‘Bir Meram’ı Olanların Romanı: Suni Tebessüm

Yazar, kahraman değil karakter yaratmaya odaklanmış. Karakterler onca acıya rağmen ajite edilmemiş, dupduru hatta bazen müzikaliteyi hiçe sayarcasına sade. Kısa cümleler, net diyaloglar… Hatta anlatım bazen lirizme kafa tutan ifadelerle bağlanmış.

1987 İstanbul doğumlu Fatih Gezer. İki romanı var. Üretkenliği yalnızca yazın alanıyla sınırlı değil: Yönetmenliğini yaptığı Kazova Direnişi ‘İşgal Et, Diren, Üret’ isimli belgeseli 2014 yılında 9. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nde gösterime girdi. Aynı yıl ‘Çirkin Adamlar’ adlı sohbet-eğlence içerikli televizyon programında sunuculuk yaptı. 2016 yılında söz ve besteleri kendisine ait olan beş şarkılık ‘Anlarlar mı’ isimli müzik albümü yayımlandı. Son romanı ‘Suni Tebessüm’ün 2022 yılında yayımlanmasıyla birlikte daha geniş bir okur kitlesine ulaşmayı başardı.

Yaşamak hep dün, ölüm genellikle yarın ve bazen de bugün…” cümlesiyle başlayan, ölümün kıyısında dolaşıp ayaklarını onun suyuyla yıkayanların romanı Suni Tebessüm. Bir intiharla başlayan ve birçok ‘yaşayan ölü’nün hayata tutunma çabalarına şahitlik ettiğimiz bir ölüm-kalım savaşı… Hayatının öznesi olmayı başaramamış edilgen kişilikler, iyinin kötüye baş kaldırışı, cömertçe sunulan hayatların çilekeş yenilgileri, çatışmaların ortasında kalmış naif bedenler, yok oluşların var oluşlara tercih edildiği nice ağdalı yaşam hikayesi…

Belgesel yapımcısı ağabeyinin intiharı sonucu cansız bedeniyle karşılaşan Selim, kendi odasında yarattığı sığınaklı tek kişilik limanından ayrılıp hiç tanımadığı hayatlara doğru bir yolculuğun tam ortasında kalır. Ağabeyinin sırrını çözmeye çalışırken başına gelenler; hayat kadınlarının gizemli, tehlikeli ve acılarla dolu dünyasında onu özne durumuna getirecektir. Bu yolculuk Selim için bir devrim olsa da diğerleri kaderlerinin yazdığı hikâyenin kahramanı olmaktan öteye gidemeyeceklerdir.

Hepsini ve belki çok daha fazlasını anlatmaya niyetlenmiş ama hiçbir zaman buna gerçekten cesaret edememiş bir yaralı çocuk Münş… Onun ağzından dinlediğimiz nice hayat kadını hikâyesi… Ölümle yaşam arasında mekik dokuyan, yaşamının dümenini başka kaptanlara teslim etmeyi yeğlemiş bir genç beden Selim… Bedenindeki yaraları abartılı makyajlarla kapatırken ruhunda açılan yaraların yasını tutma olanağı bile verilmeyen, tüm haykırışlarını içine gömmüş ama her şeye inat hayata tutunmaya çalışan ‘hayatsız kadın’ Hülya…

Yazar, kahraman değil karakter yaratmaya odaklanmış. Karakterler onca acıya rağmen ajite edilmemiş, dupduru hatta bazen müzikaliteyi hiçe sayarcasına sade. Kısa cümleler, net diyaloglar… Hatta anlatım bazen lirizme kafa tutan ifadelerle bağlanmış.

Romanda zaman mefhumu dar ancak sıkıştırılmış hissi uyandırmıyor okuyucuda. Mekân betimlemesinin neredeyse yok denecek kadar az kullanılması modernist romanın bilinçli bir tercihi olduğu izlenimi veriyor bize. Roman olay örgüsünü sonuna kadar sırtlanmış olması diğer ögelerin boşluğunu dolduruyor. Soluk soluğa kalmasak da yazarın bir olay ritmiyle heyecan yakaladığı yadsınamaz.

Fatih Gezer

Şiirsellik seven okuyucular için sığ denebilecek düz, dümdüz ifadeler var kitapta. Ancak her bölümün başına yer alan öncüller oldukça tatmin edici hatta zihnimizde yeni sekmeler açmak için yazılmış bir ipucu niteliği taşıdığı bile söylenebilir. Spekülatif bir yaklaşımla Gogol’un Ölü Canlar’ından F. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri’ne, Oğuz Atay’ın  Tutunamayanlar’ından F. Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim’ine kadar içerikle ilgisi bir büyüteçle incelenmiş izlenimi veren alıntılar okuyucunun zihninde lezzetli bir etki yaratacaktır.

Kitapta birkaç bölümde geçen “Bu bir devrim değil de neydi?” ifadesi yazarın hayata karşı tavrının bir küçük izleği denebilir. Dikkate alınacak bir başka ifade ise kitaba da adını veren “suni tebessüm’’…Öyle yerli yerinde ve dozunda kullanılmış ki yazarın cımbızla çalıştığının bir kanıtı adeta.

Kitabın en can alıcı iki cümlesi boğazınızda düğüm olup kalacak iki ‘katı gerçeklik’ algısı yaratıyor. Selim’le Hülya arasında geçen diyalogda Hülya şöyle diyor: Bir gün bir kızım olursa ona iki nasihatim olacak. Birincisi erkeklere asla güvenme, ikincisi ise babanın da bir erkek olduğunu asla unutma… Romanda bir ‘epifani’ aramak istiyorsak tam da bu noktada yüzümüze okkalı bir tokat indiriyor yazar.

Bu kitap için pek çok tanımlama yapılabilir elbette. Ben “Bir Meramı Olanların Romanı” diyorum. Meram anlatmayı kıymetli buluyorum. Sanatla edebiyatla kalın…

Aslı PARIL

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar