İşte “Screenshot 2026-08-01 233642.png” adlı görselde yer alan metnin kelimesi kelimesine dökümü:
İsmim Mayk. 27 yaşında bir Amerikalıyım. Doğma büyüme New Yorkluyum. Ve bu iradem dışında sahip olduğum sıfatlardan azade biçimde kendimi tanımlayacak olsaydım eğer, tek cümleyle, özgür dünyaya inanmış bir liberalim, derdim. Hala da öyleyim.
Nasıl ki doğa kendi haline bırakılmış biçimde dengesini bulur, en ideal yaşam formlarını yaratır -ki bu Tanrı’nın düzenidir-; aynı şekilde insan toplumu da kendi haline bırakıldığında en ideal düzeni yaratacaktır. Aklım erdiğinden beri böyle düşünür, buna inanırım. Ne demiş adam? “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” demiş. Dostlarım, bu sözde Tanrı’nın nefesi vardır.
Tabii şimdi salt bir kanunsuzluğu savunduğum sanılmasın. Bireyin özgürlüğü, insan hakları çerçevesinde tanımlanır. Onun dışına çıkmak özgürlük değil, anarşi getirir. Ve eğer Tanrı anarşi isteseydi, nefesini bize ulaştıracak aracılar kullanmazdı.
Zaten dünya da bu ilkelere uygun şekilde yönetiliyordu. Birey, toplumdan önce geliyordu. Hepimiz özgürdük, arkaik kısıtlar yoktu, dünya koca bir köydü, bırakılıyordu yapıyorduk ve geçiyorduk. Bu düzenin garantörü de özgürlük denince akla ilk gelen şanlı ülkemiz Amerika’ydı. Ta ki Trump denen herif iktidara gelene kadar.
Ah size nasıl anlatabilirim, o sarı bela ilk defa seçilip de başkanlık konutunun zeminini ayaklarıyla çiğnediğinde, o şerefli koltuğu çirkin cüssesiyle doldurduğunda ne kadar acı çektiğimi? Hayatta bazen hiç olmaması gereken şeyler yaşanabilir. Ama bu, üst komşunuzun tahammül edilemez derecede gürültücü çıkması, bir arkadaşınızın düşüncesizce bir lafla kalbinizi kırması ya da internet siparişinizin eksik gelmesi ise doğal karşılanabilir. Demokrasinin beşiği Amerika bir canavarın ninnisi ile sallanarak uyutulduğunda değil.
“Ey kurucu babalar! Neredesiniz?” diye bağırmak geliyor insanın içinden. Neredesiniz? Sonra “Belki de ortalıkta olmamaları, bu durumu görmemeleri daha iyidir,” diye düşünüyor aynı insan. Görseler, kahrolurlardı.
Trump’ın ilk seçimi kazandığı 2017 senesinin 20 Ocak gününü unutamam. Kalbi “De-mok-ra-si!” diyerek atan kimse de unutamaz, çünkü o gün ilk kalp krizimizi geçirdik. Sosyal çevrem de benim gibi liberal değerlere yürekten bağlı insanlarla çevrili olduğu için toplu bir yas halinin içindeydim. Dostlarım çıkan sonuçlara inanamıyor, kimi hayıflanıyor, kimi küfürler ediyor, kimi göz yaşları döküyordu. Yaşanan bir anomaliydi. Öyle olmalıydı. Yatacak, kalkacaktık ve kusursuz sistemimiz bu sapmayı düzeltmiş olacaktı. Öyle olmalıydı.
Şimdi çıkıp da “Nerede demokrasi? Nerede tutarlılık? Halkımızın tercihlerine saygı duymuyor musun?” diyenler olacaktır. Çok açık söylemek gerekir ki dostlarım, duymuyorum! Bir özgürlük düşmanına özgürlük tanınmaz! Bir demokrasi düşmanı, dünyanın en gelişmiş demokrasisinin başına geçemez! Geçmemeli! Aksini savunan tutarsızdır; ben değil!
Günler geçti. Haftalar geçti. Aylar geçti. Koca bir civciv görünümündeki iğrenç yaratık olduğu yerde durmaya devam etti. Attığı her adımla, ettiği her lafla inandığımız bütün değerleri sarsıyordu. Süreci atlatmak bizim için hiç kolay olmadı. İlk başlarda ben kendimi alkole verdim. Yakın arkadaşım Richard, buralardan uzaklaşmak için dünya turuna çıktı. Eski sevgilim Diana, Budist oldu. Daha kimler, ne çarelere başvurdu. İnsan, acıyla başa çıkmak için bir yol bulmalı. Arıyorduk. Ulusumuz için çok zor günlerdi.
