyuz çünkü direniyoruz. Şairin deyişiyle; “Elbette çocuklar/ Umut ektiğimiz tarlalarda yeşerecek tüm oyuncaklar


*Gökyüzünün Efendisi Çocuklar, Cevat Bayrak, Dorlion Yayınları, 2021

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar