“Nefes aldığımız sürece üretip direneceğiz.”

“Bu dönem de nihayete erecek elbet. Direnmekten başka neyimiz var ki? Nefes aldığımız sürece üretip direneceğiz. Sanatımızın gücüne inanacağız; sonuna kadar insana, gerçeğe ve sanata sığınacağız. Eşit ve özgürlük üzerine kurduğumuz yaşam ütopyamızdan vazgeçmeyeceğiz! …” diyen Kemal Sahir Gürel ile müzik yolculuğu ve bir direniş aracı olarak sanat üzerine söyleştik.

-Merhaba, 1966 Eynesil, Giresun doğumlusunuz. Okul yıllarında kardeşlerinizin etkisiyle blok flüt, darbuka ve bağlama gibi enstrümanlarla tanıştınız. Sonrasında İstanbul serüveniniz ve müzik alanında adınızı duyurduğunuz yıllar başlıyor.

Yukarıdaki sizi anlatan cümleler dışında Kemal Sahir Gürel nasıl bir çocukluk yaşadı, onun müziğe yönelmesindeki içsel etkenler nelerdir, mesela onu ilk kez müziğin büyülü dünyası ile tanıştıran özel birileri var mıdır?

Müziğe 14-15 yaşlarındayken başladım. Kardeşlerimle aile içinde müzik yapmayı seviyorduk. Özellikle ortanca ağabeyim beraber çalmak için beni teşvik ediyordu. İlkin perküsyon ile başladım ama zamanla bağlama öğrendim. Annem ve babam da teşvik ettiler tabii ki çünkü onlar yaptığımız müziğin doğal birer dinleyicisi idiler. Daha sonra da ablam bir müzik okulunda daha iyi öğrenebilmem için beni finanse etti.

Müzik dinlemek, enstrüman çalmak, sesleri tanımak merak ve ruhsal doyumun iç içe geçtiği doğal bir yolculuktu benim için. Sanki müziğin şifresini çözdükçe, bu kapıları açtıkça ruhumun derinliklerinde bir şeyler patlıyordu. Bu patlamanın doyumu hayatımdaki başka hiçbir şeye benzemiyordu. Dünyayı ve müziği bir arada keşfedip tanıyarak büyüdüm. Buna 80’lerin politik ivmesi çok hızlı olan döneminin etkisini de eklemeliyim.

1985-2003 yılları arasında birçok şarkı ve enstrümantal eserler besteledim. Şarkı düzenlemeleri yaptım (aranje). Daha çok sahne üzerinde müzik yaptım. 2003’ten sonra ise film müziklerine yöneldim. Bu beni sahneden stüdyo ortamına taşıdı. Neredeyse son 20 yıldır sahnede hiçbir konsere çıkmadım.

-Sizinle aynı dönemlerde İstanbul’da üniversite okuduk, aynı alanlarda aynı meydanlarda soluklandık.12 Eylül sonrası toplumsal mücadelenin filizlenmeye başladığı hareketli yıllardı, 80’li yıllar. Öğrenci dernekleri mücadelesinden gelen bir grup arkadaşla 87 kuşağı olarak adlandırıyoruz kendi kuşağımızı. O yıllara dönüp baktığınızda bu ateş çemberinin içinde sizin hafızanıza kazınan sanatınızı ve kişiliğinizi etkileyen olaylar nelerdir?

O yıllar, 12 Eylül cuntasının hemen akabinde devam eden mücadele dolu zor bir döneme rastlıyordu. 85’ten bu yana 37 yıl geçmiş. O zamanlar 20 yaşındaki çocuklardık. Genç yaşlarına rağmen 70 dönemi devrimci önderleri ve sol hareketleri hayranlıkla izleyerek bayrak yarışını devralan yeni bir kuşak ortaya çıkıyordu. 70 kuşağının devrimcilerinin çoğu hapishanedeydi. Dışarıdaki binlerce genç ise 12 Eylül’e tepki olarak bir araya geliyor, örgütleniyor ama tüm tecrübesizliğine rağmen meydanlarda, yürüyüşlerde, üniversitelerde 12 Eylül faşizmine cesurca meydan okuyordu. Beni etkileyen çok değerli yaşanmışlıklar ve anılar var elbette. Ama en çok etkileyen ve hala geçmişe saygıyla bakmamı sağlayan birçok değerli kişiliği ifade etmem ve anmam gerekiyor.

1985 yılında Ruhi Su’nun cenazesine katıldım. Bu benim müzik ve politika ilişkimde bir dönüm noktasıdır. O dönem kolektif çabasının içinde olmaktan dolayı onurla andığım 13 yıllık Grup Yorum süreci başladı. 98’de gruptan ayrıldım.

-Birçok albümün besteciliğinin yanı sıra aranjörlük ve yönetmenlik de yaptınız. Yine birçok kısa film, sineme ve televizyon dizileri için film müzikleri hazırlıyorsunuz. Gerçekten de bulunduğunuz mecrada üretken bir sanatçısınız. Bu koşuşturmacanın arasında hayalini kurduğunuz yani gerçekleştirmek istediğiniz mutlaka hayata geçirmeliyim dediğiniz projeleriniz var mı?

Yeni enstrümantal albümlerin yanı sıra sözlü bestelerimden oluşan bir albüm ve bu projenin konserlerini vermeyi hedefliyorum.

-Tüm alanlarda olduğu gibi müzik alanında da gerek teknolojinin ilerlemesi gerekse çağın gidişatına uygun dijital platformların gelişimine bağlı olarak baş döndürücü bir hızla ortaya çıkan değişim var. Yeni kuşakların algısı ve beğenisini karşılayabilecek, onları edilgen olmaktan çıkarıp piyasanın derinliği olmayan popüler kültür çöplüğünden kopuşunu sağlayarak nitelikli müziğe ulaşmalarının önünü açacak bir süreci başlatmak mümkün mü? Buradan hareketle sizce müzik günümüzde nereye doğru evriliyor, geleceğe için öngörüleriniz nelerdir?

Burada kökleri çok önemsiyorum.

Birinci önemli konu etnik zenginlikler. Etnik derinliklere ne kadar inebilirsek o denli kalıcı, etkisi yüksek ve değerli çalışmalar üretebiliriz. Kürt, Zaza, Laz, Arap, Rum vb. dillerinde keşfedilmemiş veya henüz iyi şekilde ele alınmamış binlerce eser var. Bunları tek tek incelemek bile bir eğitimin konusu.

İkinci önemli konu da politik-felsefi alanla yakın olmak ve edebi birikim edinme konusu. Yani akıp giden hayatı politik olarak da kavrayabilmek ve bunu bir sanat eseri olarak yorumlayabilmek için gerekli olan edebi yetkinlik ve müzikal yeteneğe sahip olmak.

Bunlar olmadan yüzeysel planda üretilen eserlere biz popüler eserler (pop) diyoruz. Popüler eserlerin etkisi köpük gibi kısa sürede geçiyor. Hayatın karmaşık çatışkıları ortasında özgürleşmek isteyen insanın hikâyesini, insan zekasını ve insanlık tarihi gibi derinlikli alanları önemsemeyen, bugünkü insanın karmaşık ruh dünyasını algılayamayan ve son derece donanımsız, emeksiz üretilen POP’tan uzak durmak gerekiyor.

-Uzun yıllardır Almanya’da Köln’de yaşıyorsunuz, ülkemizdeki sanatçıların gerçekten zor koşullarda üretim yaptıklarını görüyoruz. Konser yasakları, festival iptalleri, sokak sanatçılarının yaşadığı sıkıntılar gittikçe olağan bir hal almaya hatta kanıksanmaya başladı. Gülşen’in sistem içi bir sanatçıyken kurduğu eleştirel ya da maksadını aşan bir cümle için bile başına neler geldi biliyorsunuz. Ülkemizde zaten geçmişten beri var olan şimdi de dozajı gittikçe artan sanata karşı baskıları ve düşmanlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin kuruluş felsefesi en temelde iki hususa dayanır: ‘Türk ve Sünni’. Birbirinden farklı etnisitelere sahip bir coğrafyada resmî devlet tarafından herkes Türk ve Sünni olarak kabul ediliyor. Sınıfsal eşitsizliklerin yanı sıra, bu durum farklı etnik-kültürel unsurların kendisini serbestçe bu toplumda yaşatmasını ve ifade etmesini engelliyor. Bu durum Türkiye’de bulunan toplumların ve emekçi kesimlerin eşit ve özgürce, gerilimsiz ve huzurla bir arada yaşamasını engelliyor. Demokratik bir ülkede yaşamıyoruz nihayetinde.

Geçmişte de konser yasakları, baskılar vardı. Ama bunlar büyük ölçüde Batı ve Türkiye’nin 89’a kadar aktif olarak yaşayan sosyalizmden ‘komünizm tehlikesi’ nedeniyle korkmasından kaynaklanıyordu. Herhangi bir sanat ürününün ‘Türkiye’de bir rejim değişikliği çabasına hizmet ettiği’ veya bu isteği çağrıştırdığı varsayılarak konserler, şarkılar, kitaplar, tiyatro ve filmler yasaklanıyordu. Meşhur 141-142, o dönemdeki en popüler baskı aracıydı. Sonradan devletin bu korkusu başka yasa maddeleriyle güçlendirilerek sürdürüldü. Her darbe bu tür alternatif sanat üretimlerini yasakladı, önünü kesmeye çalıştı. Sanatçıları hapse attı. Türkiye’nin uzun seneleri bu darbe yasalarıyla yönetildi. Maalesef hâlâ da öyle yönetiliyor. Ama yaklaşık son 20 yılda bir fark daha ortaya çıktı. Artık sistem ve hukuk dışına itilmek için sadece sosyalist olmak gerekmiyor. Bugün artık iktidarın ortaya çıkardığı farklı sınıfsal ittifaklar ve dayandığı ideolojik yapısı belirleyici. ‘Yeni iktidarın’ devlet içi ittifaklarının çatısı altında bir uzlaşı var ve bu yapı sadece ama sadece kendisine hayat şansı tanıyor. Başta hukuk, eğitim ve ekonomik bölüşüm konusu olmak üzere, halk yararına çalışması gereken asgari devlet ve kamu kurumları tamamıyla yok edildi. Sivil toplum bir baskı çemberi içine alındı. Halk kitlelerinin sadece maddi ve günlük yaşamına değil kültürel yaşamına da kısıtlamalar getirildi. 20 yıllık ayakta kalma becerisi (!), tüm iktidar kurumları ile bunlara bağlı sivil uzantıları deyim yerindeyse adeta şımarttı. Kendilerine güvenleri tavan yapan bu anlayış şimdi bunun keyfini çıkartırcasına davulun tokmağına var gücüyle asılıyor. Hem öz kaynakları gasp ediyor hem kendi arasında bölüşüyor, (Tevfik Fikret’in şiirindeki gibi patlayıncaya, tıksırıncaya kadar yiyor), hem de hoşuna gitmeyen her şeyi bir parmak hareketiyle kolayca yasaklıyor. Bunun hep sonsuza kadar böyle gideceğini düşünüyorlar tabii.

Bu özgüven nedeniyle çok sıradan bahanelerle konserleri hiç mahkeme kararı bile almadan yasaklıyorlar. Tek bir vali, tek bir kaymakam veya bir tarikat sözcüsünün, hatta bir imamın sözüyle bile… Evet bu dibin de dibi bir durum. Ama yine de aşılmaz değil.

Bu bir dönem, bedeli çok ağır seyreden bir süreç. Bırakın politik sanatçıların çektiği sıkıntıları, ekmeğini müzikten kazanan onlarca müzisyenin intihar ettiği dönemlerden geçiyoruz.

Bu dönem de nihayete erecek elbet. Direnmekten başka neyimiz var ki? Nefes aldığımız sürece üretip direneceğiz. Sanatımızın gücüne inanacağız; sonuna kadar insana, gerçeğe ve sanata sığınacağız. Eşit ve özgürlük üzerine kurduğumuz yaşam ütopyamızdan vazgeçmeyeceğiz! …

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar