Ne de Olsa Nevzuhur

Steinbeck’e

Şehir zaten taşmıyormuş gibi bir de aramızda İnci ile ailesi beliriverdi. Üstelik son beş yılda taşındıkları dördüncü şehirmiş bu. Annem eline bir şeyler doldurup her akşam İnci’lere giderdi. Anneleri Ayten teyze ile de arası gidegele son derece iyi hale gelmişti tabii. Başta aileme şüpheyle yaklaşmadılar desem hiç de yanlış olmazdı. Annem bir teravih çıkışı marketin kapalı olabileceğini hesap edemedi, marketi kapalı gördü görmesine ama bu sefer de evde kardeşimle benim için alınmış gofretlerle krakerleri doldurdu kucağına. Ne yaptık ne ettikse de eğleyemedik. Hatta ince azarının sonunda: “Siz ne anlarsınız nevzuhurun halinden?” diyerek seyirtiverdi aramızdan. Bir şeyi aklına koyduğu zaman annemi ne ben ne kardeşim ne de babam durdurabilirdik. Annem Ayten teyzelere gitmiş, evde varlığıyla yokluğu birbirinden farksız olan babamı saymazsak kardeşimle ben baş başa kalmıştık denilebilirdi. Kardeşim pek meraklıydı, her gece sorguya tutmadan uyutmazdı beni.

-Abi, nevzuhur İnci’nin ablasının adı mı?

-Bilmem, ben de ilk defa duydum. Ya öyle ya da bir hastalık hali.

-Zor durumdaki insanlara yardım etmeliyiz değil mi abi?

-Evet, hatta o kişi nevzuhursa annemin yaptığı gibi onlara gofret ve kraker vermeliyiz demek.

Kardeşimin derin nefes almasını duymuştum. Ayaklarını yorganın içine alması için hafifçe gıdıkladım. Yıllardır kardeşimle başlı kıçlı yatmamın getirdiği bir hassasiyet ayarı vardı. Hamlem onu uyandırmayacak kadar hafif ama ayaklarını yorganın içine almasını sağlayacak kadar da sert olmalıydı. O gece erken uyumak benim şansım olacaktı çünkü ilerleyen saatlerde hava iyice soğuyacağı için üşümeyi fazlasıyla hissedecektim. Soğuk, sinsi sinsi odamızı ele geçirirken kardeşim hava durumundan habersiz uyuyordu. Annemin eve gelişini simgeleyen yere terlik atma sesini duyunca ben de uykuya daldım.

Bizim iyi bir aile olduğumuzu gösteren yegâne şeylerden biri de o zamanlar şaşmaz şekilde her hafta sonu sabah dokuz buçukta yaptığımız kahvaltılarımızdı. Kardeşim kahvaltıya uyandırılmamıza on dakika kala bana okkalı bir tekme oturttu. Kâbus görüyormuş da yaratığı tekmeliyormuş meğer. Geçenlerde benim yaptığıma hırslanıp intikam hırsıyla yapmadıysa da hiçbir şey bilmiyorum. Uyandığımız an itibariyle annemle babamın arasındaki diyaloglara kulak kesildik.

-Mevlüt, sizin dairede yok mu kadın işçi gereği?

-Yok, bizim dememizle olmaz ki öyle hem.

-Nasıl sizin demenizle olmaz?

-Yahu onların demesiyle olur da ben ricada bulunup minnet edemem. Bunca zaman ne istemişim? Hem onun sınav puanı, kurası, ataması…

-Sana kalk da birilerinin hakkını ye diyen yok. Düzen tutana kadar iş lazım kadına, kocası desen o biçim zaten. Çocukları bırakıp gidemiyor kadın anlasana.

-E alıp gitsin o zaman. Öyle o beyle olmaz ki canım. Sanki duymadık, her yerde bir olay, her yerde bir tantana…

Annem susmuştu. Diğer evleri bilmem de annemin susması geçmişten bu yana bizim evimizde derin kırıklıkların simgesi olagelmişti. Kapımıza gelmekte olduğunu sezince kardeşim de ben de uyuyor gibi yaptık, sesindeki hüznü gizleyemeyerek seslendiğinde ise o seslenince uyanmış gibi bir ifade takınarak rolümüzün gereğini ikinci kez yapmıştık.

Kahvaltıdan sonra kardeşimle oyun oynamak için mahalle okulunun bahçesini seçerdik. İnci için aramızda beliriverdi demiştim ya, belirdiği yerlerden biri de oyun alanımızdı. Başta masum masum top oynayanları izler, top ona doğru kaçtığında ise kaptığı gibi kaçırırdı topu. Sadece oturuşuna bakılsa bu ne mazlum bir çocuk denirdi, keşke işin özü de öyle olsaydı da bu kadar gıcık olmasaydım ona. Kardeşim incinin yanına çömeldi.

-Nevzuhur ne yapıyor İnci?

İnci top oynayan çocukların topunun ona doğru gelip gelmediğini düşünmekten cevap veremedi kardeşime. Neyse ki kardeşim ısrarcıydı.

-Nevzuhur nasıl dedim, ablan yani hasta mı?..

-Benim ablamın ismi öyle tuhaf bir şey değil ki.

Kardeşim ısrarından vazgeçmekteyken çocukların topları süzüle süzüle İnci’ye kadar yuvarlanıyordu. Kardeşim görmezden gelinmenin ya da reddedilmenin onu uğratmış olduğu hüsranla yanıma geldiğinde o gün için eve erken dönme isteğini de bana iletmişti. Kardeşime eve erken döneceğimizi ama öncesinde bir işim olduğunu söyledim. Yüzümü oyun alanına döndüğümde çocukların topu hala İnci’nin ellerindeydi. Aniden koşmaya başladım İnci’nin peşinden. O hızlandıkça ben de hızlanıyordum, onu kovalayan diğer çocuklardan daha yakındım artık İnci’ye. Koşmaktayken çıkardığı hınzırca sesi duyabiliyordum. Bu ses bir ıslığa benziyordu, bu ıslıksı sesin arasına tam da bir çocuğa yakışacak belli belirsiz hırıltılar dahil oluyordu. Ona neredeyse yetişmişken birden ayaklarım birbirine dolanıverdi, son hızımla yuvarlanmaya başladım. Yuvarlanırken fazla sert sayılmayacak bir nesneye de çarpmıştım. Etrafımda olan bitene anlam vermeye çalışırken, İnci’nin yerde yattığını gördüm. Sesinden çocuksu hırıltıları gitmişti ama topu hala sımsıkı tutuyordu. Topu birkaç defa almaya çalıştıysam da nafile. Ne yaparsam yapayım ellerini ayırmıyordu. O an aklıma kardeşimin ve kuzenimin boynundan gıdıklandığı geldi. İnci’nin boynuna dokundum, kesik bir gülme sesiyle birlikte boynunu saklamaya başladı. Neyse ki boyun tutmaya çalıştığım kaplumbağaların başı gibi bir organ değildi. Yani tamamen saklanılamazdı. İnci boynunun sağ tarafını koruduğunda solunu, sol tarafını sakladığında da sağını gıdıkladım. Sonunda topu bıraktı, burnunu çeke çeke köşesine döndü. Çocuklar da top oynamaya başlamadan evvel bana samimi saygılarını sundular.

Kardeşim, dirseklerini dizine koymuş, kafasını da sol dizi ile dirseğinin hizasına yaslamış olan İnci’nin yanına gitti:

-Biliyor musun İnci? Nevzuhur hastalığına gofret ve kraker iyi gelirmiş.

Zaten kardeşim ne söylerse söylesin İnci’nin yargılayıcı bakışlarının ona değil de bana yöneleceği gün gibi ortadaydı. İnci’nin ağlamasına dayanamadım, bu sefer gitmeyi talep eden ben oldum. Günün devamında bizim evin olağan halinin dışında bir olay cereyan etmedi. Yeni sabaha uyandığımızda ise evdeki herkesi panik halinde buluyorduk. Gayri ihtiyari kapalı perdeden bir bakışlık yer açtığımızda mahalleliyi de bir telaş içerisinde görmüştük. Annemle babam apar topar yardıma gitmişti. Bana ise her zamanki gibi kardeşime sahip çıkmak düşüyordu. İkimiz de merak içindeydik, vaziyet gereği evde kalmamız gerekirdi ama öte yandan da içimiz içimizi yiyordu. Topunu kurtardığım çocuklardan birini görür görmez camı açıp sordum:

-Ne oluyor mahallede, neden herkes koşuyor?

Çocuk, bir an duraksadı. Koluyla alnını silerken öksürmeye başladı, öksürmesi kusma raddesine gelmeden:

-Nevzuhurgillerin evi yandı ağabey ama yok ölen. İyisi mi itfaiye de evde ne ölü ne de diri kimseyi bulamadı.

O an bir şeylere akıl erdirmiştim. Nevzuhurluk, kardeşim ve ben hariç hemen herkesçe bilinen bir haldi. Yersiz yurtsuz, sonradan beliriveren birilerine söylenirdi. Hayatlarımıza aniden girip aniden çıkarlardı bu kişiler, annem gibileri hariç herkes onları hakir görürdü. Evleri yanıp da diğer evlere sıçrayacak olmasa kimse çıkmazdı bile sokağa…

Onurhan CELEN

Önerilen makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir