“Yaradılış gözyaşı vermiş bize acının çığlığını vermiş
İnsan artık dayanamaz gibiyse, üstelik
Ezgiler, sözler bağışlamış bana, yaramı
Bütün derinliğiyle dile getireyim diye;
Ve acıdan dili tutulunca insanın, bir tanrı
Çektiğimi anlatayım diye bana dil vermiş”1
Bu dizeler Goethe’nin Tasso eserinden. Goethe sanatı romantik şekilde ilahi olana bağlasa da aslında insan eliyle yaratıldığını iyi biliyor. Hiçbir yaratıcı insana acı çektirmek düşüncesinde olmadığı gibi acılarını dile getirsin diye sanat da vermez. Bu, insanın acılarına dayanabilmesi için oluşturduğu bir kurgudur. İnsana özgü her şey insan elinden çıkmadır. İnsan tarihten süzülürken, doğa ve sınıfsal savaşımlardan kaynaklanan acılarını sanata işlemiş. Herakleitos’un “Her şeyin başı savaştır” sözünü doğrularcasına, durmaksızın savaşlardan geçmiştir. Doğa ve sınıf savaşları yetmemiş, bir de kendisiyle savaşmıştır. Bu savaşlarda yıkma ve yapma iç içe geçmiştir. Tarihin özeti budur. Herakleitos’un savaş simgesi yani “oluş/ başlatıcı güç” insan doğasına böyle yansıyordu. İnsan savaşlarının çeşitliliğine Vecihi Timuroğlu şöyle değiniyor: “Kişioğlunun bir tek savaşı mı vardır? Yalnız doğaya karşı mı verilir savaş? Bir tek savaşı yoktur ki kişioğlunun. Gılgamış’ın, Deli Dumrul’un savaşları böyle bir savaştan daha soyludur. Doğaya karşı verilen savaş bilim alanında kazanılır. Kişioğlunun bir de kendi özgün savaşı vardır. Toplumun içinde verir bu savaşı. Kimi kez boynu bükük kimi kez başı dik çıkar bu savaştan. Doğaya yenilmek çok üzmez kişiyi. Ama toplumsal savaşını yitiren kişi onurunu da yitirir. Kişioğlunun toplumsal savaşı sanat alanında verilir.”2 Demek kendimizle, doğayla ve sınıflarla savaş bize yetmiyor; sanatı da ekliyoruz. Sanatın savaşı da kendi içinde ve dışarıya karşı olmak şeklinde çatallanıyor. Bilmem söylememe gerek var mı? Savaş sözcüğünü yalnız “sıcak savaş” için kullanmıyorum. Tarihe nesnel bakarsak; sıcak savaş yıllarının evrensel tarih içinde çok az zaman kapsadığını görürüz. Ama etkileri tarihi şekillendirmiştir. Tarih, savaş merkezli düşünülmüş ve tasarlanmıştır. Tarih boyunca asıl savaşlar cephe gerisine yayılmıştır: Türlü isimler ve kılıflar altında! Ekonomik savaşlar bunun tipik yansımasıdır. Bu savaş için farklı savaş türleri yaratılmıştır.
Sanat da tavrına göre savaşın bir yerinde konumlanır. Sıklıkla karşımıza çıkan “Sanat sanat için midir? Sanat toplum için midir?” tartışması bu halin yansımasıdır. Sanatın elbette tankı, tüfeği, atom bombası yoktur. Sanat kendi dili ve tarafı olduğu sınıfın uyarınca savaşa katılır. Sıcak savaş dönemlerinde propagandaya kaçması veya mistisizmle kabarması bu yansımanın etkisiyledir. Yansıma, demişken… Sanatın yaşamı yansıtma özelliği kaçınılmazdır. Yaşam nereye sanat oraya! Ama sanat, kendi dilinde bir aşıktır. Bu yüzden Adorno, “Sanat yapıtları içinde bulundukları dönemin bilinçsiz tarih yazımıdır” derken, çok haklıdır. Yaşamın kanının daha hızlı aktığı savaşlar sanatın debisini de yükseltir. Savaşlar, sanatı adeta cephelere sürükler. Homeros’un İlyada’sında olduğu gibi. Anlatı/destan, savaş merkezli konumlanır. Ama sanatçı kaleminin engin gücüyle bir “kültür” de aktarır. Sanatın müdahalesiyle savaş ve kültür yereli aşar, evrenselleşir. Çünkü savaşta herkes aynı duygu ve düşünceleri yaşar. Aynı göçler aynı ağıtlar vardır. Hiçbir halk başkasının ağıtıyla halay çekmez. Hatta altından kalkılmaz acılar için, düşmanımın bile başına gelmesin, denilir. Halklar, kirli siyaset yüzünden arada bir karşı karşıya gelse de kin tutmazlar. Kin duygusunu kışkırtmak için milli politikalar icat edilmediği sürece böyledir. Sadece bu tespit bile devlet olgusunun kimlere hizmet ettiğini göstermektedir. Bu açıdan savaşları bile işlese sanat, barışı mayalamak içindir. Sanatın gücü ve evrenselliği de buradadır. Üstelik savaşların gizli niyetlerini de sergileyerek. Bu gözle de İlyada’ya bakabiliriz: “Homeros destanlarında tunç sözcüğü iki dizede bir geçer. Ama tunçtan da daha değerli sayılan bir maden, demirdir. Efsanenin şiir öğeleriyle süsleye süsleye Homeros destanları haline getirdiği seferin ya da seferlerin gerçek amacı bu madenleri elde etmek değil midir? Troya Seferi de bir çapulculuk seferidir, nitekim Troya önünde dokuz yıl beklerken Akhaların boş durmadıkları, ta güney Anadolu’ya kadar sokulup Lykia gibi zengin bölgeleri yağma ettikleri, İlyada’da sık sık anlatılır.”3 Demek ki savaşların tümü, her aşamasıyla, aynı kapıya çıkar. Sanat insanlık adına, savaşları teşhir eder. Böylece biz, insandan umut kesmemeyi de öğreniriz; “savaş gider, sanat kalır” diyerek!
Elbette sanatçı, “Ben savaşçı değil gül yetiştiricisiyim” (Özkan Mert) der. Ne yazık ki böyle bir dünya henüz kurulmamıştır. Savaşlar alıp başını gitmiştir. Bu kör dövüşte sanata söz düşer mi? Sanat, zurnanın son deliği olduğunu bile bile yine de sağır kulaklara müziğini üflemeye devam eder. Silah seslerinin dışında sesler, yıkım renklerinin dışında renkler olduğunu ısrarla yineler. Çünkü insan elinden çıkan sanat, insandan umut kesilmeyeceğini iyi bilir. Kitlesel savaş, hastalık, baskı dönemlerinde ütopya/distopya veya sürrealizme kaçsa da dünya halini sezdirmeye çalışır. Sanatın her düzeyde insan için bir dili vardır. Yeter ki insanlar bir şeyler almaya niyetlensin. Yıkımlara karşı direnç geliştirmek sanatın doğasında vardır. Bu, varoluş için zorunludur. Şu halde savaşın nabzı sanatın kalbinde atar. Sanat bir şekilde, yaşananları yansıtma yolunu bulur. Bu yüzden katmanlı ve çok dillidir. Farklı dilleri değil, söyleyiş farklılığını kastediyorum. Çünkü insanlığın yarattığı basınç, sanat nehrinin debisinin de yükselmesine yol açar. İki büyük emperyalist paylaşım savaşı döneminde birçok sanat akımının doğması bunu açıklar. Buna ileride değineceğim. İnsanlığın yarattığı basınç söylemine dikkati çekmek isterim. Sanat eylemi her ne kadar bireysel görünse de sanatçı çeperinde görünmez insanlık birikim ve tarihi vardır. Bu birikim sanatçının özgünlüğünden geçerek sanat eserine dönüşür. Bu yönüyle sanat kolektif olanın bireyde yansımasıdır. Savaş karanlığında sanat, elindeki feneri yaşama doğrultmaktadır. Yaşam böylece ölüme kafa tutar. Nedir yaşam yolu? Savaş dönemlerinde cevabı en çok aranan soru budur. Sanat da felsefe gibi cevabın arayışına düşer. Felsefe kavramlar etrafında derinleşirken, sanat sezgiyle cevapların kapılarını aralar. Bu cevapların yetkinliği adına, savaş dönemlerinde sanat akımları mantar gibi türer. Savaş, sanatın kambrien dönemi olur. Çünkü yaşamın varoluş adına atak yapmaya gereksinimi vardır.
Sanatla ilgili güllük gülistanlık tablo çizdiğimiz akla gelmesin. Sanatın evrenselliğe en yakın insan eylemi olarak bu hümanizmi yaratabildiğini anlatmaya çalışıyoruz. Eğer empati varsa, bunun en gür akan kaynağı sanattır, diyoruz. Elbette sanatın kara kutusundan şu gerçeklik de çıkıyor tarihsel olarak: “Sınıflı toplumlarda sanat belli sınıflara kendi ortaklıklarının, çıkarlarındaki birliğin bilincini kazandırmakta yardımcı olan manevi estetik değerleri dile getirir. Sanat, gerçekliği sınıf çıkarları prizmasından yansıtır ve aynı yolla da dile getirmeye çalışır; ideoloji işlevi de buradan gelir.”4 Tarihin sınıf mücadelelerine göre şekillendiği yerde bu olgu bizleri şaşırtmaz. En nihayetinde sanat da bu sınıflardan birinin sesi olmuştur. Demek ki en açık haliyle sanat, sınıflı dünyanın gerçekliği ve baskısı altında şekillenmiştir. Ve elbette egemen ideoloji hangisiyse, ağırlık o yöne kaymaktadır. Şunu da unutmayalım: İktidara gelen her sınıf bir öncekine göre devrimci talepleriyle gelir ve yönetimi ele geçirir. Sanat burada yine öncü ve devrimci olandan yanadır. Devrim olgusunu tarihsel akışa göre yorumladığımızı, geçerken hatırlatalım. İktidara gelen sınıfın zamanla yozlaşması veya taşıdığı potansiyel eksiklikler başka bir tartışma konusudur. Sanat buradaki diyalektik ve yeni insanı yansıtmakla ilgilidir. Çünkü her sınıf aynı zamanda kendi insan tipini yaratır. Yinelersek bu, sanatın hep öncü ve insan merkezli olduğunu gösterir. Şöyle bir gerçeklik de var: Sınıflar birbirinden bağımsız değildir. İnsan da sanıldığı gibi tek yönlü değildir. Sınıf ve insanlar heterojen kültürün etkisi altındadır. Sınıf ve insanların geçirimli doğası, sanatı katılaşmaktan/tekdüzeleşmekten kurtarıyor. Sanat her çağa veya sınıfa olduğu gibi giydirilecek hazır elbise de değildir model de değildir. Bir ağırlık noktası tercih etse de böyledir. Zaten yansıyanlardan herkes neyin ne olduğunu görecektir. Sanatta somutlaşan kolektif devinimdir. Kıyasıya çarpıştığımız ötekini görme olanağıdır! Bu yüzden şu sözün erdemine vardık: “Homo sum, hümani nihil a me alineum puto!” (İnsanım, insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir.) Rönesansın büyük hümanistlerinin insanın farklı gerekçeler altında aşağılanmasına gösterdikleri tepkinin kaynağı da burada aranabilir. Sanat, savaş atmosferini ve ötekini göstermekle, barış zeminini de sezdirmiş olur.
Savaşın mı savaş savaş sonrasını izleyen yılların mı sanat için daha sıkıntılı olduğuna da değinmeliyiz. Bu konuda Attila İlhan’ın bir saptaması bize ışık tutabilir: “Ne günlerdi onlar, nasıl da unutuluyor? Savaş yıllarının mı (1939/1945) savaşı izleyen on beş yılın mı (1945/1960) daha yıldırıcı olduğunu sık sık düşünürüm. 1940 ile 1960 arasını acımasız bir dikta, yaman bir yoksulluk ortamında geçirdiğimizi söylemek çok mu yanlıştır? Savaşı ‘soğuk’ savaş izlemiş – kim demokrasiye geçildiğini iddia ederse etsin- kahredici bir aydın kıyımı sürüp gitmiştir. ‘Soğuk’ savaş sırasında, ‘sistem’in Ortadoğu’ya yayılışı tezgahlanıyor. Rusya, Boğazların savunmasında pay istedi ya, bu, bizdeki ‘batı’ heveslilerinin ekmeğine yağ sürer: Ülke, kaşla göz arasında sistem’in deli gömleğini giymeye itilmiştir. Gençler fırsat bulsalar da o yılların gazetelerini gözden geçirseler! Türkiye’nin sistem’e bağlanmasıyla, aydınlar üzerindeki baskının nasıl şiddetlendiğini, elle tutarcasına göreceklerdir. 1946’dan itibaren sözde ‘çok partili çoğulcu demokrasi’ye geçilmiş, oysa bu türden bir demokrasinin en doğal gereği sosyalist partiler, işçi sendikaları, gençlik örgütleri hatta edebiyat dergileri acımasızca ezilmiştir.”5 Bu savaşa ülke olarak katılmadığımız halde başımıza gelene bakar mısınız? Ya katılsaydık? Tam da savaş- sanat arasındaki bağ ve gerilimi gösteren bir tablo! Devam edelim… Söylemeye gerek var mı, günümüzdeki durumun sanat açısından daha kötü olduğunu? Bu durum dünya için de böyledir. Burada Picasso’nun anısına başvurulabilir. Guernica tablosunu gören faşist bir general, “Bunu siz mi yaptınız? diye sorar. Picasso, “Hayır, siz!” diye cevaplar. Sanat yaşananların adını koyar, o kadar! Sermaye çıkardığı savaşların halk üzerinde yarattığı derin yıkımları sorun etmez. Sadece kâr odaklı hesaplarına bakar. Özellikle reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte iyice zıvanadan çıkan kapitalizm, sanatı doğrudan yok etmektense, içeriğini boşaltma yoluna gitmektedir. Böylece bir taşla iki kuş vuruyor: sanatla ideolojisini kitlelere aktarmak ve baskıcı/yasaklayıcı olmadığını göstermek. Bunun da ikinci paylaşım savaşından sonra sanata biçilen yeni kaftan olduğunu unutmayalım.
Hoş olmayan bir manzara çizdiğimin farkındayım. Gelin görün ki sanat, savaş dönemlerinde daha bir hareketlilik kazanıyor. Neredeyse içgüdüsel olarak, yaşamın en çok savunulması gereken dönemin bu dönem olduğunu görüyor. Tohum gibi basınca ve karanlığa direnerek ışığa doğru filizleniyor. İktidarlarda somutlaşan sermayeye karşı çıkan muhalif sesler en sert şekillerde bastırılsa da! Garcia Lorca, Pablo Neruda, Ho Chi Minh, Thomas Mann, Ahmed Arif, Nâzım Hikmet… her biri bu zulümlerden farklı şekillerde payını almıştır. Buna rağmen sanat, kan kusup kızılcık şerbeti içtim, diyenlerin yurdudur. Hiçbiri halkına, mücadelesine ve evrensel değerlere sırtını çevirmemiştir. Savaşın karanlık bulutları altında yaratmaya devam etmişlerdir. Her biri sorunlara farklı yaklaşmakta ama bunu sanat çatısı altında yansıtmaktadır. O halde sanat, susmaya gelmiyor. Bu yüzden savaş dönemlerinde sanat akımları daha çok ortaya çıkmıştır. Ölçüt aldığım iki emperyalist savaş bunun örnekleriyle doludur. Ülkeler için de gözümüze çarpan sanat ve savaş arasındaki hareketli bağlamdır.
Savaş olgusunu biraz parantez dışında tutarak şu soruyu sormalıyız belki de: Sanat akımları neden ortaya çıkar? Bu cevabı birkaç başlık altında toplayabiliriz: Toplumsal ve siyasi olaylar, bilimsel ve teknolojik gelişmeler, kültürel ve felsefi arayışlar, sanatçıların bireysel arayışları, ihtiyaç ve iletişim. Dikkat edilirse sanat akımlarını doğuran etkenler, savaşlarda insanların üstüne daha fazla eğildiği unsurlar. Bir varoluş/yokoluş hali söz konusu çünkü. Ayrıca savaş dönemleri insan ilişkileri ve arayışlarında da derin farklılıklar yaratıyor. Her cevabın savaştan/yıkımdan/çürümeden çıkışın anahtarı olabileceği düşünülüyor da ondan. Aşırı uçlarda radikal siyasi hareketlenmelerin savaş dönemlerine denk gelmesi de bundandır. Hele insan psikolojisindeki değişim, tam da sanatın odağı, savaş dönemlerinde akıl almaz boyutlarda dönüşümler geçirir. Böylece yapım ve yıkım aşamaları iç içe gelişir. Tıpkı Pieter Bruegel’in Babil Kulesi tablosunda olduğu gibi. Paradoksal görünse de bu böyledir. Savaşı tekrar parantez içine alabiliriz. Yuri Lutman, “Bir sanat yapıtı sonsuz bir dünya modelidir” der. Sanat, bize yaşamın bütünlüğünü gösterendir. Karanlıklardan çıkışın yolunu sezdirendir. Zorlu zamanlarda eksikliğini duyumsadığımız şey budur. Çernişevski, “Yaşamın yeniden canlandırılması: Budur işte sanatın belli başlı özelliği ve özü; çoğu kez sanat eserlerinin başka bir imgelemi vardır: Yaşamı açıklarlar; ayrıca, çoğu zaman, yaşamın görüngüleri konusunda bir yargı da taşırlar”6 diyor. Bu zorlu görevin altından ancak sanat kalkabilir. Toplumsal belirsizlik veya altüst dönemlerinde insanlar, bir ideoloji/propaganda dilinden çok, empati gücü gelişkin, albenisi yüksek sanata yönelirler. Sanatın kuşatıcılığı ötekini görme olanağı sağlar. Olanları sorgulamaya iter. Sanat, felsefenin halk diliyle konuşmasına dönüşür.
Yaşanan dönemlerin zorluğu siyaset kadar sanatın da düz bir çizgide ilerlemesine engel olur. Savaş, zıtların aynı sahnede oynamasına ortam hazırlar. Bu yüzden sanatsal akımlardaki tepkiler de radikalleşir. Örneğin 1917’de kurulan Proletkult, geçmiş sanata düşmanlığını Krilof üzerinden şöyle dile getiriyordu: “Yarın uğruna Raphael’in eserini yakacağız / Müzeleri yıkıp, sanat çiçeklerini çiğneyeceğiz.”7 Ya şuna ne demeli: “Nihilizmin öncülerinden Pisarev’in sanat karşısındaki horgörüsü kesindir alabildiğine: ‘Bir Rus kunduracısı olmayı bir Rus Raphael’i olmaya yeğ tutarım.’”8 Krilof ve Pisarev’in asıl tepkisi savaşlara ve sınıfsal eşitsizliklere karşı ses çıkarmayan sanatadır; sanatın kendisine değil! Çağlarına özgü şekilde radikal çıkışta bulunmuşlardır. Kaldı ki savaş ekseninde Rus nihilistlerinin devrimci görüşlere, İtalyan nihilistlerinin de faşizme yönelmeleri sanat ve felsefi akımların nasıl evrildiğine yaraşır örnektir. Akımlar kadar sanatçıların da gidiş gelişlerini buna ekleyebiliriz. Dünya edebiyatı ve ülkemiz edebiyatı iki emperyalist savaştan birebir etkilenip ona göre akımlar yaratmıştır. Tabii her ülkenin yerel koşulları içeriği başka etkilemiştir. Meraklısı dünya edebiyatında bunun izlerini sürebilir. Ülkemize bakarsak… Osmanlı’nın dağılmasının son aşamalarındaki keşmekeş ve savaşlardan, yeni bir ülkenin devrimci kuruluşuna ve yaşanan iki emperyalist savaşın etkisinde şekillenen bir sanatımızın olduğunu, akımların tarihini dikkate alan herkes görebilir. Bu zorunluluğun yarattığı bağdır. Savaşların etkisi ve güdümünde şekillenen akımları tarihleriyle vererek (tarihlerde küçük oynamalar olabilir ama mantık değişmez) yazımızı sonlandıralım: 1- Tanzimat Dönemi (1860-1896) 2- Servet-i Fünun (1896- 1901) 3- Fecr-i Ati (1909-1912) 4- Milli Edebiyat (1911- 1923) 5- Beş Hececiler (1914- 1923) 6- Yedi Meşaleciler (1928- 1935) 7- Saf/Öz Şiir (1940- 1960) 8- 1940 Kuşağı 9- I. Yeni (1941) 10- Hisarcılar (1950) 11- Maviciler (1952) 12- II. Yeni (1954)
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
1 -Goethe’nin Tasso eserinden aktaran George Thomson, Marksizm ve Şiir, Adam Yay., Çev: Cevat Çapan, s: 35
2 -Vecihi Timuroğlu’ndan aktaran Cemal Süreya, Uzat Saçlarını Frigya, Yön Yay., s: 260
3 -Homeros, İlyada, Can Yay., Çev: A. Erhat – A. Kadir, s:26, “Önsöz”bölümünden.
4 -Avner Ziss, Estetik, Hayalperest Yay., Çev: Yakup Şahan, s:47
5 -Attila İlhan, Gerçekçilik Savaşı, Bds Yay., s: 7
6 -Aktaran Ahmet Oktay, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, Everest Yay., s: 13
7 – Aktaran Ahmet Oktay, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, Everest Yay.,s:41
8- – Aktaran Ahmet Oktay, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, Everest Yay.,s:17

