Heinrich Heine ve İhtiras Cürufu

Martin Luther’le başlayan, Spinoza, Leibniz, Lessing, Goethe, Kant, Fichte ve Hegel ile birlikte Alman felsefe geleneğinin önemli filozoflarından birisi olan Heinrich Heine, aynı zamanda 18. yüzyıl Alman edebiyatının en etkili şair, yazar ve gazetecilerinden biridir. Romantizm akımını hem zirveye taşımış hem de ironik tarzıyla bu akımı hicvederek modern Alman edebiyatının öncülerinden olmuştur.

En önemli başyapıtlarından birisi olan “Almanya’da Din ve Felsefenin Tarihi Üzerine” adlı yapıtı, 17. yüzyıl Alman felsefesinin ve idealizmin gelişimi bakımından önemli bir kaynak niteliğindedir.

Heine’nin bu çalışmasında kullandığı “İhtiras Cürufu” metaforu, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir kavram. Birçok etimolojik kaynakta “ihtiras” sözcüğü, bir amaca ulaşmak için kişinin bütün benliğini saran, genel olarak iradeyi devre dışı bırakan aşırı ve önü alınamaz tutku olarak tanımlanıyor. Cüruf sözcüğü ise metaller yüksek ısıda eritildiğinde, yoğunluk farkıyla yüzeyde biriken, metalik olmayan değersiz atık tabakası için kullanılıyor.

Ünlü Alman filozofu Heinrich Heine bu iki sözcüğü birleştirip “İhtiras Cürufu” kavramını oluşturur. Kavramı, kişinin hırsları yüzünden içinin çürüdüğünü, tükendiğini ya da geriye sadece değersiz/kötü kalıntıların kaldığını anlatmak için kullanır.

Gerçekten de edebi ve felsefi açıdan muazzam derinliğe sahip bir metafor. Okuduğumda üzerinde saatlerce düşündüm, acaba bu kavramı nasıl anlamlandırabiliriz diye. Eleştiri yapmanın zor tarafı da farklı disiplinlerde kullanılan sözcükleri metin içinde tutarlı kılmak ve bir bağlama oturtmaktır.

Heinrich Heine, burada metalürjik bir atık kavramı olan “cüruf” ile insan psikolojisinin en merkezi duygularından biri olan “ihtiras”ı birleştirerek müthiş bir imge yaratmış.

Üretim sürecinde metal yüksek ısıda eritildiğinde, özündeki saf ve değerli yapı ortaya çıkarken değersiz atıklar (cüruf) yüzeye vurur. Heine’nin metaforunda ise süreç tam tersine işler. İnsan, kontrolsüz ihtirasının yüksek ısısında kendi özünü, erdemlerini ve vicdanını yakıp tüketir. Sürecin sonunda kişinin ruhunda erdemli ya da değerli hiçbir şey kalmaz. Geriye sadece o hırsın geride bıraktığı kirlenmiş, yanmış ve posası çıkmış “cüruf” kalır.

Bu kavram, hırsının kölesi olan insanın başarıya ulaşsa bile günün sonunda içinin kovan gibi boşaldığını, ruhsal bir çürüme yaşadığını ve kendi tutkusunun atığına dönüştüğünü vurgulaması bakımından günümüz insanı ve modern dünyadaki tüketici hırslar için de müthiş bir imge.

Balzac’ın Goriot Baba romanında para, toplumsal yükseliş ve itibar arayışı, insan ilişkilerinin dokusunu değiştirir. Dostluk, sevgi ve sadakat bile toplumsal çıkarların gölgesinde kalabilir. Burada mesele yalnızca insanların para istemesi değildir; paranın, insanın dünyayı değerlendirdiği temel ölçüte dönüşmesidir.

Shakespeare’in Macbeth oyununda ise iktidar ihtirası, başlangıçta bir arzu olarak belirir, ardından suç, korku ve güvensizlik üreterek insanın iç dünyasını kuşatır. Macbeth, iktidarı elde ederken kendisini ayakta tutan insani zemini kaybeder.

Her iki örnekte de şu soru karşımıza çıkar: İnsan arzuladığı şeye ulaştığında, oraya ulaşmak için kendisinden neleri geride bırakmıştır?

Macbeth’in trajedisi tam da Heine’nin tanımladığı “ihtiras cürufu”nun sahnedeki en somut örneğidir. İktidara giden yolda işlenen her suç, Macbeth’in insani dokusundan bir parçayı eritir. Ta ki geriye sadece korku, vicdan azabı ve anlamsızlıkla kirlenmiş bir vicdan kalana dek.

Oyunun sonlarına doğru Macbeth’in dile getirdiği “Hayat, yürüyen bir gölgeden farksız…” feryadı, ihtirasın ateşi söndüğünde insanın elinde kalan o değersiz tortunun (cürufun) en yalın ifadesidir.

Macbeth’te insanın yüzüne çarpan çok önemli bir hakikat daha vardır. Aşırı hırsla elde edilen güç, beraberinde devasa bir paranoya getirir. Kişi, başkalarını basamak olarak kullandığı için, herkesin de kendisini basamak olarak kullanacağından korkmaya başlar. İhtiras, insanı yalnızlaştırır; etrafındaki herkesi olası bir tehdide, her ilişkiyi bir stratejiye dönüştürür.

Dostoyevski şöyle der: “İnsanın ruhunu karartan şey, ulaşamadığı arzuları değil, ulaşmak için feda ettiği değerleridir.”

Bir amaca ulaşmak uğruna dürüstlükten, adaletten, sevgiden, merhametten ya da kendi ahlaki ilkelerinden vazgeçen insan, hedefine ulaşsa bile kazandığı şeyin tadını çıkaramaz. Çünkü arkasında bıraktığı enkaz, aslında kendi benliğidir. Kararan ruh, feda edilen o değerlerin boşluğunu ve vicdan azabını taşımak zorunda kalır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki Raskolnikov karakteri bu durumun en somut örneğidir. Büyük bir amaca ulaşmak için ahlaki değerleri çiğner ama kazandığı zafer değil, ruhunun karanlığı olur.

Tekrar başa dönersek, ihtiras burada yalnızca bireyin kişisel hırsı olmaktan çıkıp kendini başkalarından üstün görme arzusunun, zamanla insanın düşünsel ve ahlaki dünyasını nasıl çürüttüğünü anlatan bir kavrama dönüştüğünün altını çizmekte fayda var. İnsanlar artık yalnızca farklı koşullarda yaşayan özneler değildir; bilenlerle bilmeyenler, seçkinlerle sıradanlar, niteliklilerle vasatlar olarak sınıflandırılır.

İhtiras cürufu tam da burada oluşmaya başlar. İnsan, sahip olduğu nitelikleri geliştirmek yerine, o nitelikler aracılığıyla başkalarından üstün olduğunu kanıtlamaya çalışır. Bilgi, hakikati anlamanın aracı olmaktan çıkar; statü göstergesine dönüşür. Kültür, dünyayı kavrama imkânı olmaktan uzaklaşır, toplumsal mesafe yaratmanın aracına dönüşür.

Burada yanlış anlamlara neden olabilecek bir hatırlatmayı da yapalım: Her elit oluşumu zorunlu olarak olumsuz değildir. Bilim, sanat ve düşünce alanlarında derinleşmiş, belirli bir yetkinliğe ulaşmış insanların varlığı toplumsal gelişim için önemlidir.

Pierre Bourdieu’nün yaklaşımı, üstenci elitleşmeyi çözümlemek için özellikle elverişlidir. Kültürel sermaye, eğitim, dil kullanımı, beğeni ve kültürel aşinalık gibi kaynakların toplumsal konumun yeniden üretilmesinde nasıl rol oynadığını anlamamızı sağlar.

Bourdieu’nün Ayrım adlı çalışmasında önemli bir sorunun yanıtı aranır: İnsanlar gerçekten estetik beğenilerini mi ifade ederler, yoksa beğenileri aracılığıyla hangi toplumsal gruba ait olduklarını mı gösterirler?

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir