Savaş, Direniş ve Sanat

“Bak şu bebelerin güzelliğine / kaş destan göz destan / elleri kan içinde / Kör olasın demiyorum / kör olma da gör beni.”(1)

En yüksek teknolojilerin en vahşi amaçlarla kullanıldığı, spor olsun diye çocukların vurulduğu, Baal putuna kurban edildiği bu post-emperyal gericilik çağında savaşa, direnişe ve sanata dair hem çok şey söylenebilir hem de söyleneceklerin çoğu zaten türlü biçimlerde söylendiği için üretmek, yapmak, harekete geçmek elbette daha anlamlıdır. Pablo Neruda günümüzden göreli olarak çok daha umutlu bir dönemde şöyle demişti: “Şair, sazını al eline, ama önce sabah gazetelerine bak! “

Siyasal, ekonomik, tarihsel bir olgu olan savaş, mal edinme ve ürün fazlasına el koyma biçimlerinin ortaya çıktığı ilk sınıfsal bölünmelere kadar köklenmektedir. Daha önce küçük insan grupları arasındaki çatışmalar insanlığın genel ve baskın bir yönü değildir. O baskın yön doğaya karşı hayatta kalma savaşıydı. O halde diyebiliriz ki savaş, insanların doğuştan getirdiği bir öz-kötülükten kaynaklanmaz. Aksine tarihin bir döneminde savaş diye bir şey yoktu. Toplumların uzlaşamaz sınıflara bölündüğü bu çağ aşıldığında da savaş diye bir şey kalmayacaktır.

İnsanlığın sınıfsal, kültürel, cinssel bölünmüşlüğü yaklaşık olarak beş altı bin yıldır bir yandan sayısız savaşlara, kölelik, yarı kölelik ve ücretli çağdaş kölelik biçimleri altında korkunç acılara, toplumların, grup ve bireylerin oradan oraya savrulmasına, büyük kitle göçlerine vb yol açtı. Öte yandan ezilen sınıf ve tabakaların binbir görünüm altında siyasi, askeri, kültürel direnişlerine, örgütlenme arayışlarına, büyük isyanlara, toplumsal devrimlere tanıklık etti. Sözlü ve yazılı kültürün büyük bir bölümünde; efsane, destan, şarkı, şiir, öykü ve romanlarda savaş, direniş ve türlü arayışlar estetize edilerek kuşaktan kuşağa aktarıldı… Lenin’in sürgündeyken yazdığı “Sosyalizm ve Savaş” broşürünün kısa bir zamanda altı dile çevrilip elden ele, ülkeden ülkeye ulaştırılması, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın karanlığında dünyanın birçok yerinde felsefi, düşünsel, teorik katkıya duyulan ihtiyacı gösteriyordu. Öte yandan Marx ve Engels gibi Lenin de yazılarında sık sık ilerici, devrimci, gerçekçi yazarların eserlerine atıflar yapıyordu.

Ütopik olmayan sosyalist teorinin kurucuları, “tarihsel bakımdan gerici rol oynayan” hiçbir savaşı desteklemediler. Lenin de kanıtlar ve istatistikler eşliğinde, emperyalist saldırı ve savaşların bir takım dengesiz liderler ya da hükümetlerin “çılgınca arzuları ve hırsları” sonucu değil, üretimi görülmemiş ölçüde arttırıp sermayeyi merkezileştiren dünya çapındaki işbölümünün ve uluslararası tekellerin oluştuğu kapitalist aşamanın krizleri sonucu olduğunu anlatır. “Sosyalizm ve Savaş” broşürünün genişleyen teorik zemini, bugün de önemini koruyan “Emperyalizm-Kapitalizmin En Üst Aşaması” adlı incelemesidir.

Günümüzde kendilerine sınırsız sömürü; işgal ve öldürme hakkı tanıyan, burjuva demokrasisini ve kendilerinin şekillendirdiği uluslararası hukuku bile gereksiz bir yük olarak gören, beyaz üstünlükçü, teknolojiyi putlaştıran küresel bir oligarşinin yol açtığı acılar dünyanın her yerinden taşıyor. Yarı resmi bir nitelik taşıyan, internet, sanal para, gözetleme ve savaş teknolojileri üzerinde tekelleşen Palantir şirketinin yayınladığı 22 maddelik manifesto iyi incelenmelidir.(2)

Aslında burada aklıma, dünyanın Türkiye’sinde 12 Mart ve 12 Eylül sonrasında yaşananlar karşısında şair Gülten Akın’ın sözleri geliyor: “Olayların ozanı zorladığı günlerdeyiz (…) İnsana karşı bir görüşün uzantıları her yanı kaplarken, o hâlâ bir şey yokmuş gibi davranırsa, işini gamsızca sürdürürse ister istemez bu çağdaş görüşün geniş kapsamlı hizmetine girmiş olacaktır. (…) Şiir geldi sorumluluğa dayandı.”

Daha sonra şiirine de yansıyacaktır bu duyarlılığı: “Çatılmış darağaçları / gelip durmuş kapımıza ölüm / ses ver sesimize bir ufacık ses / susarsan / ya ölüsün / ya ölümle birsin”

İran, Lübnan, Yemen, Filistin ve Irak’taki halkların şu ya da bu biçimdeki anti-emperyalist refleksle iç sorunlarını da erteleyerek küresel sömürgeci haydutluğa, soykırımcı siyonizme direnmesi; çok zor koşullar altında bile dünyanın en büyük savaş makinelerine, yapay zekâlı savaş teknolojilerine geri adım attırılabileceğini kanıtlaması, ezilen halkların gönlüne biraz su serpti. Şairler, sinemacılar, yazarlar ve birçok kültür emekçisi direnişten yana tavır aldı. Yurtdışında bulunan soruşturma altındaki bir yönetmen bile ülkesine döndü. Bombardıman altındaki şehirlerde yüz binlerce insan miting alanlarını doldurdu, canlı kalkan eylemleri milyonlarca insanı harekete geçirdi.

Burada durup Orta Doğu ve İran coğrafyasının kadim köklerine atıf yaparak bin yıl önce yaşamış bir bilgeye kulak verelim: “En çok askere sahip tarafın mı yeneceğini sanıyorsun? Bu, kelle hesabına dayanarak savaşa girmektir. Daha zengin olan tarafın mı yeneceğini sanıyorsun? Bu, cep hesabına dayanarak savaşa gitmektir. Daha keskin silahlara, daha sağlam zırhlara sahip olan tarafın mı yeneceğini sanıyorsun? O zaman kazananı tayin etmek Kolay olurdu. Dolayısıyla zengin olanlar zorunlu olarak güvende, yoksullar mutlaka güvencesiz değildir. Çoğunluk, zorunlu olarak üstün gelmeyeceği gibi, azınlıklar da zorunlu olarak başarısızlığa uğramazlar. Kimin kazanıp kimin yeteceğini, kimin güvenlikte, kimin tehlikede olduğunu belirleyen; onların bilimleri, yollarıdır.“ (3)

Yakın zamanda Ankara’da direnen Bağımsız Maden İş Sendikası’nın işçileri, yayınladıkları bir mesajda gece soğukta kalacak yer bulamadıklarını, sarı sendikalar bir yana Disk gibi ilerici geçinen sendikalardan bile gerçek bir destek göremediklerini belirttiler. Gündüz gelip nutuk atıp giden sahte solcularla dolu ülkemiz. Bunu 2010’da, Ankara’da dişe diş bir mücadele örneği veren Tekel direnişinde de görmüştük.

İşçilerimizin dilindeki “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz “ sloganı Berthold Brecht’in bir şiirine ait. Kuşkusuz ki günümüz şairlerinin kimi dizelerinin halkın gönlünde ve bilincinde yer etmesini, duygu ve düşünce belirtilirken alıntılanmasını, sloganlara dönüşmesini istiyoruz. Ama bunun yolu ezilen sınıflarla çok yönlü etkileşmekten, halk gibi yaşayabilmekten, hissedebilmekten, dayanışmaya maya çalabilmekten geçiyor. Kendi kozasında, risk almadan, yuvarlak laflarla parlak imgeler üreterek zanaatçılığa devam eden; popülerlik uğruna karakterinden ödün vere vere bataklığa yürüyen “sanat “ bizden uzak olsun!

Sanat, binbir acı ve güzellikler içindeki yaşamın çağrısına sanatçının etik-estetik ve politik olarak verdiği yanıttır. Bu yüzdendir ki Picasso’nun şu sözleri onlarca yıldır duvarımızın en görünür köşesinden bize bakmaktadır:

“Siz bir sanatçıyı ne sanıyorsunuz? Eğer bir ressamsa sadece gözleri olan, bir müzisyense sadece kulakları olan, bir şairse kalbinin her köşesinde sadeceler olan bir aptal mı? Tam tersine dünyadaki ateşli, mutlu ya da korku verici olaylara karşı her an uyanık, bu gibi olayları yansıtmaya hep hazır, siyasal bir varlıktır sanatçı. Tarafsız kalmak bahanesiyle kendinizi yaşamdan nasıl koparabilirsiniz? Yaşantınıza böylesine çok şey katan diğer insanlarla ilgilenmemek nasıl mümkün olabilir? Hayır, resim; evleri süslemek için yapılmaz. Düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır resim.“ (4)

Notlar:

1-Hasan Hüseyin Korkmazgil.

2- Dikkatle incelenmesini önerdiğim iki kaynak:

https://youtu.be/8az6LRxSsNw?si=H815HB4DcKe9bNKH

https://youtu.be/cHPbwXECl30?si=PTH7-FmaWOwH9y7f

3-Sun Bin, Yitik Savaş Sanatı, Anahtar Kitaplar, syf.3.

4-Pablo Picasso, RMN-Grand Palais.

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir