Eleştiriye Anekdotlarla Bakmak

Eleştiri toplumsal yaşamın sınırları içinde şekillenir. Bu sınırlar toplumsal hoşgörünün, demokrasi anlayışının ve sınıf mücadelesinin şekillendiği sınırlardır. Toplumsal baskının yoğun, faşizmin egemen olduğu toplumlarda, sağlıklı bir eleştirinin var olması çok zordur. 

‘Eleştiri’ kavramı yunanca ‘kritikos’ (Lat: criticus), kökünden gelen, ‘kritike teklıne’, ‘yargılama sanatı’; ‘kriein’: kesin ve kararlı yargıda bulunmak; yargılamak anlamında ve her şeyden önce belli bir amaca yönelik genel ve nesnel bir değerlendirme girişimidir. Herhangi bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğe uygunluğunu ve beklentimizi karşılayıp karşılamadığını saptama yönünde ayrıntılı ve ussal bir inceleme anlamına gelen eleştiri, sanat yapıtlarından siyasi eylemlere, kişisel davranışlardan toplumsal olaylara değin uzanır; gerektiğinde belgelemeye ve kanıtlamaya da başvurur.” (1)

Eleştiri uygunluğu gözetirken, söylemle nesne arasındaki özdeşliği işaret eder. Eleştirinin gerekliliği onun toplumsal yaşama dönüklüğüyle şekillenir. Toplumsal yaşamı karşılamayan eser bu anlamda sahiciliğini yitirmiş ve toplumsal olguları işaret etme durumunu kaybetmiştir. İşte eleştirinin temel odaklarının bir yanı budur. O zaman eleştirinin temel ayaklarından birisi eserin gerçekçiliğidir. Bu birebir gerçekçilik değil, nesnel dünyanın sorgulanması üzerinden yeniden üretilen gerçekçiliktir. Eserin gerçekçilik dışında bir başka varoluş nedeni ise özneyi toplumsal yaşama doğru motive etmesi ve hayata canlı bir şekilde katılmasını sağlayan eserlerdir. Bu tarz eserlerde gerçekçilik algısı yine gözetilse de temel hedef insana direnç taşıması veya özgürlük anlayışını pekiştirmesidir. Bu uygunluk bir yanıyla özgürleşme ve aydınlanma anlayışını taşırken diğer yanıyla ise hakikat anlayışımızın pekişmesini sağlar.

Bu anlamda eleştiri edebiyat ile yaşam arasındaki bağı kurar, geliştirir. Böylelikle nesnel dünya algımızı geliştirirken bizim gerçekçi bakışımızı güçlendirir. Böylece daha sahici bir mücadele etmemizi sağlar ve bize sürekli eksiklerimizi göstererek onu aşmamızı sağlar.

. . .

Eleştiri estetik görünün oluşmasına katkıda bulunduğu gibi siyasal düşüncenin oluşmasına ve sürekli kendini yenilemesine de katkıda bulunur. Estetiğe belirli bir mesafede durduğu gibi siyasal düşünceye de belirli bir mesafede durur. Bu ise eleştirinin göreli özerkliğini sağlar. Bu anlamda estetikten ve siyasal düşünceden etkilenen ama onların kendilerini yeniden üreten özerk bir konumdadır eleştiri. Sanatın ve gündelik hayatı sürekli canlı tutan bir akıntıdır.

Eleştirinin bir yanı hayatı sürekli canlı tutmak gibi görünürken aslında o, varlığını sürekli kuramı sorgulamaya borçludur. Bu sorgulama donuk ve mat olan her şeyi canlandırır ve renklendirir. Bu anlamda seçkinci ve saf sanat anlayışının karşısında eleştiri maddi dünyanın canlı akışını işaret eder. Bunun yanında eleştiri tabii tarafgildir veya Lukas’ın dediği gibi yan tutar. Bu yan dünyayı özgürleştirecek, insan emeğinin sömürüsünü yok edecek ve sınıfları ortadan kaldıracak sınıftan veya teoriden yana olmaktır.

. . .

Sanal alemin etkinliğinin artmasına paralel olarak hegemonyası da artıyor. Böyle bir dünyada eleştirinin dipsiz bir kuyuya atıldığı duygusu ve durumu giderek güçleniyor. Hızın artması ile eleştirinin yarattığı etkiyi kontrol edebilmenin yolları da azalıyor. Bu durum geçmişte yaratılan geleneğin hızlı bir şekilde parçalanmasına neden oluyor. Anın halesine kapılanlar ve hızına uymak isteyenler eleştirinin tarihsel varlığından uzaklaşıyor. Böyle olunca bir eleştiri sistematiğinin ve bütünlüğünün oluşması zorlaşıyor.

Kapitalizmin yarattığı meta fetişizminden dolayı hız artarken nesneler sürekli bilince çarpar. Böyle bir dünyada kişiler olguları sorgulamadan kabul eder. Olguları sorgulamayan veya oluşmamış olan sorgu kültüründen dolayı bilincin nesnel dünya algısı gerçekliğini yitirir. Sürekli algı yönetimi adına manipüle etmenin bilince verdiği zarar da var. Olgusal bilinç genelleşir. Bunun sonucunda ezbercilik ve işaretlerle, emir kipleriyle hareket eden, kişiliği oluşmamış insanlar çoğalır. Bu ezberci ve sorgulanmamış bilinçlerde yetkinleşme olmaz. Sıradanlaşma yaşamın bütün alanına yayılır. Bunu aşabilmenin yolu tarihsel eleştiri kültürünü gelenek haline getirmeye çalışan entelektüelleri öne çıkarmak ve eleştiri kültürünü süreklileştirmektir.

Bu görev sadece entelektüelin görevi değildir; bilakis bu problem, kapitalizmin hızını yakalayan ve o hıza işçi sınıfının ayak uydurmasını sağlayan siyasal hareketlerin birincil sorunu olmalıdır. Tabii ki sınıftan yana, emek eksenli özgürleştirici hareketlerden bahsediyoruz. Aksi halde sosyal medyanın dışına çıkamayan, meta fetişizminin yarattığı hızdan kaçamayan ve nesnel dünyanın gerçeklerinden uzak düşerek sınıf mücadelesini es geçen siyasal yapılar ortaya çıkar ve bu yapılar toplum ile olan bağını yitirir. Böyle bir dünyada, dışa kapalı ve modernleşmeye tepkili dar alanda cemaatleşme genelleşir. Günümüzde yaşanan biraz da budur.

Arendt’e göre totalitarizmin ayırt edici özelliklerinden biri kitleleri sürekli devinim içerisinde tutacak yöntemler geliştirmiş olmasıdır. Doğru ile yanlış, olgu ile kurgu, cellat ile kurban arasındaki farkın belirsizleşmesini sağlamak, totaliter yönetimlerin siyasi repertuara kattıkları en sinsi stratejiler arasındadır. Hiyerarşileri sabitleyen ve şiddet sayesinde insanları sindiren diktatörlüklerin aksine, totalitarizm kitlelerin desteği sayesinde ayakta kalır. Kitlelerin tutunduğu değerlerin (hukuk, burjuva ahlakı, din, genel geçer davranış kalıpları, vb.) yerini lider kültü, mitolojik bir geçmiş, saldırgan güdüler, ırkçılık ve husumet ile doldurabilmek için totaliter rejimlerin kalıcı ve belirgin olan her mevhumu bulanıklaştırması, müphemleştirmesi gerekmiştir. Bunun yöntemlerinden biri, önder haricinde her şeyin her an değişken olmasını sağlamaktır. Kurumlar kendi içlerinde sonsuz bölünebilir, bir gün kahraman ilan edilen, ertesi gün sokak ortasında vahşice katledilebilir olmalıdır. Kimin hangi halkaya dahil olduğu, kimin dışlandığı kestirilememelidir. Komşunun komşuyu, çocukların ebeveynlerini gizli polise ihbar etmesine yol açacak kadar güvencesiz bir ortam yaratılmalıdır. Düzenli olarak yeni iç ve dış düşmanlar yaratılmalı, bunlar gerektiğinde birbiriyle değiş tokuş edilmelidir. Dünün düşmanı bugünün müttefikine dönüşebilmelidir.” (2)

Bu manipüle etme ve bir şiddet sarmalı halinde kitleyi kontrol içinde tutma hali sadece otoritenin kalıcılığını sağlamaz. Hız ve şiddet hali toplumsal şizofreniyi genelleştirirken bu hıza uymakla kişilik yarılması hızlanır. O anın içindeki hızla var olan ve o anın içinde olmak isteyen psikolojik açıdan sorunlu, megaloman tipler hızla artar. Eleştiri bu durumun kendisinden kopuk değil. Birincisi bu ruh haliyle eleştiri yapanlar olduğu gibi bu megaloman tipler sanat eylemliğinin dışına çıkarak sanatı magazinleştirme ve şovmuş gibi göstermeye çalışırlar. Bu dengesiz ruh hali, eskiden gelen dandy (züppe, snop) kültürüyle birleşerek toplumsal yabancılaşmayı ve ruhsal bozukluğu yayar. Eleştiri bu şiddet durumunu ve hızın yarattığı yabancılaşmayı sürekli gösterir. Fakat bu sorun sadece sosyal medya ile ilgili olmayıp bu durumun yansıdığı sanat eseriyle de ilgilidir. Bu anlamda eleştiri, bu yabancılaşmayı hem sanat eserinde hem de gündelik hayatımızda göstermelidir. Bunun alternatiflerini örgütleyen, sınıfsal mücadeleyi merkeze alan eleştirmenler var olmalıdır. Devrimci eleştiri ve siyasal mücadele bu alana sürekli projektör tutmalıdır.

. . .

Eleştiri bir yandan sanat eserine bakar, diğer yandan sanat eserine dair söyleme ve eserle nesnel hayat arasındaki gerçekçilik ilişkisine bakar. Yazarın dünyası eleştirmenin gözleminin içine girer. Çünkü gerçekçi eleştirmen sanat eseriyle sanatçı arasındaki ilişkiyi merkeze kor. Sanatçının iç dünyası gerçekçi eleştirmen için sanat eserine yansır. Bunun dışında sanat eserine dair eleştiri yapanların sınıfsal yapıları ve ideolojik konumlanışı eleştirmen için önemlidir. Bu önemlilik yaşamın yeniden üretimi ve eleştirinin eleştirisi üzerinden bir gerekliliktir. Sürekli statükoların kırılması, gerçekliğin yeniden üretimi yani eleştirinin eleştirisidir.

Sanat eserinin üretimi belirli bir tarihsellik üzerinden şekillenir. A eserinin varlığı ile B eseri arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmak da eleştirmenin işidir. A sanatıyla B sanatı arasındaki ilişkileri de ortaya çıkarmak veya açımlamak eleştirmenin işidir. Eleştirmene birebir sanat tarihçisi demesek bile o bu görevi de yapar. Fakat bunun ötesinde eserin kendi çağı içinde özgürleştirici ve yabancılaşmayı kırıcı özellikleri vardır. Eleştirmek bu özellikleri sanat eserinden açarken toplumsal bilincin tarihsel olarak kökleşmesini sağlar. Zor, çetrefilli bir uğraştır eleştirmenin yaptığı. Walter Benjamin’in dediği gibi bu iş, “Midyenin içindeki inciyi bulmaktır.” Kısacası sanat eseri satır satır okunması gereken kutsal bir metindir.

. . .

Eleştiri ansal bir eylemlilik değildir, onun tarihsel uzanımları vardır. Eleştiri, ulusal alanda şekillenirken diğer bir yanıyla bağlandığı gelenek ise dünya eleştirisidir. Sınıf mücadelesi ve eleştiri geleneği bu iki paralellik içinde diyalektik bir bağla şekillenir. Nasıl Tevfik Fikret’in aydınlanmacı ve ahlaki tutumu önemliyse Nazım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” kampanyası da önemlidir. Bu anlamda işçi sınıfından yana ve aydınlanmacı eleştiri savunulur, sahiplenilir. Bulunduğu koşullar içinde yarattığı özgürleştirici yan ve yabancılaşmayı kıran özellikler bilince çıkarılır. Sadece ulusal edebiyata değil dünya eleştiri geleneğine de bu bakışla bakmak gerekir.

Genel olarak Sovyetler’de 1930’larla şekillenen sosyalist gerçekçilik sürekli eleştirilir. Haklı yanları da vardır. Fakat burada göz ardı edilen, sosyalist ve devrimci sanatçıların yaptığı eleştiri ve sanat da bu eleştiri anlayışının içindeymiş gibi gösterilerek bütün sosyalist sanatçıları aynılaştırarak eleştirmeye çalışmaktır. Sovyetler’in ortaya attığı “sosyalist gerçekçilik” söylemi, ortaya atılmasıyla birlikte sosyalist sanatçılar arasında bu bakışın eleştirisi de şekillenmiştir.

Bizim savunduğumuz sosyalist gerçekçilik, bütün bu eleştirileri de içinde taşıyan ve “devrimci gerçekçi” anlayışı şekillendiren eleştiri ve sanat eseridir. Kısacası Bertolt Brecht’i, Neruda’yı, Aragon’u ne kadar Sovyetler’in dediği sosyalist gerçekçi çizgi içinde görebiliriz? Bunların hepsi kendine has eleştiri yöntemini geliştirmiş ve kendilerine özgü sanat eserleri üretmiş sosyalist sanatçılardır. Aynı söylemi Nazım Hikmet veya Orhan Kemal, Kemal Tahir için de geliştirebiliriz. Sovyetler’deki sosyalist gerçekçilik eleştirisiyle birlikte çoğu kez amaçlanan bütün sosyalistleri karalamak ve sosyalist sanatçılara kin kusmaktır.

. . .

Üniversitelerin en önemli yanı, bilginin toplumsallaşmasını sağlamak gibi görünse de aslında bilginin siyasal mücadele alanına katılımını engellemektir. Akademik alan zorunlu olarak bilgiyi akademinin içine hapseder. Öğrenmenin kendisi belirli odacıklar içindedir. Felsefe odası, sosyoloji odası, edebiyat odası, tarih odası ve benzerleri. Bu odalarda çoğu akademisyen neden bilgi sokağa inmez der. Kendi varlıklarının bilginin sokağa inmesine engel olduğunu görmeden. Öğrencileriyle temaşa ederken, zaten toplumsal değişimi devrimci bir şekilde değiştirmek için mücadele etmek gerektiğini göremez. Çünkü mücadele onlar için önce o odanın içindedir. Hayattan yalıtılmış bu mücadele, aslında toplumsal pratiğin reddi üzerine kuruludur. Siyasete karışmayan eğitim, siyaseti örgütlemeyen eğitim, bu dar odalarda, toplumun öne çıkmış unsurlarının gazını alır, kısmi boşalımını sağlar. Günümüzde akademisyenler siyasal mücadeleyi yok etmek ve ortaya çıkmış bilgiyi bu odacıklara hapsetmek için ellerindeki büyük gayreti gösteriyorlar. Hem de bilgi sokağa insin diyerek. Sosyal alanda üretilen bilgi teori ve pratik birliğine dayanır ve bilginin üretimi toplumsal yaşam içinde mücadeleye dayanan bu diyalektiktir.

Akademisyenler toplumsal eleştiriyi ve devrimci değişimi merkez alan bir eleştiriden kaçarlar. Yapılan eleştiriler, son aşamada bir otosansürle iç içedir. Kendilerine sansür uygulamalarının birinci nedeni olarak gösterebileceğimiz “işten atılmamak adına oluşan statükoları korumak”, en önemli görevleri olur. Devletin devrimci eylemle yıkılışını savunan ve akademinin yıkılışını öncül edecek hiçbir söylemde bulunmaz.

Böylece kurnazlık ve işbilirlikle önündeki alana yönelen ve o alanın dışına çıkmayan, statükoları korumaya çalışan akademisyenlerin sayısı gün geçtikçe artar. Bilim mi, vicdan mı, gerçekçilik mi? Karın beyne ket vurur. Akademik alanda bu genel bir durumdur. Tek tük birkaç akademisyenin dışında üniversiteler sistemin ideolojisini sürekli üreten alanlardır. Günümüzde kapitalizmle, faşizmle ve cumhuriyet oluşumuyla birlikte şekillenen Türk-İslam sentezine dayalı bir ideoloji ile mücadele eden akademisyenler bir elin parmağını geçmiyor. Üniversiteler ne yazık ki tamamıyla devletin ideolojik ayağı olmuştur.

. . .

Eleştiri her zaman huzuru bozan bir eylem olarak algılanmıştır. Toplum, eleştiriye karşı statükoları koruma yönünde bir davranış geliştirir. Bir başka deyişle, geçmişten getirilen alışkanlıkların korunması eğilimi nedeniyle bireyler, eleştiriyi tepki ile karşılar. Böylece eleştiriyle toplumsal değişim arasındaki diyalektik bağın açığa çıkmaz ve en nihayetinde eleştiri işlevsiz kalır.

Eleştiri ile toplumsal özgürlük arasında da ilişki vardır. Toplumsal özgürlüğün olmadığı toplumlarda eleştirel düşünmenin ve eleştirinin yokluğu nedeniyle sağlıklı bir toplumsal gelişimin olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsan emeği sömürüsüne dayalı toplumun sömürü alanları, eleştiriler aracılığıyla gösterilir. Toplumsal baskının yarattığı deformasyon, eleştiri ve eleştirel düşünmenin güdülemesiyle kitlelerin isyanını doğuran bir toplum yapısı ortaya çıkarır. Eleştiri varlığını değişim ve dönüşüm üzerinde var eder. Onun özü devrimcidir. İşte eleştiri, statükolarıyla yaşayan toplumu bu nedenle rahatsız eder. Bu rahatsızlığı sürekli hale getirerek toplumu statükolarıyla tutmaya çalışan kesim, toplumu sömüren egemen sınıflardır. Bu anlamda edebiyat alanındaki eleştiriye de bu noktada bakmak lazım. Kültürel mücadele alanında eleştiri yerine övgünün geçmesi direkt kültürel alanda ortaya çıkan rantı bölüşme sorunudur.

Eleştiri toplumsal yaşamın sınırları içinde şekillenir. Bu sınırlar toplumsal hoşgörünün, demokrasi anlayışının ve sınıf mücadelesinin şekillendiği sınırlardır. Toplumsal baskının yoğun, faşizmin egemen olduğu toplumlarda, sağlıklı bir eleştirinin var olması çok zordur. Günümüz edebiyatında bu anlamda sağlıklı bir eleştiriden bahsetmenin imkânı yoktur. Faşist kültür toplumun bütün damarlarına işlemiş, faşist kültüre uygun hiyerarşi toplumsal işlerlik kazanmıştır.

Böyle toplumlarda üstyapının görevi, faşist kültürün sürekli olarak bireylere empoze edilmesidir. Faşizmin bir anlamda sermaye sınıfının istediği kültürel dokunun var olması, üstyapının birinci amacıdır. Böyle olunca eleştiri linç edilir, toplumsal gelişim engellenir, bütün kurumlar sermaye sınıfının istemine uygun şekillenir. Bu şekillenişte sermayenin karşısında güçlü bir işçi sınıfı olmazsa ister istemez sermayeye uygun, güdük ve sinik bir eleştiri ortaya çıkar. İşte günümüzde öne çıkan ve bize sürekli eleştirmen diye sunulan tipler, aynı zamanda bu faşist ideolojinin devamını sağlayan ve ona uygun ideolojik atmosferi yaratan tiplerdir. Bu faşist ideolojiyle toplumsal hiyerarşi arasındaki bağı doğru görmek lazım. Bu hiyerarşi sadece sağda oluşmaz, aynı zamanda solda da oluşur. Bunu aşabilmenin yolu işçi sınıfının kendi eleştirmenlerini ve sanatçılarını yaratmalarıyla iç içedir.

. . .

Bir sanat eseri üreticisi kendini, sanat eserinin eleştirisi ortamının dışına atabilir mi? Bizde eleştiri sanat eserinin eleştirisi üzerinden şekillenmez. Eleştirmenin dediği ile sanat eseri arasındaki ilişkiyi pek irdelemez sanatçı. Sanatçının temel hedefi genellikle o eserin çok satarlığı ve popüler olmasıdır. Böyle bir durumun genelleştiği bir ülkede sanat eserinin çok satarlık ve popülerliği öne çıkarken eleştiri toplumsallaşmaz. Sermaye böyle bir eleştiri geleneğine izin vermez. Onun için ortada bir sanat eseri bulunmaz.

Hızla tüketilmesi gereken bir meta vardır. Eleştirmen de ona göre bu hızla tüketmeyi güdüleyen sanat eserini metalaştıran bir reklam metni yazarıdır. Haftalık olarak çıkan kitap gazetelerinde genel olarak yapılan budur. Yazılı metnin metalaşması ve tüketime yönetilmesi. Sermaye sınıfının sanat eseriyle kurduğu ilişki sanatın metalaştırılması ve rant ilişkisidir. Burada eleştiri onlara göre sadece ve sadece tüketimi körüklemeli onlara kâr olarak dönmelidir.

Eleştiri metni işaret eder ve metnin nasıl bir dokusu olduğunu açımlar. Böylece gösterilen konum metnin estetik olarak değerini ortaya çıkarmak olduğu gibi metnin sınıflar mücadelesi yerini de işaret eder veya metnin taşıdığı özgürleştirici, aydınlanmacı işlevi gösterilir. Metnin sınıflar mücadelesi içinde hangi sınıfa verdiği destek böylece ifşa edilmiş olur. İşte eleştirmen ile yazar arasındaki çelişki bu eylemle ortaya çıkar. Metnin ifşa edilmesiyle metnin hizmet ettiği sömürücü sınıfa desteği gösterilince yazar ve yayınevleri eleştirmenlere yani ifşa edenlere karşı tavır alır. Bu anlayış sermaye sınıfıyla eleştirmen arasındaki diyalektik bağı gösterir. Sermaye sınıfı ve destekçisi olan yazarlar kendi eleştirmenlerini yaratır destekler finanse eder. Böylece eleştiriye sömürü sistemine uygun bir işleyiş kazandırılır.

. . .

Eleştiri ne kadar bir disiplin olmaya çalışsa da kızgınlığımız, hadsizliğimiz, nefretimiz, sevgilerimiz tutarlığımız ve tutarsızlığımız eleştirinin içine girer. Bu öznel eleştiri geleneği ülkemizde çok yaygındır. Bilakis Nurullah Ataç’la başlayan bu gelenek sonra İkinci Yenici şairler ve eleştirmenlerle kök salmıştır. Bu öznel eleştiri süreç içinde dandy kültürüyle de iç içe geçmiştir. Bu eleştirinin bir disiplin haline gelmesini hep engeller konuma gelmiştir.

Bireyci ve öznel eleştiri geleneği son aşamada sermaye sanatının destekçisi olmuştur. Tüm bu öfke hali, bir şeylere karşı çıkma gibi görünen bu durum sermaye sanatını öne çıkartan bir eleştiri geleneğine dönüşmüştür. Bu çıkmaz, ülkemizde eleştirinin bir disiplin olarak görünmesinden çok eleştirinin bir kaos, karmaşa ve bir hiddet hali olarak görülmesine neden olmuştur. Eleştirinin temel dayanağı olabilecek sınıfsal öfkenin yerine küçük burjuva nihilist bir anlayış yer etmiştir. Oysa bir nihilist öznelliğinden sıyrılamaz. Bir nihilistin temel hedefi teoriyi ortadan kaldırmaktır. Onun için eleştiri sadece sisteme değil sömürüsüz bir dünya yaratmaya yönelik bütün aidiyet duygularınadır. Bireycileşmeyi temel aldığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu anlamda kapitalizmin toplumu bütün parçalarına bölerek yönetmesini bir nihilist ideolojik olarak sürekli üretir. Bir nihilistin ideolojisi bireyciliğin keyfiyetine dayanır. Bu keyfiyet toplumsallığı sorun olarak görür. Bu yüzden bir nihilist geleceğe yönelik toplumsallığı gözeten bütünlüklü teorilerden nefret eder. Kapitalizmle ortaya çıkan dandy kültürünün hayatın her alanına dayatılmasıdır nihilizm. Devrimci ideolojinin bu kültürle ve bu eleştiri geleneğiyle hesaplaşmadığı sürece geleceği kurmasının imkânı yoktur. En önemlisi toplumu bir adım öteye götürecek birlik duygusunu ve eleştiri özeleştiri geleneğini yaratmasına imkân yoktur.

Devrimci düşüncenin toplumla gerekli bağı kuramamasının önemli bir nedeni, nihilist ideolojinin devrimciler arasında yaygınlaşmasıdır. Bugün devrimci mücadelede etkin kadroların çoğu nihilist kültürle iç içedir. Aydınla örgüt ve örgütlenme ilişkisinin kopmasının nedenlerinden biridir nihilizm. Bütün otoriteye karşıtlık gibi görünen köklü, sorgulanmamış bütün düşünceler, toplumsal mücadele yerine nihilist kültürü egemen hale getirir. Nihilist aydın, sermayenin bütün olanaklarını sorgulamadan kullanarak bir eleştirel gelenek yarattığını sanan ve kapitalizmi sürekli meşrulaştıran bir parazittir. Bu anlamda yalnız kurt ideolojisi nihilizmin bireyci kültürünün sonucudur. Bu yalnız kurt gibi görünen kişiler, aslında sisteme kökünden bağlıdırlar. Gerçekten bu tepkisel nihilist eleştiri yöntemini kullananlara bir bakın, ne kadar sistemin içindeler veya dışındalar. Toplumsal nefreti ve toplumsallığı önleyen bu eleştiri geleneği siyasal mücadelenin gelişmesini de engeller. Unutmayalım ki bir nihilist hiçbir zaman sömürüsüz bir dünya talebinde bulunmaz. Küçük İskender’ler, Cemal Süreya’lar, İlhan Berk’ler, Lale Müldür’ler, Murathan Mungan’lar ve benzerleri hep bu ideolojik dandy kültüründen hareket ederler. Böyle olunca eleştiri, bir görünmez bir tepkisellik ve öznel duygusallık disiplini olarak görünür.

Yine de şunu unutmamak lazım. Eleştiri hayatın her alanında devam eder. Bunu durdurmanın imkânı yoktur. Ülkemizde eleştiriye dair veya eleştiriyi belirten söz şöyle: “Milletin ağzı torba değil ki büzesin.” Kahveler, kültür alanları, dergiler, siyasi kurumlar, üniversiteler, sanal alanlar, medya ve benzeri çoğu alan eleştirinin sürekliliğini sağlayan alanlardır. Sermaye sınıfı ne kadar buraları hegemonyası altına almaya ve denetlemeye çalışsa da eleştiri üzerinden şekillenen sınıf savaşımı bu alanlarda devam eder. Devrimci eleştiri veya işçi sınıfından yana eleştiri, kendini bu alanlarda var etmenin yollarını yaratmakla olur. Bu, hayatla eleştiri arasındaki ilişkinin doğru kurulması ve sınıflar mücadelesinin örgütlenmesidir.


N O T L A R

(1) Nejat Bozkurt. Eleştiri ve Aydınlanma Kavramları Üzerine Düşünceler. Sentez Yayınları.

(2) *Zeynep Gampetti. Şimdiciliğin Eleştirisi: Zaman Algısı ve Kriz. Cogito Sayı: 100

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar