Yazan İnsanın Bitimsiz Arafı

Kedi imgenin efendisidir

Fin-Can

RİCAT MAKAMI

Haykırdı küllenmiş bakışlarında, geçmişin taş yükünü güç bilerek; boşaltıp korkusunu, derinlerinden çıkan bir maden gibi… Bitmeyen ipoteği yaralı bakışlarının, hep örselenmiş hep işkencelerle bu hayatın… Hoyratlaştıkça bir yandan, ötede kırılgan ve titreyen… Haykıracak, haykırdığı despota dönüşerek günbegün; bütün inceliklerini yitire yitire, hayattan adım adım çekilerek…

Ne hazin; insanın hayattan santim santim çekilişi, onu önemsemeyişi, kimi zaman hafife alışı, çoğu zaman bil[e]meyişi. Ne korkunç; yaşama sevincini, iştahını yitirmek birdenbire. Yazarak dirilmek, direnmek varken boşluğa, hiçliğe… İşte burada yazan insan, bir ecce homo, kimileyin yaşamaklığından vazgeçip durmadan okuyarak, katılarak olmaklığına. Yaratarak hayata dokunuşu, dünyadaki varlığının trajikliğine direnerek. Düşüncelerini eğip bükerek anlama ya hatta anlamamaya çalıştığı [bazen anlamasa da olur] her yerden. Yazmanın dingin kıyılarına çekilişi ne güzel insanın; okumanın sevinciyle tohumlanması düşüncelerinin, sonra ilmik ilmik onları eğirmesi… Onlarla dünyayı dokuması nakış nakış.

İnsanın en amansız hastalığı umutsuzluk; şimdiki zamanı insana zehir eden, yaşamını geleceksizleştiren, sömürgeleştiren: “Yapacak bir şey yok”! İçimize bükülüyoruz; herkes kendi içine gömüyor toplumsal hayvanını, onu soluksuz bırakarak günden güne, yudum yudum susuzluğa, adım adım kimsesizliğe terk ederek. Birbirine dokunmadan yaşıyor insanlar, dinlemeden, duyumsamadan. İnsan çorak bir arazi gibi cansız kuruyup gidiyor. İnsan, evinde, konforunda sonsuz bir enerjiyle yüklü makineleriyle mutlu bir mutant; her adımında tekno lojik bastonları olmaksızın bir santim bile adım atamayan bir meczup. Eninde sonunda tozlaşacak o taptığı nesneleri, zerrelerle dökülen hayatı. İnsan, kibriyle kavrulan bir cehennem; sayrısı şifasız bir canavar!

Sonsuz bir biliş yok kardeşlerim! Zamanın zalim boşluğu, hep sonsuzlukmuş gibi geliyor bize, hepsi bu. O boşlukta sanki sonsuz yaşıyormuşuz gibi. İşte bundandır ruhun dinginliğe çekilmesi, melankoliye kaçışı. Oysa içinden geçen şarkılar, şiirler, resimler, romanlar, yontularla koskoca bir dünya kurabilmek ne güzeldir, hep birlikte. İnsan hep beraber yiyebiliyorsa sözcüklerle donanmış edebiyat sofralarında; paylaştıkça özgürleşerek, dağarcığındaki tüm kahraman ları, kahramanlıkları defederek, dünyayı tüm kusurlarıyla severek. Ama insan, hakikatin öznesi olmadıkça mitlerin, masalların, söylencelerin içinde kıvranıp duracak, bilmeksizin bu dünyayı.

“Yazan İnsan”ın Ütopyası

Yazar değil, “yazan”dır insan. Yazar, yazdıklarının mülkiyetini ilan eden, farklı yazı arazilerini çitleyen bir burjuva kategorisidir. Oysa yazan insan daha ortaktır dünyaya, kimseye yazdıklarının sahipliğini taslamayan, okuru yazdıkları ile ezmeyen bir kolektivisttir. Yazan insan, yaşamının bir yerinde, o anlarda yazıvermiştir [hepsi bu]. Yazdıkları artık tüm okuyanlarındır. Keza okuyan da kendi mülkünü yaratmadıkça; düşüncelerini, biriktirdiklerini kendine saklamadıkça o da ortak bilinç alanında yazan kadar özgürleşecektir.

Yazan insanın egosu hep patlatılmayı bekler. Öyle ki yazılan, “yazanın” mülki yetine raptedilmeden derhal kolektifleştirilmelidir. Yazan insanın bu sarsılmaz tekeli kırıldığında, “okuyan”ın sevgisi, okumanın sevinci bulaşır herkese. Beğeni, burjuva bir kategori olarak durdukça, yazan insan da okuyan da yazılanın mülkiyetinde tutsak kalacaktır. Önce düşüncenin mülkiyeti ortadan kaldırılma lı! Sanat tüm toplumsal alanlara yayılıp kolektifleştikçe şanın, ünün parlattığı tüm burjuva züppelikler yerle bir olacaktır. Böylece mülkiyetçi kibrin burjuva karanlığı, ipoteği sökülüp atılacaktır sanatın üzerinden, sonra haykıracak her kes, hep birlikte: Sanat herkes içindir!

Yazan insan, kendi adını sildikçe, kendisi olmaklığa veda ettikçe, herkesin yazanı olacaktır. Tabelasını indiren yazan, adsız bir gömüt gibi sıradanlaşacak, yazdıkları herkesleşecektir. Hiçbir gösteriş olmadan, yazısına çağırdığı insan la özneleştirecektir. Yazanın kimliği yerine yazılanın değeri, okuyan için daha yeğdir. Metanın sınırsız aktığı, her şeyin adlandırıldığı ölçüde fiyatlandırıldığıbir dünyada yazan insan, bu mezurayı parçalamadıkça, okuyan, yazanın kimliğinin peşindeki bir polise dönüşür: “Bunu kim yazmış?” Böyle olduğunda, yazılanın değeri, her seferinde yazanın kimliği ile onaylanmayı bekler ve silikleşir. O yüzden çoğu yazılan metin, hiç okunmadan kitaplıklarda ömür tüketir. Bir marka koleksiyonu gibi. Keşke tüm yazanların adlarının silinmesi mümkün olsaydı, kim bilir okuyan neler neler duyumsardı o zaman.

“Yazmak bir tür soyunmaktır. Yazar okurunun karşısında soyunmaya razı olmalıdır” der Murathan Mungan. Yazan insan, yazdıkça çırılçıplak bırakırken dini gerçekten de öyle edeplenir, kimileyin edepsizleşir, belki edebiyatlaşır ve kim bilir bir gün kanonlaşır. Her yazan insan, kendi özensiz çıplağıyla bizi karşı karşıya bırakır ki bu, kaçınılmazdır; yazan hem çıplak hem de özgürdür. Edebiyat, sözün büyüsüne kapılmaksızın olmayacakmış gibi gelir başlarda. Yazan insan, ironi ve melankoli sarkacında sallanıp durur. Ama yazdıkça anlarız ki söz ile duyguları giyinir insan. O duygularla günlerini, yıllarını geçirir her iklimde, her mekânda. Arınır, arınır, arınır… Sözcüklerin sabununda yıka nıp yundukça erdemle erir, sadeleşir, tertemiz duygularla hep yeniden giyinir onları. Edebiyat, insanın kendi üzerine kurduğu, kendi üzerinden kurulan her şeyi bozma ve onu yeniden kurma özgürlüğüdür [Ne müthiş değil mi?]. Bunu da inzivası ile değil, çoğulluğu, çokluğu ile yapabiliyor insan; yaratırken kendine bir duygu dengi, duygudaş arıyor. Onu bulduğu her yerde imgeleniyor. Melankoli ise yazan insanın içine gömülüşü, kendini toprağa verişi. İroni; onu, o topraktan yeniden yaratışı.

Yazanın inzivası, aslında çoğulluğa olan açlığıdır. Yalnızlığı çağırışı, kolektife haykırışıdır. Yazdıklarının toplumsallaştığı yerde, kimsesizliğinin vücut bulan ironisi. Yazanın bütün açmazı asıl onun [bu] yaratıcı diyalektiği. Yazan insan orada daha özgür, bir o kadar da titiz ve dikkatli. Çünkü keseri nasıl vuracağın ıiyi bilmeli, sapını iyi tutmasını da. Yazan insan, önce kendini yontmayı, budaklarını rendelemeyi göze almalı. Yazmanın büyük sevinciyle okumalı, sabırla düşüncelerinin kıvrımlarında beklemeyi bilmeli. Üstelik okuduklarından hiçbir şey ummadan. Bir gün, belki yaratacağına inanarak.

Yazanın Sevinci

İnsanın yazdıklarının kitaplaşması büyüleyicidir. Hele milyarlarca malumatın, kabloların, görünmez ağlardan fışkırdığı bir çağda. Her şeyin bir iki soruyla geçiştirildiği, çözülmüş gibi yapıldığı yepyeni bir zekâ düzeninde. Günlük yazışmaların, tuhaf bir işaret diliyle, enva-i çeşit benzeşmelerle kotarıldığı iletişimsizlik dünyasında edebiyat bizim neyimize? Yapay zekâ gibi araçlarla öyle büyülenmişiz ki kim kimi kullanıyor sormak gerek. Ama yaşanmadan tarih yazılmıyor ki…

İnsanın bütün arayışı, hep kendi içine yolculuğu; öyle ki bunu hem yoksulluğunda yapar hem de varsıllığında, ulaşabildikleriyle. Aslında bu arayışın tüm sıcaklığı edebiyatta duruyor. Yazan [insan], dijital cehennemin ateşiyle tüm duygu kıpırtılarını yaksa da yine en çok kendini anlattığı yerde, edebiyatın içinde buluyor o yitik insanı. Elektrik devrelerinin taşıyamadığı farklı duyguları, edebiyatla “özgürce” giyinir yazan insan. Edebiyat, dünyanın acısına ve neşesine ışık tutan en güçlü sanat bu yüzden. Görsellik müptelası bir zamanda, dijital kara deliklerde yitmemek için insanın hâlâ okuyor, yazıyor ve bütün bunları yeniden düşlüyor olması gerçekten mucizevi.

Edebiyat, dingin bir heyecanla düşünmenin koruganıdır. Oraya sığınmak değildir mesele, oradan aldığımız güçle dünyayı ve en çok da kendimizi tanımaktır. İnsanın orada bulduğu şey, hem kendisi hem de herkesle ilgili. Kendimizden yola çıkarak öğrendiğimiz olaylar, karakterlerle o hayatları yaşıyormuş gibi o duyguları giyindiğimiz sonsuz bir deniz edebiyat. Onun içine girmek, orada kaybolmak, sanki denizin altında binlerce zengin hayatı aramak gibi. İnsanın kendisinde bir başkasını araması gibi. Her kitap, ilk başta bir nesne, bir kâğıt yığını; içinde her olay, her karakter, sadece bir fotoğraf, bir resim. Ama içimize sızdığında, her kitap, bizimle neşe, bizimle hüzün, bizimle öfke, bizimle sevgi. Edebiyat; söylemin, söyleyişin bizle bir yaşam bulmasıdır.

İtiraz etmeden yazamazsınız. Ancak yazmak bir kibir işi değil, cesaretle itiraz etme girişimidir. Bu, akıllıca bir cürettir. Yazan insan, itiraz ettiği her şeye karşı hem çıplak ve savunmasız hem de cesurdur. İnsan; çok dolu olduğu için yazmaz, tersine ağzına kadar dolu olan dünyanın kalabalığını azaltmak için yazar. Yazan insanı “edip” kılan da budur belki: “Tam delirmek üzereydim ki yazdım da kurtuldum” (dixi et salvavi animam meam). Yazan insan, yazarak delirse bile ne güzel delirmiştir; cümlelerinin denizinde, bilincinin cennetinde, duygularının koynunda, aşk ile aşk ile… Öyleyse hep bir ağızdan: Yaşasın yazarak delirmeyişimiz ya da delirişimiz, yazmak için aşk ile!..

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir