Yakımlar Çağında Trümmerliteratur/ Yıkım Edebiyatına Giriş

Uluslararası savaşlar, iç savaşlar ve göçler son yıllarda büyük bir dramı ortaya çıkardı. (…) Çağımızın süreklilik kazanan yıkıntıları arasında edebiyatçının görevi; güllük gülistanlık bir dünyanın sunumunu değil gerçekliğin yakıcı etkilerini üretiminin merkezine alma zorunluluğudur.

“Yıkım Edebiyatı”; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ortaya çıkan toplumsal değişim ve dönüşümü ele alır.

Almanya’da başlayan ve yıkımın o derin çatlağının tüten dumanını başarılı bir şekilde kitlelere ulaştıran anti-faşist, anti-militarist sanatçıların oluşturduğu bir edebiyat hareketidir.

Yıkım, doğal afetler yoluyla yaşanabileceği gibi insan eliyle yürütülen savaşlar, ekonomik faaliyetler sonucu ortaya çıkabilir.

Adlandırma konusunda hemfikir olan ve aynı zamanda hareketin temsilcisi Heinrich Böll şöyle bir saptamada bulunuyor.

Heinrich Böll

“Bu adlandırma haklıydı: tam altı yıl savaş olmuştu, biz de bu harpten dönmüştük, yıkıntılar bulmuştuk ve bunun üzerine yazmıştık. Yalnız garip, hemen hemen şüpheli olan taraf, bu deneyimler kullanılırken ki sitemkâr, âdeta gücenmiş eda idi: savaşa gidişimiz ve her şeyin yıkılmış olmasından bizi sorumlu tutar görünmüyorlardı ama bunları görmüş ve görmekte olmamız da anlaşılan pek hoşlarına gitmiyordu. Bizim gözlerimizde bağ yoktu ve görüyorduk; iyi bir göz yazarın daima elinin altında bulunacak bir araçtır.”(1)

Heinrich Böll; “Yolcu, Sparta’ya Varırsan Eğer” adlı hikayelerinin toplandığı kitabında yaşadığı yıkımın zorluklarından yola çıkarak gözlemlerini bir yazarın sahip olması gereken “iyi bir göz”le çağının tanıklığının gereği olarak okuyucuya sunar.

Toplumsal hafızada derin izler bırakan bu tür olayların, insanlar üzerinde yarattığı psikolojik etkiler uzun yıllar varlığını sürdürür. İç karışıklıklar, savaşlar öncesi ve sonrasında yaşanılanlar insan bilincinde ister istemez kırılmalara ve travmaya yol açar.

İşte, bu tür yıkımların edebiyata yansımaları, sanatçıların kaleminden gelecek kuşaklara aktarılarak toplumsal bir yüzleşmeye dönüşür. Bu yüzleşmenin yansıması olarak edebiyatın geleceğin yeniden kurgulanmasında toplumlara gerçekçi veriler sunması açısından önemi büyüktür.

Sanatçı içinde bulunduğu toplumun bir parçası olarak bireyin yaşamına yansıyan, onun günlük yaşamdaki davranışlarına yön veren, psikolojisini dışarıdan bir gözlemci olarak sanatın hamurunda biçimlendirir, bir metne dönüştürür.

Nazilerin sanata, edebiyata ve ideolojisine biat etmeyen sanatçılara düşmanlığını biliyoruz. Almanya’da pek çok sanatçı faşist politikalardan payını fazlasıyla aldı. Kimi gaz odalarında yaşamını yitirdi kimi de yurdundan uzakta sürgünde ömrünü tamamladı.

Bütün bu zor koşullarda bomba altında, toplama kamplarında, sürgünlerde edebiyat tanıklığını sürdürmeye devam etti.

Wolfgang Borchert

İşte,  2. Dünya Savaşı yıllarında başlayıp 1950 yılına kadarki zaman diliminde “Yıkım Edebiyatı” adı altında dönemi anlatan eserler yayımlandı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan “Yıkım Edebiyatı”nın en önemli temsilcilerinden biri de Wolfgang Borchert’tir.

Yazar, fiziki çevrenin yıkıntıları arasında bireyin günlük koşuşturma içinde yasadığı savaş kaynaklı sosyal, psikolojik sorunları kaleme aldığı kısa hikâye, şiir ve tiyatro tarzındaki eserlerinde ele aldı.

Yazarın eleştirmenlerce önemsediği “Mutfak Saati” adlı kısa öyküsü yıkım edebiyatının en güzel örneklerindendir.

Kitapta bombardıman sonrası her şeyini kaybeden bir gencin elinde evinden kalan tek eşya üzerinden yaşanılanlar çok çarpıcı bir şekilde metaforlar üzerinden anlatılmaktadır.

Uluslararası savaşlar, iç savaşlar ve göçler son yıllarda büyük bir dramı ortaya çıkardı. Yakın coğrafyamızda yaşanılan ırkçı, faşist şiddet sarmalı yüz binlerce kişiyi yerinden yurdundan etti.

Yine sayısı tespit edilemeyen yüz binler göç yollarında karada, denizde hedeflediği yere ulaşamayarak mezar taşı, ismi cismi olmayan kimliksiz ölülere dönüştü.

Hedefine ulaşanlarsa yeni topraklarında öteki olarak zor koşullarda hafıza kırımının etkisiyle yaşama tutunmaya çalışırken yeni trajedileri hanesine yazmaya devam ediyor.

Çağımızın süreklilik kazanan yıkıntıları arasında edebiyatçının görevi; güllük gülistanlık bir dünyanın sunumunu değil gerçekliğin yakıcı etkilerini üretiminin merkezine alma zorunluluğudur.


(1) https://tr.wikipedia.org

kapak fotoğrafı: 1942, Leningrad

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

"Neoliberal Çağda Sanat-Siyaset İlişkisi" başlıklı MayaDergi Sekiz şimdi yayında.
This is default text for notification bar