Sesler yükseliyordu…
Bu sesler uzaktan geliyordu ama belleğimde bir şeyler çağrıştırmaya başlamıştı. Merak edip sesin geldiği tarafa yöneldim. Ses gittikçe gürleşiyordu. Arayan bulurmuş. Buldum! Gülümsedim. Bu ses; unutuldu, ortadan kalktı dedikleri bizim sınıfın öğrencilerinin sesiydi. Yıllardır haklarını gasp edenlere karşı, hak arayışında birlik olmuşlardı.
“Toprağın altında ölüm korkusu, toprağın üstünde açlık korkusu… Yürüyüşümüz başladı, Ankara’ya gidiyoruz. Madencilerin sesini dinleyin! Bu yol alın terinin, hakkın, onurun ve ekmek parasının yoludur.
Bir milim korku yok, bir milim geri adım yok. Gasp edilen haklarımızı alacağız.
Mutlak ve mutlak biz kazanacağız!”
Evet; dağları, tepeleri, yeraltının karanlık madenlerini aşıp yürüyorlardı. Ankara şimdiye kadar seslerini duymamıştı. Şimdi kulaklarının dibine, seslerini duyurmaya, görmemek için yüz çevirenlere, görünür olmaya gidiyorlardı…
“Bu yola baş koyduk, gerekirse canımızı vereceğiz ama hakkımızı alacağız. Bir milim korku yok, bir milim…”
Korku! Korku neydi, kimler korkardı iyi biliyorlardı. Korkuyu ben de iyi biliyordum. Sizin de iyi bildiğinizden şüphem yok. İktidardakiler, sesi çıkanın yakasını topluyordu. Sesi yükseleni tutup götürüyordu cezaevlerine.
“Cezaevi” kelimeye bakar mısın? Sesi yükselen ya da ses olmaya çalışanlar sanki suçlu da ceza çekmek için cezaevine konuyordu. Kökeni farklı ama aslında “hapis” tutuluyorlardı. Örneğin; Alican Uludağ, İsmail Arı, Merdan Yanardağ sadece işlerini yaptıkları için hapsedilmişti. Çünkü işlerini iyi yapmış, birçok dosyayı açmışlardı. Büyük ses getiren bu dosyaların bir ucu, bir iğne gibi kendilerine mi batacaktı ki bu insanların yaşamlarına el koymuşlardı?
Ben de sessizce ses olmaya çalıştım hem sesleri dağlarda yankılanan işçilere hem işini dürüstlükle yapan insanlara. Uzaktım, ama bir o kadar da yakındım bu seslere… Herkes ama herkes duysun, görsün bu adamları diye; seslerini yayıyordum… Ne de olsa bizim sınıfın öğrencileriydiler…
Seslerine ses olmak, beni bir nebze rahatlatıyor muydu ne? Ya da benim yapamadıklarımı onların yapması mıydı hoşnutluğum? Şimdi soruları kendime çevirmişken, hani sınıftaki herkesin sorumluluğu değil miydi sesini yükseltmek? Yoksa sınıf nasıl başarı sağlayacak?
Öğrenci demişken, “Özgür üniversite istiyoruz” diye sesi yükselen öğrencileri de alıkoyuyordu tepedekiler. Tepeden bakınca aşağısı nasıl görünüyordu, bilmiyorum. Nasıl bir duyguydu, hangi gözle bakıyorlardı? Ben anlayamıyordum. Sen, siz, sizler anlayabiliyor musunuz? Geleceğimiz olan bu çocukların sesinden rahatsız mı olmuşlardı? Rahatsız oldularsa neden rahatsız olmuşlardı? Yoksa korkmuşlar mıydı bu gençlerden? İnsan; çocuğundan, çocuklarından korkar mı? Onlar bu ülkenin çocukları, üstelik vatan sevgisi olan ve hem de bilimin, sanatın ışığında yürüyen; çalışkan, saygılı, aydınlık yüzlü çocuklar…
Ah! Gençliğini hatta çocukluğunu yaşayamamış biri olarak ben de o gençlerin arasında olmak istedim. İstemek, niyet etmek başarmanın yarısı değil miydi? Sonunda ben de o gençlerin arasında oldum. Amfilerde sınava girdim, enerjilerini duyumsadım. Basamaklarını zor adımlarla çıkabildiğim amfilerde sesim yankılandı. Sesim heyecanlandı! Sesim gürül gürüldü!
Koridorları geçerken sergi salonuna girdim. Öyle ya sanatın bütün dalları ve edebiyat kardeş değil miydi? Resmi de müziği de seviyorum. Büyüleyici renklerin arasında dolaşırken büyük bir patlama sesi duydum. Kapkara bir tablonun ortasından fışkırdı. Tüylerim diken diken oldu. Panikledim! Aslında alışık olmam gerekirdi. Çünkü her akşam canlı canlı bomba sesleri izliyorduk. Toz duman içinde yıkılan evler! Çığlık denen sesler arasında ne yöne gideceğini bilemeyen insanlar. Parçalanmış aileler! Çocuklarına ağıt yakan kadınlar! Evet, en çok da masum ve küçük çocukların ölümü canımı acıtıyor. Bağıra bağıra ağlamak geliyor içimden. Küfür ede ede ağlamak geliyor içimden. Bağırarak ağlayamıyorum ama hıçkıra hıçkıra ağlıyorum bazen. Küfür ede ede ağlıyorum… Bir de öyle öfkeleniyorum ki görmeyin!
Yine de oturduğum yerden kalkıp dışarı çıktığımda birkaç dakikalığına, belki birkaç saatliğine unutuyorum o sahneyi. Unutuyorum o acıyı… O sesi…
Bu unutma, yüzümü yalayıp geçen rüzgârın işi olmalı. Ya da ne bileyim, ateş düştüğü yeri mi yakıyor? Oysa bende bir “ana”yım… Bütün acıları tattım, bütün ayrılıkların tadına baktım… Sesimi boğazıma düğümleyip…
Yorgun çıkıyorum sergi salonundan. Hani, sanat insanın ruhunu dinlendirir demişlerdi. Dinlenemedim işte, biraz önceki enerjim de gitti. Sesim de sessizliğe büründü. Gözlerimi bir gören olsa nasıl da üzgün olduğumu anlayacak. Gözlerimin sesi, ağzımdan çıkan sesten daha etkiliydi. Üzgünlüğü, korkusu, öfkesi!..
Tam evime doğru yola koyulmuşken siren sesleri yaklaşıyordu. Acı acı siren sesleri… Uzun uzun siren sesleri…
Ayşe KAYGUSUZ ŞİMŞEK