Ah, bunları anarken bile utançtan karnıma ağrılar giriyor. Hatırlarsınız, bu aşağılık yaratığın ilk başkanlık döneminde bir pandemi yaşanmıştı. Covid-19 salgını dünyayı kasıp kavuruyordu. Peki şunu da hatırlar mısınız, bu cehalet abidesi başkan o dönemde çıkıp ne diye demeç verdi?
“Virüse karşı deterjan için!” dedi.
Amerikan başkanı dedi bunu. Yüce Amerikan Ulusu’nun temsilcisi. Şahsen ben covide hiç yakalanmadığım halde, sırf şu açıklama yüzünden iki hafta yataklara düştüm. Kahrımdan hastalandım. Nasıl düşmem? Yahu biz Amerika’yız! Dünyanın hamisiyiz! Yeri geliyor, ilkel coğrafyalara özgürlük ve demokrasi götürüyor, insanlık dersi veriyoruz! Ve bizi temsil eden adam çıkıp “Deterjan için!” diyor. Söyleyin, nasıl yıkılmam? Biz artık dünyaya örnek olmaya devam edebilir miyiz? Demezler mi, “Bu Amerikalılar malmış yahu! Böyle bir adamı seçtiklerine göre, hepsi bu adam gibi aptal olmalı. Biz bunları gözümüzde boşuna büyütmüşüz!” Utancımızdan yerin dibine girdik. David bir daha dünya turuna çıkamayacağı için kahroluyordu. “Artık nereye gitsem, benimle alay ederler! Hiçbir yere gidemem!” diyordu. Haklıydı. Bir anda nereden nereye? Tanrım, nereden nereye?
Bu demokrasi ve insan hakları düşmanının ikinci seçim zaferi ise hepten bir çöküş oldu. Arkadaşlarım daha ilk zaferinden itibaren Amerikan halkına karşı bir güvensizlik duymaya başlasalar da ben bu tavra mesafeli durmaya gayret etmiştim. “Amerikalılar da hata yapabilir! Ama hatalarını görünce dönmesini de bilecekler!” diye savunmuştum. Aslında olmasını istediğim şeye inanmaya çalışıyordum. Nitekim sonraki seçimi Biden kazanınca “Gördünüz mü?” dedim arkadaşlarıma. “Ben haklı çıktım işte!” Ama onlar hala tetikte duruyorlardı. Seçim zaferinin sevincini yaşasalar da içlerinde bir kuruntu taşıyorlardı. “Yine de” diyorlardı, “zar zor kazandı Biden, görmüyor musun? Şu Trump’ın hala alabildiği oya bak! Bu adamın normal şartlar altında yüzde onu geçememesi lazım! Yok kardeşim yok! Bu Amerikan halkı aptal! Kabul edelim! Burası bitmiş!”
Arkadaşlarıma kızdım. Onları fazla depresif ve inançsız olmakla suçladım. Ama vardığımız nokta nedir? İşte adam ikinci kere iktidara geldi! Yani depresif olan dostlarım değilmiş; saf olan benmişim! Amerika gerçekten bitmiş! Halka gerçekten güvenilmezmiş! Artık onlara tamamen hak veriyorum. Bu Teksas’tan Meksastan adam çıkmıyor maalesef.
Malum, ikinci zaferin sonuçları daha da kötüydü. Artık Trump’ı durduracak herhangi bir fren mekanizması kalmamıştı. Her istediğini yapabiliyor, aklındaki her planı tek seferde, hiçbir engele takılmadan hayata geçirebiliyordu. Herkese sataşıyor, bir getto mafyası gibi konuşup tehditler savuruyordu. “Orayı bana verin! Şurayı işgal ederim! Petrolünüzü istiyorum!” falan… Yahu biz eskiden başka ülkelere insan hakları götürmeye giderdik ve bundan da kıvanç duyardık. Şimdi bu deli çıkmış, “Ben bu dünyanın patronuyum, var mı bana yan bakan!” misali kabadayılık taslıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Resmen bir distopya yaşıyoruz. Hani 1974 diye bir film mi, kitap mı ne varmış, oradaki gibi. Ya da 84 olabilir, tam emin değilim, izlemedim. Sonuçta bir distopya… Kendisini kovboy sanan, sığır gütmekten güttüğü sığırlara benzemiş Orta Amerika’nın çobanları bizi bu hale getirdi. Yazıklar olsun!
Neyse, sadede geleyim. Tüm yaşananların ardından uzun bir kapanma dönemi yaşadım. Altı ay boyunca evden hiç çıkmadım. Düşündüm. Amerika’yı düşündüm. Güzel ülkemizi, bu psikopatın elinden nasıl kurtarabiliriz diye düşündüm. Sonuçta problem, Trump’ın kendisiydi. Bu Allah’ın delisi bir şekilde ülkenin başına geçmişti ve deli olduğu için bütün sistemi alt üst ediyordu. Ondan kurtulsak, sistem tekrar tıkır tıkır çalışır, eski mutlu günlerimize dönerdik. O zaman tek bir çare vardı. Ne yapıp edip, bu Trump’ı ortadan kaldırmalıydık.
Benim gibi özgürlükçü Amerika’ya inanmış birkaç dostumla bir araya geldik ve bir plan yapmaya başladık. Trump’ı kaçıracaktık. Ne olursa olsun, Amerika’yı bu manyağın elinden kurtaracaktık. Tarihin kısa bir kesitinde bir anomali olarak tahta çıkmış bu deli ortadan kalkınca sorunlar da çözülecek, muhteşem sistemimiz kendine gelecekti.
Uğraştık, didindik, kafa patlattık ve bir kaçırma planı hazırladık. Ülkemiz özgürlükçü olduğu için silah bulmak mesele değildi. Gidip bir dükkandan bir sürü silah satın aldık. Ardından Trump’ın yakın zamanda konuk olacağı bir televizyon programını büyük gün olarak belirledik. O kanalda çalışan bir özgürlük savaşçısı dostumuz bizi içeri alacak, biz de planımızı devreye sokup, Trump alçağını tereyağından kıl çeker gibi kaçıracaktık.
Programın yapılacağı gün, stüdyonun bulunduğu binada, bir odada saklanıyorduk. Beş erkek, üç kadındık ve yanımızda bir de küçük bir çocuk vardı. Trump yayın öncesi binaya geldiğinde, yerlerimizi aldık. Dört kişi tuvalete geçtik, dört kişi de tuvalete giden koridordaki odalardan birinde saklanıp beklemeye başladı. Trump tam koridorun önündeyken, ekibimizdeki çocuk, koridorun ucundaki tuvalete doğru seğirtti. Planın en mühim noktası, esas tuzak da buydu. Trump küçük çocuğu görünce, yanındakilere “Siz gidin, ben geliyorum,” diyerek çocuğu takip etmeye başladı. Önce çocuk, ardından da Trump alçağı tuvalete girdi. Trump, çocuğa “Hey yavrum! Başkanla tanışmak ister misin?” deyip kemerini çözmeye kalmadı, biz saklandığımız kabinlerden dışarı fırladık. Koridorda bekleyen dört arkadaşımız da arkasından içeri daldı ve silahlarımızla bunu rehin aldık. Sessiz sedasız şekilde, acil çıkış kapısından bunu çıkarıp götürdük. Halen bu alçağı rehin tuttuğumuz New York’taki dağ evine geldik.
Tabii, ortalık nasıl karıştı, nasıl karıştı… Günlerce Trump’ı aradılar, ama planımız mükemmeldi, hiç iz bırakmamıştık. Ne kadar uğraşsalar da bulamadılar. Bir süre halktan gizlediler ama sonunda açıklamak zorunda kaldılar. “Başkan Trump kaçırıldı!”
Bütün haberlerde bizim eylemimiz vardı. Bütün dünya çalkalanıyordu. Devlet yetkililerimiz önce Venezuela’ya çağrıda bulundu. “Eğer siz kaçırdıysanız verin başkanımızı, biz de sizinkini verelim” dediler. Biz tabii saklandığımız dağ evinde gülmekten yerlere yatıyoruz… Ama bir noktadan sonra çıkıp eylemi üstlenmemiz gerekiyordu. Yanımızdaki bilişim uzmanı dostumuzla, internetten izimizi bulamayacakları şekilde bir açıklama yayınladık. “Trump’ı biz kaçırdık! Biz, Amerikalı özgürlük ve demokrasi savaşçıları!”
Trump tarafından devletin kritik konumlarına yerleştirilmiş, ağzı aynı Trump gibi bozuk olan abuk sabuk tipler, Amerikamızın devlet ciddiyetine yakışmayacak bir dille bizi tehdit etmeye başladı. “Başkanımızı salın, yoksa hepinizi yeryüzünden sileriz!” falan dediler. “Yahu,” dedik, “Sizce biz ölümü göze almadan böyle bir işe kalkışmış olabilir miyiz? Biz, Amerikan demokrasisi için ölmeye razı özgürlük savaşçılarıyız! Ve koşulumuz açık! Trump’ı asla salmayacağız. Yerine yeni başkan seçin!”
Bir süre direndiler. Trump’ı onursal başkan ilan ettiler ve onun yardımcıları bir süre devleti idare etti. Seçime yanaşmadılar. Bu arada Demokrat Parti’nin tavrı bizi hayal kırıklığına uğrattı. “Amerikan başkanı bizim de ortak değerimizdir. Ona yapılan bu kalkışmayı kabul edemeyiz! Trump onursal başkanımızdır!” dediler. Ulan siz salak mısınız diye evin içinde duvarları yumrukladık. Size altın tepside fırsat sunduk. Siz demiyor muydunuz, bu adam Amerika’ya zarar veriyor, bizi mahvedecek diye. Alın, kaçırdık, kurtardık işte Amerika’yı… Ama yok… Demek ki yeteri kadar liberal değillermiş! Bunları da tanımış olduk. Sözdeymiş bunların liberalizmi. Yoksa gerçek bir özgürlükçü, bir özgürlük düşmanının kaçırılmasından neden rahatsız olsun?
Bu süreçte tabii ki Trump’la aynı evde yaşıyoruz. Bu Tanrı’nın belası başta bizi korkutarak vazgeçirmeye çalıştı.
“Sizin,” dedi, “bundan sonra Amerika’da yatacak yeriniz yok,” dedi. “Nereye kadar böyle saklayacaksınız beni, illa ki bulacaklar, o gün işte hepiniz bittiniz,” falan dedi.
“Bittiysek bittik be! Geri dönüşü yok artık bu yolun!” dedik.
“Geri dönüşü var,” dedi. “Beni şimdi salarsanız, sadece sizi idam ettiririm. Ama salmazsanız, çoluğunuzu çocuğunuzu bile astırırım Tanrı çarpsın!” dedi.
Ben bu tehdidi duyunca delirdim, bunun o yayvan suratına avucumun içiyle tokadı yapıştırdım. Zaten sürekli kızarmaya meyilli suratı mosmor kesildi.
“Ulan sen bittin oğlum!” dedi bana. “Seni ayriyeten yazdım kafaya! Seni öldürmeyecem, Beyaz Saray’da özel asistan ayağına işe alacam, her gün işkence edecem sana!” dedi.
Ben tabii iyice gerildim, korktum, korkudan buna bir iki tokat daha aşk ettim. Arkadaşlar araya girip tuttu beni. Öldürecektim hayvan oğlu hayvanı.
Neyse efendim, günler günleri kovaladı, devlet Trump’ı bulamıyor, biz de salmıyoruz. Yetkililer sonunda çaresiz kaldı ve yeni bir başkan seçmeye karar verdiler. O gün bizim dağ evinde bir kutlama havası esti ki, görmeniz lazım. “Eski Amerika geri geliyor! Yaşasın!” diye evin içinde hoplayıp zıplıyoruz. Trump salağı da aklı sıra bizi manipüle etmeye çalışıyor.
“Siz sanıyor musunuz ki, ben olmayınca her şey değişecek, dünya savaşı falan çıkmayacak?” diye laf attı ortaya.
“Tabii ki çıkmayacak!” dedik. “Sen manyak olduğun için herkese sataştın, dünyayı kızıştırdın. Normal bir insan başa geçince sorun kalmayacak,” dedik.
“Normal nedir?” diye sordu.
“Normal, sağa sola tehditler savurmayan, diplomasinin kurallarına uyan, liyakatli devlet adamlarıdır,” dedik.
Güldü. “Oğlum,” dedi. “Siz çocuk musunuz? Kibar konuşan bir adam gelse, o da benimle aynı şeyi yapacak. Kibar konuşuyor diye işin özü mü değişiyor?” dedi.
“Değişir tabii,” dedik. “Senin bu tavrın kaos yaratıyor. Dünyada kural, kanun koymadın. Ortalığı karıştırdın,” dedik.
“Kurallar kaybedenler içindir. Biz lideriz. Kural, biz ne koyuyorsak odur,” dedi.
“Böyle siyaset mi olur be!” dedik.
“Siyaset dediğin budur!” dedi. “İşimize geliyorsa bırakırız yaparlar, bırakırız geçerler. İşimize gelmiyorsa bırakmayız yapamazlar, bırakmayız geçemezler!” diye de ekledi.
Ben yine dayanamadım. Liberalizmin elifbasına yönelik bu alay dolu hakaret gözlerimi döndürdü. Sarı domuza tekme tokat giriştim, arkadaşlar araya girdi, bu yine bana küfür kafir… Neyse…
Aradan kısa bir zaman geçti, yeni başkan seçildi. Biz vatanseverliğimizin gereğini yerine getirmiş olmanın gururu ve mutluluğuyla göz yaşları içinde zafer konuşmasını beklerken, yeni başkan hepimizi şoke eden bir açıklama yaptı:
“Trump’ı Amerikalı birkaç meczubun kaçırdığı yalan!” dedi. “Başkanımız şu an Grönland’da tutuluyor, gidip onu alacağız!”
Yani koltuğa gelir gelmez savaş ilan etti. Ertesi gün Amerikan birlikleri Grönland’a çıkarma yaptı, ada işgal edildi. Her yer köşe bucak arandı ama tabii ki Trump’ı bulamadılar. Yeni başkan bu sefer şöyle bir açıklama yaptı:
“Eski başkanı bulamadık, çünkü başka bir ülkeye kaçırılmış. Haftaya da oraya giriyoruz. Bu arada gelmişken Grönland’ı da almış bulunduk. Artık burası da Amerika’dır. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun.”
Ertesi hafta da başka bir ülkeye girdiler. Sonuç aynı oldu.
“Başkan burada da değil, yine kaçırmışlar. Haftaya da oraya giriyoruz!” dediler.
Biz evde dertten derde giriyoruz; Trump şerefsizi nasıl neşeleniyor.
“Helal be!” diyor. “Böyle böyle Çin’e kadar gidecek bizimkiler!”
Ben yine kendimi tutamayıp bununla tartışmaya girdim. “Bak,” dedim. “Benim de Çinli arkadaşlarım var ama Çin kültüründen, senden nefret ettiğim kadar nefret ediyorum. Çin bence de yok edilmeli. Ama bu şekilde değil. Özgürlükçü şekilde yok edilmeli!”
Trump da sinirlendi. “Ya sen hakikaten malın önde gidenisin!” dedi bana. “Özgürlükçü şekilde yok etmek neymiş? Ne konuştuğundan haberiniz yok senin!” dedi.
Aramızdaki laf dalaşı yine büyüdü, kontrolden çıktı. Tam üstüne atlayacakken dostlar tuttu… Falan, filan… Neyse…
Biz baktık, olacak gibi değil. Yeni başkan her yere saldırıyor. Trump’tan beter çıktı. Dedik bunu da kaçıralım. E, Amerikan başkanlarının zaafını da biliyoruz. Yine küçük bir çocuğu yanımıza aldık, Beyaz Saray’ın oraya gittik. Kapısının etrafında dolaşıyoruz. Çocuk bizden ayrı, tek başınaymış gibi dolaşıyor. Yeni başkan çocuğu tek başına görünce yanındakilere “Ben geliyorum birazdan” deyip saraydan çıktı. Çocuğa “Gel bakayım küçük, sana marketten şeker alayım mı?” dedi. Çocuğu elinden tuttu, bir ara sokağa doğru götürüyor. Biz buna arkasından çöktük, kafasına bir çuval geçirdik. Arabaya attık, dağ evine getirdik. Artık iki esir başkanımız vardı.
Ama heyhat… Bu nasıl bir döngüdür Tanrım? Biz, mesele şahıslar dedikçe, sorunu psikolojisi bozuk, karaktersiz başkanlar diye gördükçe ve onun yerine düzgün bir adam gelince her şey düzelecek sandıkça, Amerikan halkı yine bir psikopat seçip başımıza oturttu. Her yeni gelen bir tarafa saldırıyor. Her yeni gelen yasakçı, baskıcı, ahlaksız, kültürsüz… Yav biz kaçırıyoruz, daha beteri geliyor, biz kaçırıyoruz, daha beteri geliyor. Ey Amerika, sende ne bitmez psikopat başkanlar varmış? Güzelim liberal sistemimizi bozmak için hazır bekleyen ne manyaklar saklıyormuşsun bağrında?
En sonunda dağ evinde beş başkanla oturmaya başladık. Ama artık eve sığamıyoruz. Altıncı başkan da önceki beşinden beter çıktı. Bunu da kaçırsak mı diye aramızda tartışıyoruz ama evde yer yok. Dedik bir ev daha tutalım, bundan sonraki kaçırdıklarımızı orada saklayalım. Bu davaya girdik bir kere, dönmek yok. Amerika’da başa geçecek hasta ruhlu diktatör kalmayıncaya kadar, gerekirse her başkanı kaçıracağız. Nasıl olsa bir gün gerçekten normal, gerçekten aklı selim, gerçekten demokrat ve gerçekten liyakatli bir başkan çıkacak. O zaman kusursuz sistemimiz liberalizm de tıkır tıkır çalışacak.
İsa BARAN

